Haber Detayı
01 Ocak 2012 - Pazar 17:48
 
Mitoloji ve Sinema Üzerine -I- Fatih Turplu
Kültür&Sanat Haberi
Mitoloji ve Sinema Üzerine -I- Fatih Turplu

Hayatın akışı içinde kırılmadan ve pörsümeden duran şeylerden birisi de herhâlde hayâl kuvvetidir, bu melekedir. Albert Camus’nun (1913-1960) "mitler, hayâl gücü onları canlı tutsun diye vardır" sözü bu mevzudaki bir yazı için "tetikleyici" olması bakımından bizce ehemmiyetli. Üstad Necib Fazıl`ın dediği gibi, "hafızamız ve hayâlimiz olmasa yaşayamazdık!"

 

Mitleri canlı tutan hayâl kudreti aynı zamanda hafızanın birikmiş gücünden -geçmişten- faydalanarak ilerler; hafızamızda yer bulmayan, şuurumuza işlenmemiş bir dayanak noktasını -bu baskıyı- bulmadan, hmeden, bilemem ki hayâl kuvveti -Andre Gide’nin uçurtması gibi- yükselebilir mi?

 

***

 

Hafıza, hatıra ve tabiî ki geçmiş, tarih...

 

Hafıza`nın "hıfz" etme, tutma, saklama ve depolama yönü bariz. Bunlara, galiba "unutmak"ı da eklemek gerekiyor; çünkü Salih Mirzabeyoğlu`nun Telegram -Zihin Kontrolü- isimli eserinde geçtiği gibi, "unutmak, saklamanın bir başka biçimidir!"

 

Görüldüğü üzere, "hafıza"nın zannettiğimiz biçimi, bizim "hafızasızlık” olarak isimlendirdiğimiz bir eylemde farklı olarak tezahür ediyor. Demek ki, "hafıza" bizim umumiyetle zannettiğimiz gibi sadece bir depolama aracı değil, aynı zamanda şuurumuz ve irâdî faaliyetimiz ile birlikte biçim ve şekil değiştiren, kendi unsurlarını değiştirebilen-değişebilen, statik olmanın zıddı bir biçimde hareketli bir yapıya sahib.

 

Her hatıramız aynen olduğu gibi kalır mı?

 

Bizim, bir depoda durduklarını zannettiğimiz hâdiseler-hâtırâlarımız, her yeni bilgi, her yeni tecrübe ve hissiyat ile farklılaşabilir.

 

Alelâde bazı hâdiselere baktığımızda her şeyin yerli yerinde durması bizi yanıltmasın; bunlar, hayatın, "gerçek hayat"ın bize akseden yahud aksetmesi gereken tarafları olmadığı için -meselâ herhangi bir gün falanca bir mekânda yediğimiz simit- "statik" taraflarını korurlar.

 

Oysa hafızamıza yerleşmiş bir roman, bir sanat eseri böyle değildir; zamanla çehresi değişir ve durmadan zenginleşmeye devam eder. Mevzuun neresinden tutarsak tutalım, iş gelip ruha dayanıyor.

 

Bir roman karakterinin yediği simidi unutmaz ve dipdiri hatırlarken, kendi yediğimiz herhangi bir simidi hatırlama çabamız ya hüsran ile yahud da bulanık ve sisli birkaç görüntü ile neticelenecektir. Oysa, (Lebyadkin)in kızkardeşini kırbaçlarken yüzünün aldığı şekli pürüzsüz ve net bir biçimde hatırlarız. Aynı zamanda, çok sevdiğimiz birisine dâir bir an, bir yüz ifâdesi ve hattâ bir ses tonunun yankısı, canlı bir biçimde kulaklarımızda çınlarken hafızamız bizi yanıltmaz!

 

Bu mevzudaki en iyi misâllerden birisi de Stefan Zweig`a (1881-1942) âid. Zweig, bilindiği üzere, kaleme aldığı meşhur biyografik eserleri ile tanınır. Ele aldığı yazarların, şâirlerin ruhlarına nüfûz etmek için belki bir ömür çırpınmış bu adamın "hafıza" hakkında söyledikleri bizce gayet ilgi çekici.

 

O, hafızayı, "akıcı ve kaypak" bulur; âdeta, hâdiselerden kalan tortuların biriktiği ve birikenlerin zamanla değiştiği bir "kaypak" depo olarak görür. Vak’aları “bir selin dibindeki çakıl taşları”na benzetir ve öyle niteler. “Çakıl taşlarının zamanla birbirlerini yontması ve cilâlaması neticesinde değiştiğini” savunur ki gayet tutarlı bir benzetme.

 

Hafıza ve kaleme aldıkları hatıralar mevzuunda yazarları, şairleri ve fikir adamlarını “ister istemez” tutarsız olmakla suçlar; en azından kendi çağı ve ele aldığı yazarlar bakımından sonuna kadar da haklıdır; özellikle de Jean-Jacques Rousseau’dan (1712-1778) bahsederken... Mevzumuza dönelim.

 

Zweig`ın şu tanımı bizim söylemek istediğimizi net bir biçimde ifâde ediyor: "Her yeni intiba bir öncekini gölgeler. Her yeni hâtırâ bir eskisini değiştirir ve çoğu zaman bambaşka yahud da tam tersi bir görünüm alacak derecede bozar."

 

Zweig’ın Stendhal (1783-1842) hakkında söylediği şu sözler mevzuumuza dâir bahsi açıcı bir misâl olacak: “Stendhal, hatırlama gücünün bu sadakatsizliğini ve mutlak bir tarihî gerçeğe ulaşma mevzuundaki kendi kabiliyetsizliğini ilk olarak fark etmiş olanlardan biridir.”

 

Aynı mevzuya devam etmek istiyoruz.

 

Bir parça “bisküvi”nin ucunda bütün bir geçmişi hatırlayan ve sayfalar dolusu eser veren Marcel Proust (1871-1922) bile, Komedyen Berma vesilesiyle zikrettiği bir bahiste hafızamıza tam mânâsı ile güvenemeyeceğimizi anlatır.

 

Sözkonusu misâlde hafızanın yanıltıcı tarafı, daha da beliriyor galiba.

 

Oscar Wilde (1854-1900), bilindiği üzere “hatırlama"yı "görme" ye bağlar; görmek sadece göze âid bir vasıf olmadığına, görmek için bir vasıta olduğuna göre, biz, gözümüz ile görmediğimiz bir şeyi nasıl hatırlarız peki?

 

Çok defa insanlarda rastladığımız ve belki de kendi hayatımızda tesadüf ettiğimiz, yaşadığımız bir hâldir bu; hiç bulunmadığımız bir şehrin yahud semtin bir yerinde gördüğümüz bir mekân yahud obje veya şahıs, bize çok ama çok bildik, tanıdık gelir. Ve bu tanışıklık, her gün tesadüf ettiğimiz, bize "tanışık" olanlardan daha yakın bir hissin tesiri altında algıladığımız fakat tarif edemediğimiz bir tanışıklıktır.

 

Demek ki, gördüğümüzü "unutup saklamışızdır" o hâlde.

 

Peki, bizdeki bu “derin” bilgi, esrarlı his nereden kaynaklanıyor?

 

“Şuur ve şuuraltının kişileşmesi” bahsine varmak istiyoruz; demek ki, her şey bir “el”den, bir “söz” den, bir “nur”dan akseden huzme…

 

Bu huzmeler hakikata yaklaştıkça belirginleşiyor ve hakikatten uzaklaştıkça da karışıp dağılıyor.

 

Hafızamız, bize belli başlı unsurlar, objeler, mekânlar, moda tâbirle matrix-vârî bir imaj dünyasını sunabilir ancak. O imaj dünyası ise, şuurumuzun, ruhumuzun seçiciliğinde hizmet görür. Böyle söylediğimizde ise galiba şöyle bir tefrike gitmek durumunda kalıyoruz ki, "hafıza" başka, "hatıra" başka, onların muharriki-hareket ettireni "ruh"umuz bambaşka!

 

***

 

Günlük işlerimizde "olağan", sıradan bir şekilde, aksamadan yürüyen yahud aksayarak da olsa ilerleyen akışta "alışkanlık"ın payı büyük; bu alışkanlıklar silsilesi, bu işlerimizi devam ettiren eylemlilik, bu bilirken bilmemezlik, aslında, hepimizin bildiği gibi zamanla kanıksama hâline gelen ve hafıza-hayâlimiz ile -ama çok çok kısıtlı bir şekilde bunlardan güç alarak- ilerleyen bir hâldir.

 

Bu hâl, hepimizde toplu bulunan, hayatın akışı içindeyken erimiş gibi gözüken ve hakikatte kadîm bir sözün, bir öğretinin, bir bilginin asırlar aşarak kâh sembolize bir biçim, kâh müşahhas bir ifâde olarak bulunmasıdır. Yani, "geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi"...

 

Tıpkı bir bebeğin ailesi ona nasıl kaşık tutmayı öğretirse onu öyle öğrenmesi ve bunu kendi çocuğuna aktarmasının, bu sıradan eylemin, bir hareketin, bir öğretinin devamlılığındaki süreç gibi... Edebî ve felsefî yanı olmayan bu misâlin, "kültür" mevzuu ile alâkası bakımından, birden "değer" kazanması bile, "geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi"ni nasıl da yansıtıyor.

 

“Değer” in, Salih Mirzabeyoğlu’nun literatürümüze kazandırdığı tabirle “ruha nisbet işi” olduğunun altını çizelim. (TRT 2 televizyonunda yayımlanan ve M. Ali Kılıçbay’ın yönettiği bir programda, Kılıçbay’ın yanındaki iki kişiye -isimlerini hatırlamıyoruz şu ân- “değer nedir, değerin kendisi ne?” sorusunu sormasını ve onbeş dakika boyunca kendi de dahil misafirlerinin buna bir cevab verememesini; aksine, tezahürlerinden bahsetmelerini ve çoğu misâllendirmelerinde sorunun cevabından alâkasız biçimde konuşmalarını, en sonunda da bir cevab verilemeden televizyon programının bittiğini buraya not düşme gereği hissediyoruz.)

 

Bu açıdan bakıldığında Mitoloji, sadece hayâlvârî sembollerin kurgulanması olarak bakılan bir “değer”den çıkıp, çehresini değiştiriyor; tabiî ki, bu yazıda farklı yönde bir algılama, bir "değer" atfettiğimizin imâsı uyanmaması için hemen şunu ekleyelim: Salih Mirzabeyoğlu`nun ortaya attığı ve eserleri boyunca anlattığı, örgüleştirdiği "peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı" tezini kabul ederek ve inanarak bu mevzuyu ele almaya çalışıyoruz. Bir not olarak eklemek gerekiyor ki, bahsettiğimiz "tez" hemen ilk ânda hatrımıza gelen mânâsı ile ele alınabilen bir çehreye değil, aksine, tuhaf bir biçimde (harikulâde demeli aslında) anti-tez`ini de kendi ortaya koyan ve sonra onu tekrar ve ancak kendi yıkarak aynı tez`i sürdüren, bir dünya görüşüne bağlı olarak devamlı kendini yenileyen (sentez!) bir çehreye sahib; ve sistematiği üzerine -siyâsî baskılar sebebi ile- konuşulmayan, aksine ademe-yokluğa mahkûm edilmeye çalışılan bir "tez"...

 

Kaldığımız yerden devam edersek "Mitoloji"ye etimolojik olarak baktığımızda şunları görüyoruz: Yunanca: μυθολογία, μυθος [mithos] yâni “söylenen yahud duyulan söz” ve λογος [logos] yâni “konuşma” kelimelerinin birleşiminden oluşmuş olup, Eski Yunan’da “geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi” gibi bir mânâ barındırmaktayken, zamanla Batı dillerinde "efsane" mânâsını kazanmıştır. Evet, "geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi"...

 

Oxford English Dictionary, "Mitoloji" hakkında şu ibareleri koymuş:

 

1) Mitlerin, özellikle de belirli bir dinî veya kültürel geleneğe âid olanların bir bütünü.

 

2) Yaygın mânâda benimsenmiş fakat abartılmış veya kurguvârî hikâyeler yahud inançlar kümesi.

 

3) Mitlerin incelenmesi (bilimi).

 

Anahtar bir ifâde: "Belirli bir dinî veya kültürel geleneğe âid"...

 

Böyle bakıldığında ise, Mitoloji`yi, her ehemmiyetli mesele gibi ister istemez "Tarih" mevzuunun kapsamı içinde değerlendirmek icâb ediyor.

 

Büyük Muztaribler II -Düşünce Tarihine Bakış- isimli eserinde Salih Mirzabeyoğlu`nun "Fert Hakikati, Toplum ve Tarih" başlığı altında söylediği şu sözler, bütün bir felsefe âleminin, edebiyat âleminin ve başka her şûbenin istinad noktası olmak icab eder:

 

- «... en iptidaî toplumların bile bir kültür ve medeniyet vahidi teşkil etmesi, dilsiz hiçbir kültür olmaması; evet, bütün bu hakikatler, insanlık tarihi boyunca gelmiş bütün medeniyetlerin, “Peygamberler Tarihi”nin salkım-saçak görünüşlerini temsil etmesini açıklar...»

 

Tarihî plânda "efsane" olarak adlandırılan bir çok husus, aslında ve galiba, zamanın o hükmedilemez akışı içinde, "hakikat" formunun başka formlara dönüşerek değişmesi ile tanımlanabilir şu hâlde.

 

At izi ile it izinin birbirlerine karışmış olması, "it izi var!" diye at izini nefyetmeye vardırılamaz elbette. Bilakis mesele, iki “iz”in ayrışması, ayrılması ve hakikat bakımından hakları ne ise o mevkiye ircâı olmalıdır bizce. (Mevzu içinde, Salih Mirzabeyoğlu`nun "faruk-ayırd edici” yanını bir nebze olsun daha iyi görüyoruz.)

 

Kur`an-ı Kerim bizlere Peygamber Efendimiz vasıtası ile gelmese idi, Nuh Tufanı`na dâir birçok kültürde anlatılan ve hepsinde birbiri ile iştirak noktaları mevcud olan; fakat hiçbiri bir diğerine benzemeyen, hâlâ ve hâlâ tahrif edilmiş birçok din ve kültürde çeşitli hikâyeler hâlinde bulunan bu meşhur hâdise, yâni bu tufan hakkında “kesin” bir bilgiye sahib olamayacaktık. Elimizde kalacak yegâne şey, farklı açılardan anlatılmış ve gerçekliği noktasından bir çok şübheyi barındıran, çelişkilerle dolu büyük bir malzeme olacaktı belki de.

 

(Mevzuun kasdettiğimiz noktası bir yana, şu inceliğe de dikkat çekmek gerekiyor ki, o da Salih Mirzabeyoğlu`nun biraz önce zikrettiğimiz eserinde söylediği: "...insanın bildiren olmasa bilemeyeceği...")

 

Mu Kıtası hakkında M.Ö. 421 yılında Sokrates`in evindeki bir felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kristias, dedesi Dropides`in kendisine naklettiği efsaneyi hikâye eder. Hikâyeyi dede Dropides`e nakleden, meşhur Yunanlı şair Solon`dur. Solon`un gösterdiği kaynak ise, Mısır`da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve keşişe göre Atlantis`e ilişkin hâdiseler M.Ö. 9000 yılında gerçekleşmiştir ve Mısırlı keşiş Solon’a Mu kıtasından bahsederken, Solon’un daha iyi anlaması için, şahıs ve yer isimlerini o günkü eski Yunanlıların anlayacağı dile aplike ederek anlatmıştır.

 

Sadece bu misâldeki değişim bile, bize, hakikatlerin belli bir form içine tıkılıp kalmayacağını; çeşitli sebeblerle değişebileceğini; insanların ona bakışında onları yanlış tanıyabilecek bazı zaman ve zeminlerde bulunabileceğini; zamân, mekân ve hatta o ânın saadetleri yahud felaketlerinin bile bunda tesir edici faktörler olabileceğini gösteriyor. Mu kıtası hakkındaki her şey aslında ortada; bütün mesele, ona bakarken zaman, hâdiseler ve şahıslardan katışmış ve karışmış her ne varsa ayırd etmek ve hakikati işaretlemekte. Başka bütün mevzularda olduğu gibi…

 

Bu arada “hakikat”in “Hakkın muradı” olduğunun altını çizmek icab ediyor; Üstad Necib Fazıl’ın bir şiirinde söylediği üzere: “Hakikat de ne; Hakkın muradıdır hakikat.”

 

“Hakkın muradı”, değişmez, bozulmaz, pörsümez olandır; değişen, ona bakan anlayışlar; bozulan, onu göremeyen gözlerin basiretsizliği; ve pörsüyen, zamanın kemendi altında “Hakkın muradı”ndan berî kalan ve içten içe çürürken “hakikat”ı kendinde boğanlar.

 

Salih Mirzabeyoğlu’nun “Hakkın muradıdır hakikat ve tecellisi topyekûn kâinat!” sözünü burada hatırlamak gerekiyor. Mevzuya bu şekilde bakıldığında, tahrif olunmuşların, yanlışların, eksikliklerin de “hakikat”e nisbetle onun dâiresi içinde ve anti-tez’i olarak varlıklarını bulduğunu, bütün meselenin de bunu tefrik ederek yerli yerinin tâyini olduğunu anlıyoruz.

 

Sanıyoruz, Mitoloji hakkında, ona dâir bakış açımız da belirdi.

 

***

 

"Tarih" denildiğinde hatırımıza hep Fransızca “histoire-istuar” kelimesi gelir. Fransız dilinde "tarih" mânâsına gelen bu kelime, yine aynı dilde "hikâye" mânâsına da gelir... Şimdi, aynı kelimeyi tekrar (istuar-hikâye) diye telaffuz ettiğimizde, "tarih"e olan bakış açımız daha farklı mânâları tedâi ettiriyor bize. Argodaki “hikâye bunlar” tâbiri, Mitolojik “hikâye”lerdeki hakikat olmayan unsurlar için pek yerindedir…

 

Mitolojik "hikâye" içinde ele alınması gereken en mühimi, Yunan Mitolojisi olması lâzım gelir; çünkü onlar, yakın Doğudan etkilendikleri kadar, birçok Avrupa Mitolojisini de etkilemişlerdir. Yunan tanrılarının her biri Romalılar tarafından kabul görmüş ve farklı isimlerle kültürlerine aktarılmıştır.

 

Hakikat`in zamanla hafızalarda, tarihte tahrifata uğramasına, şekil değiştirmesine ama aslından bir parçayı da içinde muhafaza etmesina dâir bir misâl vererek devam edelim:

 

- «Yunan Tanrıları dünyayı Olympos Dağının üstündeki bulutların üstünden idare ederler. Toplamda 12 Tanrı bulunur. Bu 12 sayısı hiç bozulmaz, bir tanrı eklenirse bir başkası bu listeden çıkar.»

 

Şimdi de aslına dâir hakikatten bir misâl; İBDA Mimarı’nın Esatir ve Mitoloji –Güneş ve Ay- adlı eserinden:

 

- «Burada, Muhammed Parisa Hazretleri’nin eserinden, KUTUB sahibleri ve onların Peygamberlere ilgileri ve sûrelerle olan alâkalarından, birkaç işaret: “Bu ümmetin kutubları 12 kişidir. Şu gördüğünüz âlemin burçları da 12’dir.»

 

Murry Hope`nin sözünü "hatırlama"nın tam yeri: "Gerçekte, tüm mitler gerçeğin bir parçasını ihtivâ ederler." (Atlantis Efsane mi Yoksa Gerçek mi?, s. 38-39)

 

Peki, biz burada hangisinin "gerçek" olduğunu nereden bileceğiz? Bize göre, bizim sevdiğimiz ve fikirlerini beğendiğimiz yazardır “doğru”yu söyleyen; fakat bu, zıddımız için de böyle değil midir?

 

Aslında bütün meselelerin düğümlendiği nokta da galiba burası.

 

"Gerçeğin bir parçası"nı barındıran misâl hangisi, hakikatli olan hangisi ve buna nasıl karar vereceğiz?

 

“Bildiren” olmasa bilemeyen insan, zamanla “bildiren”in bildirdiklerini “unutup”, çaresiz kendi tahayyül ve aklının yolunu tutar. Bu şekilde geçen uzun yahud kısa süreler içinde, “Bildiren” ya bir peygamber (resûl veya nebî), ya bir yenileyici, yahud da bir kutub yollar ki, işte o kimseler unutup “sakladıklarımız”ı tekrar ortaya çıkarırlar. (“Saklamak” deyimini, “küfr”ün “hakikati örtmek” mânâsına geldiğini hatırlayarak da okuyabiliriz.)

 

Aklın bir "bağ" olduğu burada hatırlanmalı o hâlde. Herhangi bir mevzuda karar verebilmek için mutlaka bir istinad noktasına ihtiyaç vardır; bu ihtiyacın ortaya çıktığı yerde “bağ”lı akıl hemen devreye girerek mantıkî esasları sıraya dizer ve unsurları mihraksızca sıralamaya başlar. (Burada kasdettiğimiz “bağ”, aklın kendi tarifi içindeki bağ’dır; Mutlak Hakikat’e olan bağ’dan söz etmiyoruz.) Bu “sıralama” öyle yoğun, öyle çılgınca ilerler ki, bu ardarda dizilişler gözleri kör ederek düz mantık dağlarını ortaya çıkarır; böylece, kendi elimizle kendi önümüzü kapamış ve tabiri câizse, Mekkeli müşriklerin helvadan putları gibi bir puta varmış oluruz. Akıl, kendi aczini ve gücünü, ancak “toprak üstü” seviyeli İlâhî bir emir’in mantosu altında, Hakkın şeriatına bağlı bir dünya görüşüne nisbetle bulur. Ve o zaman, ona “Selîm Akıl” derler.

 

“Selîm Akıl”, kurtulmuş ve hür olarak “akıl ve mantık üstü” vahy’in çerçevesi altında hakkını bulur ve bütün tefrik gücünü aradaki bu bağ’dan-ilişkiden alır; uzun uzadıya bu mevzudan bahsetmeden, bir misâlle bu mevzuyu bağlayalım:

 

Rüyalarımızda gördüklerimizi -ne kadar aklî ve mantıkî çerçeve dışında olsa da- hiçbir zaman “akılsızca hareketler” olarak nitelendirmeden kabul ederiz; oysa rüya dışında onu kabul eden de aklımız değil midir? Bu basit misâl bile, “Selîm Aklın” hemen devreye girerek bizi rüyâlarımızı kabul etmeye razı ettiğini gösterir; sıkıntı ise, bizim rüyâvârî bir hayatta yaşadığımızı idrak etmememizden, yahud sınırlı vakitlerde bunu hatırlamamızdan kaynaklanıyor herhâlde.

 

Peygamberler Tarihi’ndeki şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz ki, her yeni şeriatın sahibi “resûl”, kendisinden önce gelen peygamberin şeriatını sürdüren peygamberler ise “nebî”, malûm. Misâlen, Hazreti Musa, resûl; Hazreti Harun ise nebîdir.

 

İnsanlık tarihine baktığımızda -ki bizce Peygamberler Tarihi’dir insanlık tarihi-, her resûl ile derlenip toparlanan kavimlerin, bir süre sonra tekrar “yol”dan çıktığını görürüz. Sonrasında müşâhede ettiğimiz manzara ise, “hak yol”dan işaretler, izler ve sembollerin “hak olmayan” hurafeler ile katışık bir ritüelinin resmi olur hep...

 

Hazreti Musa’nın Tur dağına gitmesi ve ardından döndüğünde kavminin “yol”dan çıkarak altundan bir buzağı heykeline taptığını görmesi, Kur’an-ı Kerîm’de geçen meşhur bir hâdisedir. Görüldüğü üzere, Hazreti Musa’nın bir yolculuğa gitmesi ve gelmesi arasında, kavmi şeriattan sapmıştır. Hazreti Harun’un başlarında olması ve onları ikâz etmesi bile onları yaptıklarından döndürmeye yetmemiştir.

 

Allah, Kur’an-ı Kerim’de Hazreti İbrahim’in “yahudi ve nasranî” olmadığını, aksine “hanîf müslüman” olduğunu söyler; Salih Mirzabeyoğlu’nun Yağmurcu -Gerçekliğin Peşinde- isimli eserinden takib edelim:

 

- «…semavî dinlerin kendi içlerinde ve İslâm’a nisbetle muhasebeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü din yalnız İslâm’dır. Peygamberler bir bayrak yarışçısı olarak yola çıkmışlardır. HER PEYGAMBER BELLİ BAŞLI ZAMAN VE MEKÂNIN PEYGAMBERİ… (...) O hâlde: Tefekkür tarihi boyunca görülen bütün düşünceler, kendi çıkış zamanlarındaki dinin mihengi içinde… Allahsız düşünceler de dinin antitezi olarak, hakikati tersinden gerçekleştirici ve görünüşlerini dine borçlu; herşey zıddıyla kaimdir ve tez olmadan antitez olmaz. …» (s. 269-270)

 

Tarih’e baktığımızda -ilk insan ve ilk peygamberden bu yana-, bu gibi hâdiselerin tekrarından oluştuğu intibaına kapılıyoruz ki galiba bu mevzuda da haksız değiliz. Nitekim, “ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?” denilmiştir; oysa tarihin –bu anlamda- “tekerrür-tekrarlar”dan ibâret olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Salih Mirzabeyoğlu`nun "Peşin Fikir Hikmeti", “Mutlak Fikrin Gerekliliği” diye altını çizdiği hususların ehemmiyetiyle beraber, yukarıda Yunan Mitolojisi hakkında ve sonrasında verdiğimiz misâllerin ikincisinin “hakikat” olduğu sanırız görülüyor.

 

Aylık Dergisi 88. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Mitoloji, Sinema üzerine, Fatih Turplu,
Yorumlar
Haber Yazılımı