Haber Detayı
26 Eylül 2014 - Cuma 15:13
 
Metod, Muhteva ve Gayemiz - Faruk Hanedar
Kültür&Medeniyet Haberi
Metod, Muhteva ve Gayemiz - Faruk Hanedar

Önceki yazılarımızda bir dünya görüşü olmak iddiasında olan her fikrin izah etme zaruretine sahip olduğu fert, şahsiyet, varlık, oluş, zaman gibi mefhumları işlemeye çalışmıştık ve bu yazımızda da aynen bu şekilde devam ediyoruz. Şimdi meselemiz “diyalektik ve ahlâk” çerçevesinde insanın eşya ve hadiselere nasıl yaklaşması gerektiği ve bu minvalde “Metod-Şekil ve Muhteva Ölçüsü”, “Tümdengelim ve Tümevarım”, “Zamanı Aşma Gayesi” ve “Teori ve Tatbikat” bahislerini elimizden geldiğince anlatmaya çalışacağız.

 

“Nasıl?” ve “Niçin?”

Fikrî Muvazene ve Diyalektik

Fransızca “metode” kelimesinden dilimize geçmiş olan “metod” kelimesi yöntem, usûl vb. mânalara tekabül etmekte ve bu mânalardan da anlaşılacağı üzere eşya ve hadiseye yaklaşırken insanın şuuruna bağlı oluşturduğu mantığı çerçevesinde ne şekilde, düşünmesi ve faaliyette bulunması gerektiğini ifade eder. Bir nevî hâdiseye şeklî açıdan nasıl yaklaşılacağı…

Bu durumda şekil kelimesine de bir göz atma ihtiyacı doğar. TDK büyük sözlüğünde bir çok mânaya tekabül eden “şekil” kelimesinin meselemizle alâkalı olabilecek bir kaç mânasına göz atabiliriz:

1-Biçim.

2-Davranış biçimi, tutum, yol, tarz…

3-Bir kavramın, düşüncenin, olayın veya işin değişik oluş biçimi.

Metod-Şekil herhangi bir şeyin dışa dönük yönünü ifade etmeye yararken, içe dönük tarafını ise muhteva ifade eder. Muhteva, içerik…

İnsan, hayatı boyunca bir çok farklı hâdise, fikir ve mesele ile karşılaşır. Karşılaştığı her şeye kendi şuuru çerçevesinde ve şuurunun muhtevasındaki fikri nisbetinde yaklaşır. Şuur seviyesinin elverdiği derecede muhakeme etmeye çalışır, muhakemesi neticesinde iradî olarak nasıl bir tavır ile mukabele edeceğine karar verir ve benliği nisbetinde bunu uygular. Bu silsileye insanın şuuru nisbetinde kendince oluşturduğu bir diyalektik mânası atfedebiliriz. Yani her insanın şuuru nisbetinde bir diyalektik tutumu vardır ve herşeye kendi zihninde geliştirdiği diyalektik ile yaklaşır.

Hâl böyle olunca da insanın fikrî muvazenesine göre hâkim olduğu diyalektik kaideler çerçevesinde “duygu”, “düşünce” ve “iradî faaliyetlerini” kontrolü altına aldığını söyleyebiliriz. Burada bizim bu kontrolü hangi mihraka nisbetle yapacağımız suali devreye girer ki, bunun da cevabı elbette “Mutlak Fikir”dir. Diyalektiğimiz İslâm diyalektiği… Fikrî muvazenemiz Allah ve Resûlü’nün bildirdiği, gösterdiği ve öğrettiği çerçevededir. Yaklaşımlarımızdaki “metod-şekil ve muhteva ölçüsü” bu dairenin dışına çıkamaz.

