Haber Detayı
03 Aralık 2014 - Çarşamba 16:36
 
Modern Siyasî Sistemin Kontrol Mekanizmaları
Büyük Doğu-İbda Haberi
Modern Siyasî Sistemin Kontrol Mekanizmaları

Ferdin hayatını sürdürdüğü çevrede toplumla olan münasebetini düzenleyici kuruluşlara ihtiyacı vardır. Bu kuruluşlar ferdin toplumla olan münasebetinden doğan yahut belli bir mihrak noktasından hareketle ortaya çıkan kurallar manzumesini o toplumun ahlâk şubesine nisbetle şekillendiren-düzenleyen yapılardır. Devletin ortaya çıkışının temelinde de bu ihtiyaç yatar. Bu ihtiyacı karşılamak maksadıyla kurulan ve ferdin genişliğine oluşunun en büyük kuruluşudur devlet.

Devletin bugünkü işlevlerini, devlete bakışı ve modern devleti, Batı medeniyetinde Eski Yunan’dan Hıristiyanlığa ve Rönesans’tan modern ve post-modern döneme kadar ortaya atılan fikirlerin sentezi oluşturmaktadır. Elbette bu fikirler arasında Doğu medeniyetinden devşirilenlere de rastlamak mümkündür. “Hakikate mutlak mânâda zıt söz söylenemez” ölçüsü mucibince her bir fikir bizim için süzgeçten geçirilecek ve bünyemize tahvil edilebilecek fikirlerdir. Bu vesileyle hatırlatalım ki hiç bir şeye yobaz bir şekilde karşı olmamalıyız-olamayız…

Devlet denildiğinde fert, egemenlik ve iktidar gibi mefhumlarla karşı karşıya kalırız. İçtimaî mânâda zuhur eden fikirler de bu minvalde sorulan sorulara aranılan cevapların neticesidir. “Devlet mi toplum için vardır, yoksa toplum mu devletin ihyâsı için?” , “İktidarın kaynağı nedir?”, “Egemenlik sahasının sınırları nelerdir?” bu sorulardan bir kaçıdır. Her şeyden önce devlet, kendisini oluşturan toplumun ahlâk şubesine nisbetle şekillendirilmek zorundadır. Devleti oluşturan toplum bir gaye etrafında toplanabildiği takdirde millet olur ve devlet millet ile bütünleştiği ölçüde meşruiyet problemini ortadan kaldırır. Devlet gücünü hak ve hakikatten almalıdır. Buradan hareketle adalet mefhumunun ehemmiyeti haizdir. Egemenlik sahası ve iktidarın kullanımı hususunda ise sistemin en büyük problemi idare ruhunun olmaması sebebiyle yönetim şekli ne olursa olsun uygulamaların tiranlığa evrilmesidir.

İdeal devletin nasıl olması gerektiği hususunda ortaya atılan fikirler bir çok kez pratikte denenmiş ve geçmişin tecrübesiyle beraber bugün mevcut-müesses nizam oluşturulmuştur. Bu nizamın oluşmasında ve fikirlerin ortaya çıkmasında bir önceki tecrübe edilmiş sistemin getirdiği saplantılar da etkili olmuştur. Bugün üzerinde karar kılınan erkler ayrılığına dayalı parlamenter demokratik rejimde uzlaşı sağlanmasının sebeplerinden biri de budur.

Modern siyasî sistemde, uluslararası ilişkilerde kabul gören en geçerli görüş realist yaklaşımdır. Rönesans Avrupası’nda Makyavel’den başlayıp sistemleşerek yerleşen bu görüşün temelinde kuvvet teorisi yatmaktadır. Bu teoriye göre güçlü olan çıkarları doğrultusunda zayıf olanı tahakkümü altına alır. “Büyük balık küçük balığı yer.” Bu da uluslararası-devletlerarası ilişkilerde monarşik bir yapının varolması anlamına gelir. Her ne kadar günümüzde uluslararası hukuktan, insan haklarından, eşitlikten ve insan ile alakalı buna benzer mefhumlardan bahsetmek moda olsa da, bunların hepsi demokrasi kılıfıyla yutturulmaya çalışılsa da mevcut sistem kuvvet teorisine dayalı bir monarşi görüntüsündedir. Söylemlerden çok eylemlere bakarsak bunu görmek kolaylaşır. Demokrasi modeli, bu monarşik yapının ve oligarkların gizlenmesi için en uygun model olması sebebiyle önemlidir ve dünya devletlerine dayatılmıştır.

 

Modern Siyasî Sistem

Avrupa menşeili bu modelin benimsenmesinde Ortaçağ Avrupası Katolik Kilisesi’nin, tiranlık düzeyindeki monark yönetimlerin ve bunların getirmiş olduğu tesir ile beraber din ve devlet mefhumlarının ayrılması gerektiği öngörüsü sac ayaklarıdır. Avrupa paganizmi ile Hıristiyanlığın yoğrulması neticesinde LaisizmMagna Carta’dan başlayarak kolayca nüfuz edebilmiştir. Modern siyasî sistemde bu tarihten başlayarak eklektik fikir ve uygulanmaların sistemin çarklarını oluşturduklarını görüyoruz.

Tarihteki ilk anayasa olarak kabul edilen ve lordların baskısıyla Britanya’da krala imzalatılan Magna CartaSözleşmesi ile beraber seküler anlayışın ve modern sistemin tohumları toprağa ekilmiştir. Daha sonra Rönesans ve Reform hareketleri ile beraber kilisenin etkisi tamamen ortadan kaldırılırken yöntem ve teknikler değişse de Batı’nın barbar zihniyetinin asla değişmediğini anlayabiliyoruz. 1648’de imzalanan Westphalia (Vestfalya) Barış Anlaşması ile beraber Avrupa’da uzun süre devam eden ve belini büken savaşların son bulması amaçlanırken ulus-devlet temelli bir modele adım atıldı. Lakin bu hamleyle Avrupa’da ırk temelli savaşların önüne geçmek bir yana çatışmalar daha da körüklenmiştir.

Oligarkların siyasî ve içtimaî hadiselerde daha ön plana çıkmaya başlaması da bu döneme tekabül eder. Orta Çağ’da kilise merkezli olan Batı zulmü, Yakın Çağ’da devletler ile oligarkların eliyle sürdürülmüştür. Parlamenter demokrasinin işler vaziyete gelmesinin sebebi de yukarıda belirttiğimiz gibi oligarşik yapının demokrasi maskesiyle gizlenmek istenmesidir ve bu da halka “halkın kendi kendisini yönetmesinin rejimi” olarak sunulmuştur. “Demokrasi toplumların afyonudur”.

Parlamenter demokrasi manipülasyonun en kolay yapıldığı rejimdir ve gizli tiranlıktır. Oligarklar bu maskenin arkasına saklanarak rahatça gizli bir dünya hükümeti oluşturmuşlardır. Dünya çapında uluslararası uygulamaların hemen hemen hepsine bu global dünya hükümetinin siyasî, iktisadî, içtimaî, psikolojik ve nevî sahadaki projeksiyonları sonucunda karar verilmektedir. Sistem her zora girdiğinde bu projeksiyonlarla kurtarılmış ve sürekliliği sağlanmıştır.

 

Uluslararası Organizasyonlar

II. Dünya Savaşı sonrasında ABD önderliğinde savaşın galip ülkeleri tarafından yeni bir dünya düzeni tasavvuruna gidildi. Bu yeni dünya düzeninde kontrol mekanizmasının önemi üst düzeydedir. Siyasî, iktisadî, içtimaî ve nevî sahada küreselleşme olgusu ile beraber kitle iletişim ve ulaşım araçlarının yaygınlaşmasıyla daha yakın bir konuma gelen dünyanın her bir köşesi egemen dünya devletileri tarafından kontrol altında tutulmak isteniyordu. Bu sayede siyasî ve iktisadî çıkarlarlarını daha rahat koruyabilek ve çıkarlarına ters düşecek hamlelerin yapılmasını rahatlıkla önleyebileceklerdi. Bu vesileyle savaşın ardından uluslarüstü bir takım organizasyonların kurulduğunu görüyoruz. Aslında bu organizasyonların ilk denemesi I. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti ile beraber yapılmıştı.

Bu yeni dönemde ise bu kontrol mekanizmalarının çeşitli sahalara yayılması sağlandı. Diğer taraftan savaşın iki galip ülkesi ABD ve SSCB ideolojik bir savaş sürecine girdi. Soğuk Savaş olarak adlandırılan bu dönemde ABD belli bir sahadaki devletlere demokratik-liberal rejimleri, SSCB sosyalist bir yönetim anlayışını dikte ediyordu. Bu minvalde iki kutuplu bir dünya düzenine adım atıldı. Sıcak çatışmanın yaşanmadığı bu süreçte dünya her an savaş tehlikesinin varolduğu algısıyla kontrol altında tutuldu. İki devlet tarafından NATO ve Varşova Paktı adında askerî organizasyonlar kuruldu. Bu süreçte Türkiye SSCB’nin komşusu olmasına rağmen Amerikan ideolojisini benimseyerek ABD’nin ileri uç karakolu olmuştur. Elbette 1989’da Sovyetler yıkıldıktan sonra ABD’nin tek hakim güç olacağı en başından beri öngörülen bir durumdu… Şimdi diğer kontrol mekanizmalarına da bir göz atalım.

 

Milletler Cemiyeti

Tarihin belli dönemlerinde bazı devletler dünyaya tek başına hakim olmaya çalışmıştır. Bu türden her teşebbüs cezalandırılmıştır. Buna misal olarak yakın tarihte I. ve II. Dünya Savaşları öncesi Almanyası gösterilebilir. I. Dünya Savaşı öncesinde Wilhelm’in, II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler’in sisteme tek başına hakim olma ve kapitalizmin nimetlerinden sonuna kadar faydalanma isteği tarihin gördüğü en büyük savaşların yaşanmasına sebep olmuştur. I. Dünya Savaşı sonrasında kuvvet teorisinden hareketle elde edilen kazanımların korunması gayesiyle Milletler Cemiyeti adında bir kurum “barışı tesis etmek” kılıfıyla kurulur. Paris Barış Konferansı’nın 25 Ocak 1919'da yapılan toplantısında; sözde uluslararası barışı ve güveni sağlamak ve devam ettirmek için Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına karar verilir. Bu kararı yerine getirmek için bir komisyon kurulmasının ardından 10 Ocak 1920’de Milletler Cemiyeti İsviçre’de faal duruma getirilir.

Milletler Cemiyeti tecrübesi, sistemi kontrol altında tutmak isteyen egemen güçlerin kurduğu uluslararası siyasî organizasyonların ilki olması sebebiyle önemlidir. Lakin bu kurum Hitler diye bir adamın çıkıp I. Dünya Savaşı’nın getirdiği teammülleri yerle bir etmesine kadar etkin olmuştur. Daha önce tecrübe edilmemiş türdeki bu yapı hedeflediği kontrol mekanizmasına erişememiştir. Milletler Cemiyeti II. Dünya Savaşı’nın ardından 18 Nisan 1946’da Cenevre’de lağvedilmiştir.

Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne 18 Temmuz 1932’de üye olduğunu da notlarımıza ekleyelim.

 

Birleşmiş Milletler

II. Dünya Savaşı kıta Avrupası’nda büyük bir yıkıma sebep olurken, bu savaştan maddî ve manevî olarak galip çıkan tek devlet Amerika Birleşik Devletleri’dir. Keza I. Dünya Savaşı sonrasında savaştan zayıf çıkan ülkelerin durumlarını fırsat bilerek Wilson Prensipleri ile beraber izolasyonist politikayı terkederek yayılmacı bir politika benimsemeye başlayan ABD, II. Dünya Savaşı sonrasında istediği konuma gelmiştir. Bu iki savaşta da ABD konvansiyonel savaşın yaşandığı sahalardan uzak kalmanın avantajını değerlendirmiş, bütün devletler iktisadî açıdan bir buhran sürecine girerken istikrarlı kalan tek yer ABD olmuştur. Henüz II. Dünya Savaşı devam ederken, 4 Şubat 1945’de Churchill (Birleşik Krallık Başbakanı), Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı) ve Stalin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri)’in katıldığı Yalta Konferansı’nda savaş sonrası düzenin nasıl olacağı hususunda karar alınır. Milletler Cemiyeti’nin devamı olan Birleşmiş Milletler’in de yapısı burada kararlaştırılır ve güvenlik konseyinin 5 daimi üyesi belirlenerek Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiri ile “Domuzlar Diktatoryası” oluşturulur. Savaş sonrasında Soğuk Savaş olarak adlandırılan sürece dâir hangi ülkelerin ABD, hangilerinin SSCB periferinde hareket edeceği de bu konferansta belirlenmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere Soğuk Savaş denilen sinir ucu harekâtı tamamıyla bir danışıklı dövüştür.

Yalta Konferansı sonrasında, 25 Nisan 1945'de 50 ülkenin temsilcileri, San Francisco Konferansı'nda bir araya gelerek 111 maddeden oluşan Birleşmiş Milletler Antlaşması’na son şeklini verdiler. Antlaşma, 25 Haziran 1945'te oybirliği ile kabul edildi ve ertesi gün imzalandı. 24 Ekim 1945'de Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin yanı sıra imza sahibi öteki devletlerin çoğunluğunun da onaylamasıyla Antlaşma yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler kuruldu. Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi II. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan, ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin’dir.

Birleşmiş Milletler siyasî kontrol mekanizmasının üst merciilerindendir ve yapı olarak Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nden müteşekkildir. Genel Kurul, üye devletlerden oluşmaktadır. Genel Kurul’da silahsızlanma, dünya barışını sağlama ve uluslararası ilişkilerdeki problemlerin barışçıl yöntemlerle çözülmesi gibi meseleler konuşulur; lakin bugüne kadar Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin aleyhine bir karar çıkmamıştır… Neden? Çünkü herhangi bir meselede tüm üye ülkeler aynı görüşü savunsa; yalnızca Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden birisi karşı çıksa bile çözümsüzlük için yeterlidir. Güvenlik Konseyi ise beş daimi üye ve 10 geçici üyeden oluşur. Geçici üyeler 2 sene aralıklarla değişir. Güvenlik Konseyi kendisini dünyanın jandarması olarak görür. Amacı sözde barışı tesis etmek olmasına rağmen, beş daimi üyeden herhangi birisinin çıkarlarına karşı olan bir durumda askerî harekâtlardan da kaçınmazlar.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi kendilerini dünyanın ve diğer devletler ile o devletlerin halklarının koruyucusu gibi bir pozisyona sokmuştur. Bu devletler güvenliği sağlayıcı, diğer devletler ise güvenliği sağlanan konumuna gelmiştir. Bu vesileyle diğer devletlerden daha imtiyazlı olma hakkını kendilerinde görürler. Dünya genelinde istediklerini yaptırırlar ve gerekirse çıkarları için güç kullanımına da gidebilirler. Bu caydırıcı güç unsuru diğer devletlerin bağımsız politikalar üretebilmesinin önünde engeldir. Zaten Birleşmiş Milletler yapı olarak da devletlerin siyasî bağımsızlıklarını tehdit eden bir kurumdur.

Birleşmiş Milletlerin kuruluş amacı olarak anılan dünya barışını tesis etmek ve korumak ile uzaktan yakından alakası olmadığını uzun uzun anlatmayacağız. Lakin bir misali not düşelim ki, silahsızlanma konferansları düzenleyen, savaşın önüne geçme ve istikrarı sağlamak istediğini iddia eden Birleşmiş Milletlerin beş daimi üyesi ve bir de Almanya dünyanın en yüksek silah üretim oranına ve ihracatına sahip olan ülkeler. Bir taraftan ekonomilerinin temelini silah ticareti oluştururken diğer yandan “savaş istemiyoruz, silahsızlanın” falan demek insanları gerizekalı yerine koymaktan öte bir anlama gelmez. Bu mantık hastalıklı Batı zihniyetinin insanı da nasıl bir yaratık olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Ne yazık ki bizim bunlardan bahsediyor olmamız bile bu hastalıklı zihniyetin zaferini gösterir nitelikte. Üniversite sıralarında Birleşmiş Milletlerin deklare ettiği yalanlar silsilesinden başka hiç bir şeyin reel olarak kabul görmediği ve aslında hangi amaçları güttüklerine, hukuksuz uygulamalarına, sömürü mekanizmasının meşrû kolu pozisyonunda olduğuna değinilmemesine gülmek mi lâzım yoksa ağlamak mı bilemiyoruz.

Son zamanlarda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne karşı başta Türkiye olmak üzere “dünya beşten büyüktür” adında bir kampanya çerçevesinde eleştiriler yöneltilmekte ve protestolar yapılmaktadır. Bu her şeyden evvel kötünün iyisi bir durum; lakin mevcut Birleşmiş Milletler yapısının devamına mukabil beş devletin hegemonyasının sona erdirilmeye çalışılması yetersiz bir çabadır. Çünkü BM belli bir zihniyetin ürünüdür ve Güvenlik Konseyi’nde revizyona gidilse dahî bu hastalıklı zihniyet devam edecektir.

 

Bretton Woods İkizleri

Yazımızın bu bölümüne kadar II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzenine dâir elimizde, demokrasi maskeli oligarşi ve monarşiAmerikan liberalizmi fikirleri var. Temeldeki bu fikirleri uygulamaya geçirmek adına kurulan siyasî bir Birleşmiş Milletler yapısı var. İşin iktisadî cephesine geçtiğimizde ise Bretton Woods İkizleri olarak anılan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (WB)ile karşılaşıyoruz. Bu iki kurum modern dönem emperyalist düşüncenin kilometre taşlarını oluşturmakta. 1944’te ABD’de (Bretton Woods’ta) kurulmaları kararlaştırılmış ve 1947’de faaliyete geçmişlerdir.

Temelde kuruluş amaçları II. Dünya Savaşı’ndan harabe şekilde çıkan ve ekonomisi yerle bir olan, ABD’nin amaç birliği bakımından büyük kardeşi Avrupa’nın tekrar toparlanmasıdır. Kardeşlik meselesine Avrupa Birliği’nden bahsederken değineceğiz.

IMF yapı olarak borçlarını ödemekte güçlük çeken devletlere kısa vadeli krediler verir, Dünya Bankası ise uzun vadeli yatırım kredileri verir. Kuruluş aşamasında ABD tarafından finanse edilmişlerdir. Bu kurumların ortaya çıkmasının altında yatan temel sebeplerden birisi de uluslararası piyasalara karşı borçlarını ödemekte güçlük çeken devletlere faizli borçlar vermek ve piyasalardaki durgunluğun önüne geçerek iktisadî kaynaklarının Batı’ya akmasının duraklamasını engellemektir. Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler bu vadeli borçlarla tahakküm altına alınır. Literatüre girişi 16. yüzyıla kadar uzanan küreselleşme olgusunun II. Dünya Savaşı sonrasında “dünyayı küçük bir kasaba haline getirmeesi” ve kültür ihracatının hız kazanmasıyla beraber bu kurumlar müthiş bir öneme sahip olmuştur. Nasıl ki BM devletlerin siyasî bağımsızlıklarının önünde engelse IMF ve DB de devletlere iktisadî prangalar vurmuştur. Bu aşamalardan geçen bir devlet devlet olma niteliğini de kaybeder. Bu açıdan dünyada bir kaç devlet vardır ve geri kalanlar o bir kaç devletin alt şubelerinden başka bir şey değildir.

 

Avrupa Birliği

Avrupa, ABD’nin atası. Gerek inanç, gerekse de gaye olarak ABD’nin yanında olabilecek devletlerden müteşekkil; lakin Avrupa devletleri tarihin her döneminde kendi aralarında çatışmış ve bir türlü istenilen mânâda “Avrupa” olamamıştır. ABD ve Avrupa arasındaki ittifak da “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı” üzerine binâ edilen Batı medeniyeti ve kendilerine alternatif olabilecek tüm aktörlere karşı koyabilmek için oluşturulacak Siyonist-Haçlı birliği için müthiş önemlidir. Bu sebeple ABD birleşik bir Avrupa devleti fikrine sıcak bakmaktadır. bu fikri ilk ortaya atanlardan birisi de dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’dir. Güçlü ABD’nin yanında gaye birliğine sahip olduğu güçlü bir Avrupa Birleşik Devleti’nin mağlup edilemez bir Batı devletinin doğuşuna zemin hazırlayacağı düşünülmüştür. Bu minvalde savaş sonrasında ABD Avrupa’nın kalkınabilmesi ve eski gücüne kavuşabilmesi adına inanılmaz bütçeler ayırmıştır.

Avrupa devletleri mevcut AB kurulana kadar çeşitli merhalelerden geçti. Bu aşamalardan biraz bahsedelim.

Savaş sonrasındaki yıkım milliyetçilik duygularının arka plana atılmasına ve kalkınma için birlik rüzgârları esmesine zemin hazırladı. Bu yolda ilk adım ezeli düşmanlar Almanya (Batı) ve Fransa’nın da aralarında bulunduğu bir grup devletin 1951’de Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu kurması ile atıldı. 1957 yılında Avrupa Ekonomi Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu adında iki oluşuma daha gidildi. 1967’de imzalanan Brüksel Antlaşması ile üç topluluk birleştirilerek Avrupa Topluluğu (AT) adını aldı. Kıta Avrupası’ndaki bu birleşme merkezli adımlara İngiltere 1973’de iştirak etti. İngiliz siyasetinin bir inceliği de burada görüyoruz. Bu yolda ilerlenmesi gerektiğini ilk ortaya atan devletlerden biri olmasına rağmen İngiltere’nin birliğe iştiraki 20 küsur yıl sonra gerçekleşiyor; İngilizler önce birliğin kurulmasına ön ayak oluyor, ardından işbirliğine göre birliğine katılıyor.

Avrupa Parlementosu için ilk seçim 1979’da yapıldı. 1985’te imzalanan Schengen Antlaşması ile serbest dolaşıma geçilirken 1986 Avrupa bayrağı kullanılmaya başlandı. Ekonomik olarak başlayan adımlar yavaş yavaş istenen noktaya geliyor, tek Avrupa Milleti ve Birleşik Avrupa devleti olabilmek adına siyasî ve içtimaî adımlar da atılıyordu.

7 Şubat 1992 Maastricht Anlaşması’nın imzalanmasıyla Avrupa Birliği ismi ilk kez telaffuz edildi. 2002 yılında ortak para birimine geçirilerek ekonomi bütünlük sağlanmaya çalışıldı. Burada dikkat edilmesi gereken İngiltere’nin ortak para biriminin (eurozone) dışında kalmamasıdır.

Hukukî prosedür olarak birleşik devlet yolundaki bütün adımlar atıldıktan sonra iş bir anayasa oluşturmaya gelmiştir. AB Anayasası 13 Ekim 2014’te Brüksel’de yayınlandı ve Roma’da üye devletler tarafından imzalandı. Bu anayasa çalışmasındaki iki madde birliğin mahiyetini bize net bir şekilde gösteriyor. Bunlardan birisi “anayasasının ve yasalarının üye devletlerini anayasalarında ve yasalarından üstün olacağı”, diğeri ise “kilise ile düzenli bir diyalog içinde bulunulacağı” maddesidir. Birincisinden Avrupa Birliği’nin birleşik devlet olduğunu, ikincisi de AB devletinin dininin Hıristiyanlık olduğu gerçeğini gözler önüne sergiliyor.

Bu anayasanın yürürlüğe girmesi 2006 yılına kadar üye devletlerin halk oylamalarıyla kabul etmesi gerekiyordu. Yöneticiler her şeyi düşünmüştür; fakat halklar buna hazır mı? Elbette hayır. Halkların içindeki Milliyetçilik duygusu silinememişti. Fransa ve Hollanda’da yapılan ilk oylamaları olumsuz olunca diğer devletlerde halk oylaması dahi yapılmadı.

Birleşik Avrupa devleti yolunda birçok adım atılmasına rağmen bu fikir ütopya olarak kalmaya devam edecek. Avrupa’da demokrasi rejimi işbirliğini sürdürüyor. Demokrasi iktisadî açıdan sıkıntı olmayan yerlerde sürdürülebilir bir rejim; fakat son yıllarda yaşanan iktisadî buhran Avrupa halklarını radikal sağ düşüncelere itip Avrupa Birliği’ni tamamen dağılma noktasına ve demokrasiyi işlemez vaziyete getirirse şaşırmayın. 

 

Sonuç

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninde kontrol mekanizması olarak Uluslararası ve Uluslarüstü organizasyonlara önem verildi. Küreselleşme ve kültür emperyalizmi ile dünya halkları toplu olarak kontrol edilmeye çalışıldı. Manipülasyona açık demokrasi rejimi dayatılarak, devletlerin iktidarlarının istedikleri zaman el değiştirmesi sağlandı ve böylece egemen güçler dışındaki devletlerde istikrar yakalanamadı. “Efendilerin” istediklerini yerine getirmemeye başlayanlar tasfiye edildi. Bu demokrasi sayesinde, bazen iktisadî, bazen siyasî operasyonlarla yapıldı. Yeri geldi askerî operasyonlar tertipledi. Yüz küsur yıldır ne istedilerse oldu. BM’nin operasyonları ile harabeye çevirirken yerler, IMF’in yeniden imar için destek maskesi altında esir edildi. Türkiye “Avrupa Birliği”ne üye olmak için senelerini heba ederken, demokrasiye esir olurken şuurlara bir alternatif verilmedi. Fakat bugün gelinen noktada BM, IMF, AB ve daha ne varsa hepsi tartışılıyor. Yeni dünya düzeni, eski dünya düzeni oluyor ve paradigma değişirken yeni bir dünya düzenine ihtiyaç hasıl oluyor. Sancağın düştüğü ve tekrar kalkacağı Anadolu bu yeni dünya düzeninin Merkezi olacak. Biz buna ne kadar hazırız? Mesele budur!

Aylık Dergisi, Kasım 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı