Haber Detayı
03 Mart 2016 - Perşembe 13:32
 
Milletler Arası Hukuk Açısından BM - Fatih Turplu
Salih Mirzabeyoğlu BM'yi “dünya kamu düzeni”nin gayesi bakımından bir “araç” olarak niteler ve hem demokratik ve hem de hukûkî açıdan “tutarlı bir yapı” belirtmediğinin altını çizer.
Büyük Doğu-İbda Haberi
Milletler Arası Hukuk Açısından BM - Fatih Turplu

Başyücelik Devleti “Dünya Kamu Düzeni”

Kamu Hukuku-Amme Hukuku Bahsi-II

Milletlerarası Hukuk Açısından BM

 

Bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere Salih Mirzabeyoğlu “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaşattığı mânâ Kamu Düzeni başlıklı levhamızın ana meselesi” diyerek ele aldığımız mevzuda hangi meseleye ağırlık vermemiz gerektiğini işaretlemiştir. Bu doğrultuda hareket ederek yazımızda BM'nin hukûkî açıdan uluslararası statüsünün ne olduğu ve bu bağlamda “yaptırım” hakkını neye (yahut kime?) dayandırdığı, aldığı kararların hangi hukuk kaidelerine nisbetle alındığının üzerinde duracağız...

BM'nin mahiyetini kavramak açısından yine bir önceki yazımızdan altını çizeceğimiz şu hususun mevzumuza girmeden hatırlatılmasında fayda görüyoruz: “Mevzu, bir devletin kendine nisbetle iç kamu düzeni ve kendine nisbetle bir başka devletle ilişkilerinin uyumu bakımından dış kamu düzeni olmaktan çıkarılıp, 'kamu düzeninin kendi' hâlinde 'devletlerin içinde yer aldığı bir dünya toplum düzeni' olarak kabul edildiğinde; bir de bunun temsili olarak teşkilâtlandırıldığında, kimsenin de 'hayır!' diyecek mecali olmamasını da buna ilâve ederek söyleyelim, yeni dünya düzenin yahut yeni sömürü alanının meydana getirilmesidir.”

Salih Mirzabeyoğlu BM'yi “dünya kamu düzeni”nin gayesi bakımından bir “araç” olarak niteler ve hem demokratik ve hem de hukûkî açıdan “tutarlı bir yapı” belirtmediğinin altını çizer. Bilindiği üzere Milletlerarası Hukuk'un insan haklarıyla alakadar olması 20. yüzyıl ile başlar; Osmanlı'nın zayıflaması ve çökmesi, Avrupalı devletlerin ortak hareket zorunluluğu, Amerika'nın güç dengesinde pay sahibi olmasıyla beraber yeniden değişen “Milletlerarası Hukuk”... Nitekim, Osmanlı'nın son dönemlerindeki ve “yeni” kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin yaptığı bütün andlaşmalar, maalesef birer andlaşmadan çok hayatta kalabilmenin şartlarını aramanın çırpınışına benzerler... 20. yüzyılın ikinci yarısında Milletlerarası Hukuk Avrupa ve Amerika'nın çıkar ilişkileriyle bezeli şekilde Amerikan sultasına girmiş olarak “dünya kamu düzeni”nin yeniden tesisi adına Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na havale edilmiştir. 20. yüzyıla kadar bir devletin kendi sınırları içerisindeki insanlar, Milletlerarası cemiyetlerin müdahalesi olmaksızın haklarını kendileri müdafaa etmekteydiler; Birleşmiş Milletler Teşkilatı'yla beraber bu durum zamanla değişmiş ve bugün “Milletlerarası Hukuk” -istenildiği yerde çiğnenmesi de içinde olmak üzere- “zımnen” BM'ye havale edilmiş gözükmektedir. Peki bu “havale ediş” kim tarafından ve hangi hukuk kâidelerine nisbetle yapılmış?

Esasında bu mevzudaki ilginç nokta da budur; Salih Mirzabeyoğlu bu mevzudaki eksik yanı pek sarih bir biçimde izah etmiştir ki, belki de hukuk talebelerine ilk verilecek derslerin başına bu mevzuyu eklemek icab eder:

-  “... İşin pratik plânına bakınca, ne milletlerarası hukuk kâidelerini vazeden bir teşrî organının, ne de bunun icrâ organının mevcut olduğunu görüyoruz... Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na gelince; bu teşkilat, bir kamu düzenini şemsiyesi altına almış bir anayasanın teşekkül ettirdiği veya böyle bir anayasayı doğuran teşrî organı olmadığı gibi, müeyyidelerini uygulayacak icrâ ve icrâya tâbi zorlayıcı gücü yoktur...

Salih Mirzabeyoğlu'nun burada dikkat çektiği husus, BM'nin “milletlerarası hukuk yokluğu zemininde vücut” bulduğudur; yani, “daimi üyeler”in istediği gibi karar aldığı oligarşik bir yapı. Biz buna herhangi bir mahalledeki zorba kabadayının herkesi haraca bağlaması gibi bir durumun uluslararası çapta pratize edilişi de diyebiliriz.

Uluslararası konjonktürde BM vesilesiyle devamlı olarak dayatılan “demokratik düzen” vurgusu-zorunluluğu da bu sebebten; Batı kültür ve hayat tarzının yerleşik olarak kabulünü de getiren demokrasi, Irak, Libya, Yemen gibi uluslararası düzen'i yahut çıkarları tehdit eden diktatörlük(!) rejimlerini dize getirmenin aracıdır; yani BM beş dâimî üye'nin, demokrasi de “yola” getirmenin aracı... Bu husus çok mühim; çünkü bu husus, başta da belirttiğimiz üzere ele aldığımız levhanın mânâsına atıf yapıyor: “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaşattığı mânâ Kamu Düzeni başlıklı levhamızın ana meselesi”. BM'nin yaşattığı “mânâ”, Batı kültür ve hayat tarzının demokratik teamüllerle milletlerin hayatına yerleştirilmesi, hukûkî, siyâsî, iktisâdî olarak bütün dünyada şu an teşmil edilmiş olan “dünya kamu düzeni”nin korunması ve buna karşı çıkan devlet yahut milletleri “beş dâimî üye” vesilesiyle işletilen yaptırımlarla yola getirmektir.

 

BM'nin Hiç Değişmeyen Yapısı

İlginçtir, bugün teşekkül edeli 70 yıl gibi uzun bir süre olmasına mukâbil kendi bünyesinde hiç reform yapmayan bir kuruluş varsa o da BM'dir; 1965'te yapılan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) geçici üye sayısını 6’dan 10’a çıkaran değişiklikle, karar tasarılarının kabulü için gerekli 7 oy sayısının 9’a çıkarılmasını sağlayan tek istisna haricinde hiçbir öneri ve reform tasarısı kuruluş bünyesinde değişikliğe yol açmamıştır. Tabiî ki, bu "tek" reform ile beraber "beş dâimî üye" olan ve "dünya kamu düzeni"nin güdücüleri ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin'in veto etme hakkına dokunulmamıştır.

Birleşmiş Milletler kendisini "adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş" olarak tanımlar. 

BM'nin esasen "kolaylaştırmak", "geliştirmek", tavsiye etmek" ve "teşvik etmek"le örülü maddeleri hukukçular arasında bölünmelere sebeb olmuş, BM'nin yayımladığı "İnsan Hakları Bildirisi" hukukçuları BM'nin yaptırım uygulaması noktasında ikiye ayırmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu durumu "aslında hukûkî olmaktan çok ahlâkî mükellefiyetleri ihtiva eden sözkonusu belge, işin en doğrusu olarak fiîli bir durumu hâlinde kendini htiren niteliğini bildirdiğimiz 'dünya kamu düzeni' gayesine hizmet eden "ahlâkî kılıflı siyâsî telkindir" diye izah eder.

Bu hususun çetrefileştiği mesele ise BM'nin 55 ve 56.cı maddesidir. 55. maddenin "c" fıkrasında varolan bir hüküm: "Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bütün dünyada bilfiil saygı gösterilmesini kolaylaştıracaktır." Müteakiben 56. madde: "Üyeler, 55. madde beyan olunan gayelere erişmek için beraberce, gerek tek başlarına, teşkilatla işbirliği hâlinde hareket eylemeyi taahhüt eylerler."

Dipnotları alâkalıları tarafından bilinen ve burada tenakuza düşülen husus, bahis mevzu maddelerin diğer fıkralarıyla beraber BM'nin bu maddelerinin "ahlâkî prensipler" mi "hukûkî kaideler" mi vazettiği? Elbette "dünya kamu düzeni"nin yürütülmesi açısından "baskın" olan görüş, maddelerin üyelere hukûkî mükellefiyetler yüklediği. Salih Mirzabeyoğlu bu baskın görüşü benimseyişi şöyle tasvir eder:

- "Bu görüşü benimsemek, insan haklarına ve ana hürriyetlere mütealik meselelerin, devletlerin millî yetkileri alanına dahil bulunmadığını da kabule sevkeder... Bu kabulün dünya siyaset sahnesindeki görüntüsü de, Teşkilat içindeki imtiyazlı zümrenin, kendi çıkarları doğrultusunda güçsüz ülkelerin işlerine burunlarını sokabilmeleri için bir bahane teşkil etmesi, bir koz olabilmesidir."

Bizim 55. ve 56. maddelere ve etrafındaki görüşlere tafsilatlı olarak yer vermeyişimizin bir sebebi de 2005 yılında Birleşmiş Milletler'e üye olan bütün devletler tarafından konsensüsle kabul görmüş olan "Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu"dur. Yukarıdaki maddeler etrafında bugüne kadar çetrefilleşmiş olan bu mesele BM'nin başka maddeleriyle 2005 yılında "başka yolllarla" halledilmiş, "responsibility to protect-koruma sorumluluğu" konsensüsle kabulünün yanında referans hâline bile gelmiştir. "Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu"nun bugün yer almış olan mahiyeti Salih Mirzabeyoğlu'nun 1995 yılında yazdığı ve şu an ele aldığımız eserini, bu eserdeki iddialarını adeta doğrular mahiyettedir.

 

"Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu"

Biz bu hususa daha önce yine aynı eserdeki "Devlet Şekilleri" bahsini incelerken değinmiştik. Bazı düzeltmelerle birlikte alakasına binâen burada aynı hususu tekrar etmekte fayda görüyoruz:

2001 yılında Kanada'da toplanan (ICISS) isimli bir komisyon tarafından ortaya "responsibility to protect-koruma sorumluluğu" kavramı öne sürülmüş ve bu kavram 2005 yılında Birleşmiş Milletler'e üye olan bütün devletler tarafından konsensüsle kabul görmüştür. Sadece kabul görmekle kalmayıp bazı meselelerde referans haline bile geldi; BM'nin Kosova olaylarına müdahalede gecikmesi öne sürülmüş ve bu sebeble böyle bir kavram üretilerek “Koruma Sorumluluğu” BM nezdinde devletler tarafından referans gösterilecek bir öneme sürüklenmiştir. Kabaca "Koruma Sorumluluğu"nun ortaya çıkış süreci böyledir.

Peki nedir Koruma Sorumluluğu?

Kabaca şöyledir: "Devletlerin kendi halklarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlardan korumak sorumluluğu vardır. Devletin bu sorumluluğu yerine getirmediğinin açık olduğu durumlarda, uluslararası topluluğun BM Kurucu Antlaşması VI. ve VII. Bölümlerine uygun şekilde, kolektif olarak ve her bir vaka bazında, duruma müdahale sorumluluğu söz konusu olur."(1) "Müdahale"nin "askerî müdahale"yi de kapsadığını ayrıca hatırlatalım... Sadece askerî müdahale değil aynı zamanda askerî müdahale sonrası inşaa etme faaliyetleri de bunun içine girmektedir... Alâkalıları haricinde kimsenin dikkatini çekmeyen bu mesele pek bir mühimdir; çünkü, Sudan'da bu kanun işletilerek müdahalede bulunulmuş ve uzun yıllardır devam eden Sudan'daki bu problem, daha doğrusu Batılılar tarafından kışkırtılan bu durum bir prototib yer seçilerek "Koruma Sorumluluğu" adı altında Sudan'ın ikiye bölünmesine yol açmıştır. Kezâ, 17 Mart 2011 tarihinde Güvenlik Konseyince alınan kararla Koruma Sorumluluğu Libya'da askeri açıdan müdahale olarak ilk defa uygulanmış ve neticelerini hep beraber görmüştük. Bunların yanında Fildişi Sahili ve Yemen'de de aynı ilke devreye sokularak "Koruma Sorumluluğu" adı altında bahsi geçen ülkelere müdahale edilmiştir. Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım'ın da dikkat çektiği üzere "Gazze, Somali, Irak, Afganistan ve Suriye’deki durumu koruma sorumluluğu çerçevesinde" değerlendirmeyen BM, kuruluş maksadı olan büyük devletlerin diğerlerini parçalama işindeki sekreterliğini tutarlı bir biçimde yerine getirmiştir...

 

Netice

Yazımızın girişinde altını çizdiğimiz bir husus olarak hatırlatalım: Batı kültür ve hayat tarzının yerleşik olarak kabulünü de getiren demokrasi, Irak, Libya, Yemen, Sudan (burada "dünya kamu düzeni'ne aykırı gözüken, olmak isteyen ve Batı Dünyası'nın çıkarlarına ters düşen her ülkeyi düşünün) gibi uluslararası düzen'i yahut çıkarları tehdit eden diktatörlük rejimleri(!)ni dize getirmenin aracıdır; BM ise beş dâimî üye'nin, demokrasi de “yola” getirmenin aracı...

BM'nin yaşattığı “mânâ”, Batı kültür ve hayat tarzının demokratik teamüllerle milletlerin hayatına yerleştirilmesi, hukûkî, siyâsî, iktisâdî olarak bütün dünyada şu an teşmil edilmiş olan “dünya kamu düzeni”nin "Koruma Sorumluluğu" adı altında korunması ve buna karşı çıkan devlet yahut milletleri “beş dâimî üye” vesilesiyle işletilen yaptırımlarla yola getirmektir.

Bahsettiğimiz hususlara nazaran BM'nin Milletlerarası Hukuk açısından yaptırım yapabiliyor oluşunun sebebi, BM'nin 70 senedir değişmeyen ve diğer üyelerine parya muamelesi yapan "beş dâimî üye"nin güçleriyle uyguladıkları hukuksuzluktur.

Tuhaftır, BM'nin bünyesine aldığı ve yayımladığı "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"nde bulunan "bütün insanların eşit" olduğuna dâir maddenin, dâimî üye olmayan devletlerin başkanlarını kapsamıyor oluşu kimsenin dikkatini çekti mi acaba?

1- Emperyal Küresel Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu, Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım.

 

Aylık Dergisi, 137. Sayı, Şubat 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Milletler, Arası, Hukuk, Açısından, BM, -, Fatih, Turplu,
Yorumlar
Haber Yazılımı