İnsan hâdiseler karşısında iki sorunun cevabını aramakla meşguldur. Bu sorular “nasıl?” ve “niçin?” sualleridir. Her hâdise karşısında “nasıl?” ve “niçin?” suallerine mantıklı bir cevap arar durur insan ve insanın iç dünyasında yaptığı muhakeme, fikrin meydana geliş yoludur. Suallerin cevaplarına dair arayış ise iyi, doğru ve güzel olanın arayışıdır. İyi, doğru ve güzel arayışında bizim ise çok büyük bir avantajımız var. Biz iyi, doğru ve güzelin ne olduğunu peşinen bilmekteyiz. Allah ve Resûlü’nün bildirdiği, gösterdiği ve öğrettiği şeyler… Bizim durumumuz zevken idrak edileni-bilineni arama ve öğrenme çabasıdır. “İslâm önce bulmanın sonra aramanın rejimidir.” Diğer taraftan ise içine düşülen muhakemenin meşakkatli bir yönü kendisini göstermektedir. Bu meşakkatli yön, zevken idrak ettiğimizi kendi bünyemizde izah edebilmek, izah edebilme seviyeye ermek ve zevken idra edebildiğimizi benimseyebilmek. Batı’nın tefekkür dünyasında ise iliklerine kadar septisizme saplanmış, maddeci bir yaklaşım ile iyi, doğru ve güzele ulaşmaya çalışıldığını görürüz; lakin aslında bu arayış bile her fırsatta gözardı etmeye çalıştıkları ruhun kendini tatmin çabasının göstergesi niteliğindedir.

Ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki ‘nasıl’ tavrına karşı, akıl ‘niçin’lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir. NASIL, metod ve NİÇİN ise muhteva davası; kullanıldığı yere nisbetle de, birinin mânâsında diğeri. Bize göre, maddeci metod da son tecritte ruhî çabaya bağlı olarak, kaynağını ruhta bulur; maddecinin, maddeciliğini ruhî çaba ile kuruyor olması!..” (1)

Ruhun “nasıl?” ve aklın “niçin?” sorusuna mantıklı cevaplar araması “iyi, doğru ve güzel” olana ulaşma çabasının aynadaki aksi iken ruhî plan gözardı edilerek salt akıl ile hakikate ulaşmaya çalışmak, hakikatin kapısına kadar gelip geri dönmeye sebep olur ve amaca ulaşılamaz. Nasıl ile hangi metod çerçevesinde hareket edeceğimizin şeklî ölçüsünü belirleyen ruh, niçin ile ulaşmak gayesinde olduğumuzun fikrini-muhtevasını sorgulayan akıl… Septisizm de bu mihraktan hareket edildiği ölçüde…

Meselemiz ‘Mutlak Fikir’i eşya ve hadiselere tatbik etmek, eşya ve hadiselerin ‘nasıl’ ve ‘niçin’lerine sarkmak olduğuna göre, genişliğine insan meselelerinin hâllinde ‘derinlik’le alâka nedir, bunu da belirtelim:

-‘Derin ve gerçek müminde tasavvufun içtimâî fayda zaviyesinden en amelî cephesi, genişliğine inkişâf eden sahadır; yani nakışlarında aslî marifet merkezinin akislerini, ilhamlarını, kıymet ölçülerini taşıyan büyük insan kitlelerine mahsus geniş hayat plânı… Gizli fert iklimlerine dalacak istidatları, davanın bu cephesi cemiyetçi mütefekkirin işi olmayarak geniş kitle ve günlük yaşayış çerçevesi içinde en üstün dünya görüşüne kavuşturabilmekte.’

Akıl bir şeyi kuşatınca anlar ve aklı da İlahi esrar kuşatmıştır; işte ‘Mutlak Fikir’i eşya ve hadiselere tatbik işinde ‘diyalektik’ ve ahlâk’ alanını doldurma yolu.”(2)

 

Hangi Ahlâk?

İnsan içine düşmüş olduğu içtimaî düzende şahsiyete bürünme ve benliğini kazanma memuriyetine mahkûm… Ferdin şahsiyete bürünmesinin ardından içtimaî hayat da fikrî muvazenesi çerçevesinde “diyalektik” ve ahlâk” normalarına nisbetle düzenlenir. Diyalektiğimizin nasıl şekillenmesi gerektiğini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Peki hangi ahlâk kâidelerine nisbetle “metod-şekil ve muhteva ölçüsü”nü yakalayacağız?

Dünyamızın içini ve dışını, malûmunu ve meçhulünü, ‘mâsiva’sını ve ‘mâverâ’sını ana illet prensiplerine bağlayıcı bütün bir (metafizik) örgüsüne malik olmıyan hiçbir fikir sistemi üzerinde, hiçbir ahlâk telâkkisi bina edilemez. Böyledir; ve hakikî dinler de, işte bu eksiksiz ve gerçek iman manzumelerinden başka bir şey değildir.” (3)

Bugün fikirde, sanatta, iktisatta, politikada, içtimaî hayatta ve nevî sahada bir ahlâkî bunalım yaşıyoruz. Bu bunalımın temelinde de böyle bir metafizik örgüsüne malik olmadığı için hiç bir ahlâk telakkisi binâ edilemeyen ve buna rağmen dünya görüşü iddiasında bulunan sistemin Müslüman ahlâkını insanımızdan söküp almasıdır. Müslüman’ı Müslümanca yaşamaktan uzaklaştırmasıdır. Biz Müslümanlık ahlâkını içtimaî bir dava olarak idrak edip topyekûn geri kazanmadıkça her adımımızda merdiveni ıskalayan bir adam gibi tökezleyecek, gözleri görmeyen bir âmâ gibi duvara çarpacak ve kanadı kırılan bir kuş gibi yalpalayıp uçamayacağız.

 

Metod

Şimdi “diyalektik ve ahlâk alanını doldurmak için hangi metod?” sualini soruyoruz.

Metod, yöntem, usûl… İnsanın şuurunun oluşturduğu mantık kaideleri çerçevesinde diyalektiği nisbetinde iyi, doğru ve güzel olana ulaşabilmek için kullanacağı metoddan bahsediyoruz. Bu bahsi ele alırken de mantık ilminin ortaya koymuş olduğu tümevarım ve tümdengelim…

Tümevarım, tek tek özel vakıaların ele alınarak genel olana ulaşma çabasıdır. Yani kendine has mantık kaideleri içerisinde parçaların birleştirilerek bütüne ulaşılmasını öngören metod… Tümevarım, bütüne ulaşmak adına her bir parçayı ayrı ayrı ele alması hasebiyle araştırmaya dayanan bir metoddur, sebep-netice ilişkisini önplanda tutar, sebep-netice ve netice-sebep denkleminin ardışık diziliminden genel-bütün olana yani pratikten teoriye ulaşılabileceğini savunur.

Tümdengelim ise genel olandan özel olanlara parçalara yani bir nevî ağacın gövdesinden başlayarak dallarına inmek, teoriden pratiğe ulaşmak gibi bir mâna arzedebileceği gibi genel-bütün olandan yine başka bir genel-bütün olana teoriden teoriye ulaşmayı da sağlayabilir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu bu durumu şöyle anlatır:

İşin mahiyetini kavramak ve klişede takılmamak bakımından şu hususu da belirtelim ki, ‘tümdengelim’, genel olanın tümünden, tecrübeye, müşahadeye, tatbike mevzu olanın tümüne varmayı, yani ‘tümden, tüme gelim’i ifade edebileceği gibi, parçaya gelişi, yani ‘tümden, parçaya’ veya ‘tekten, teke’ varmayı da ifâde edebilir.” (4)

Tümdengelimden bahsederken “teoriden pratiğe ulaşmak” dedik. Bizim Peşin Fikir Hikmeti dairesi içerisinde bildiğimiz-zevken idrak ettiğimiz hakikatleri, İslâmî kaideleri ise bu mânada teori olarak değerlendirmemeliyiz. Çünkü teori doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanamamış olandır ve bizim burada kastettiğimiz “Naslar manzumesi” ise mutlaktır.

Tümevarım üzerine de aslında tüm parçaların tek tek ele alınmasından bir bütün meydana gelemeyeceğini söyleyebiliriz. Şimdi en basit misalle bir arabanın yapımında bütün parçaların tek tek işlenerek birleştirilmesinden bir araba oluşur diyebiliriz. Bu materyale dayalı düşüncenin örneğidir ve bu tarz düşünce bizi madde dışı unsurları gözardı etmeye iter. Parçalar arasındaki ahenk olmadan bütün oluşamaz ve bütün sadece kemmiyetin değil o kemmiyette ruh bulan keyfiyetin de ortaya çıkışıdır.

Netice olarak “her şey parçaların toplamından daha fazla bir şeydir ve her şey de maddelerin toplamından daha fazla şey vardır”…

Bu bakış açısından yola çıkarak bu iki mantıkî metodun da (tümevarım-tümdengelim) yaklaşılan meselenin mahiyetine göre kullanılabileceği gözlemlenir.

Burada asıl mesele ister parça parça, isterse bütünden yola çıkılsın eşya ve hadiseye yaklaşırken sahip olunması gereken bütünlük şuurunun kaybedilmemesi zaruretidir.

Bugün Batı medeniyetinin ve fikrî, içtimaî, iktisadî ve her sahada Plastik Medeniyetin periferinde kalan bizim içinden çıkılması bir haylî zor olan bu çukura düşmemizin, bu bataklığa saplanmamızın temel nedeni bütünlük şuurunun kaybedilmesidir. Bunu iktisattaki temel mefhumların tek tek ele alınıp incelenmesinden tutun da, sosyal bilimlerdeki disipliner ayrıma ve eğitim sistemindeki parçalanmış modele kadar görebilirsiniz.

 

Gayemiz

Bugün Batı’nın mekanik medeniyet tasavvuru üzerinden insanoğlunun insan olabilme hakikatinden uzaklaşmış bir ahvâlde içtimaî hayatta yer kapladığını görüyoruz. Tek kaygısı maddî gereçlerle tatmin olabilme arzusu içinde hapsolup ruhî tatmine ulaşamayan günümüz insan profili, düşünmeyi hindiye atfederken aslında düşünmemenin şuur sahibi olmanın önünde ne büyük engel teşkil ettiğini farkedememektedir.

İnsan ilâhî memuriyeti gereği “eşya ve hadiseleri zapt ve teshir altına almak” ile mükelleftir. Dünyayı ahiretin tarlası olarak görmemiz sebebiyle İslâm ahlâk ve diyalektiğini kuşandıktan sonra aklımızdaki ve fikrimizde temel gaye zamanı aşma gayesi-Allah’a erme yoludur.

Fertlerin her birinin toplum içerisinde İslâm ahlâk ve diyalektiği ile kuşanıp zamanı aşma gayesi ile ulaşmış olduğu şahsiyet içtimaî hayat üzerinde de tesirini gösterecektir.

Nasıl bir metod izleyerek “Mutlak Fikir”i içtimaî hayata tatbik edilmesi gerektiğini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Tatbikat-pratik yolumuzun böylece şekillenmesi gerekirken bilgilerimiz ışığında ortaya çıkacak teorilerimiz ile bu sistemi oluşturmak ile mükellefiz. Bu sistemi oluşturmak için ise “Mutlak Fikir”i kendi öz bünyemize ilik ilik nakşetmek ve akabinde kendi şuur süzgecimiz ölçümüz olmak üzere şahsımıza ait bir vasıta fikre sahip olmalıyız. Bu şahsî vasıta fikrimiz anayola ulaşmak adına kullanacağımız tâli güzegâhımız olacaktır.

 

Kaynakça:

1-Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, İBDA Yayınları, 2. Basım, Sf. 50

2-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım, Sf. 102, 103

3-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 19. Basım. Sf. 93

4-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım, Sf. 104

Aylık Dergisi, Eylül 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı