Haber Detayı
03 Aralık 2014 - Çarşamba 16:37
 
Muammer Erkul
Söyleşi Haberi
Muammer Erkul

- Öncelikle, okuyucularımızın sizi tanıması açısından kendinizden bahseder misiniz?

- “Köşe yazarı, ressam, gazeteci, dergici” deyince belki de söz boşluğa gidebilir. Fakat, her yazısının içinde minik kalpler bulunan “Stop Köşesi” veya bir yanağı yara bantlı çizgi çocuk “Çekirge Çetin” yahut “Dîvanyolu Dergisi” desek, eminim ki ismim de iyice yerine oturur.

İncirköy’de, yani Beykoz’da doğdum. Demek ki o günden beri de işte “buraya” gelmeye çalışıyormuşum!

“Ne iş yapacağımı çocukluğumdan beri biliyordum” desem belki garip gelir, ama emin olun ki yalan olmaz… Neticede işte buradayım…

Yaşadığınız coğrafya ve müptelası olduğunuz yerlerin, kaleminiz üzerinde tesiri olduğuna inanıyorum. Babam ve annem, benden yüz kilometre kadar batıda, Velimeşe’de doğmuş. İncirköy ise Boğaz’ın en güzel yeridir. Artık üretimi duran Paşabahçe Cam Fabrikası da İncirköy’dedir. Babam el ustası, camcıydı. Belki de edebiyatımızda en fazla “baba” diyen ve “Beykoz” civarından bahseden yazar olduğumu düşünüyorum, bundan da mutluluk duyuyorum.

- Yazma, çizme, okuma tutkunuz nasıl başladı?

- Seri okumalara romanla başlamıştım. Günde 50 kuruş harçlık alıyordum. 3 buçuk lira arttırabildiğimde, Paşabahçe’deki (artık eskide kalan) Yeni Sinema’nın az ilerisindeki kitapçıya koşuyor ve bir roman daha seçiyordum. Tam 54 tane Kemalettin Tuğcu romanımı yan yana dizebildiğimi hatırlıyorum. Ne büyük bir mücadeleydi bu… Ardından 25 tane kadar Jules Verne sahibi oldum, uzaklar, geniş ufuklar... Sonra Yavuz Bahadıroğlu ki o zamanlar çocuk romanları gerçek ismi (Niyazi Birinci) ile basılıyordu.

Çekirge Çetin karakterine kadar uzanan çizgi merakım ise Vehip Sinan karikatürleri ve Tamer ile Topuz karakterini kopya ederek başladı…

- Peki ya şiir?

- Şiir… O zamanlar, bütün abi ve ablaların ellerinde şiirler vardı. Kendi elleriyle yazıp çoğalttıkları bu şiirleri, hem ezberler hem de etkili okumak konusunda birbirleriyle yarışırlardı.

En küçük ablam ise, çocuk muhayyilesi; “Ayağa kalk Sakarya” emrini işiten o koskoca nehrin, yerden kalkıp doğrulduğunu ve sularının havaya saçıldığını filan hayal etmiş… Gözünde canlandırdığı bu manzarayı bana da söylemişti… Yani Sakarya, okulda öğrendiklerimin dışında aklımda kalan ilk şiirdir…

Ben de bir gün, rastgele açtığım televizyonda Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili bir programa denk geldim. Kendimden geçmiş halde, sanki o programı yuttum. Fırtınalı bir deniz kenarında yürüyor, kendi sesi ile şiirler okuyor, sorulara cevap veriyordu. Annesinin, hani o veremli kızın şiirlerine bakarak: “Senin de şair olmanı ne kadar isterdim” deyince, on yaşındaki küçük Necip’in “Ben de şair olacağım” sözünü verdiğini öğrendim...

Onun yazdığı kelimeler, cümleler, mısralar içime doğru uçan oklar gibiydi ve üstelik ekranda gördüğüm o kırış surata yapışıp kalmıştım... Zihnimde günlerce hep o vardı ve ben de iyi bir şair olmak için sürekli alnımı, burnumu, yüzümü buruşturup kırıştırmaya çalışıyordum!..

- Edebiyat dünyasında etkilendiğiniz şahsiyetlerden biri de, demek ki Necip Fazıl?

- Tabii ki… Onun en büyük özelliklerinden biri değil mi zaten, içindeki heyecanı gençliğe zerk edebilmesi? “Çile” kitabını tam üç defa satın aldım ben. Bir delikanlı için harçlığını hem de üç defa aynı kitaba vermek ne demek?.. Bir iki öğün yemek yiyememek, birkaç ihtiyacından vazgeçmek, belki de uzun yolları yaya yürümek demek… Fakat okuduğum şiirler ve simgeler rüyalarıma giriyordu artık.

Neyse konuyu dağıtmayalım, gerekirse başka zaman konuşuruz…

- Memnuniyetle… Hele ki Üstad söz konusu olunca, konuşuruz... Peki, edebiyat ve edebiyattan beslenmiş kişiler, toplumda ne denli etkili olmuştur?

- Edebiyat fertler üzerinde çok etkili olduğu gibi, topluma doğrudan nüfuz etme yoludur. Gayet ciddi bir silahtır aynı zamanda, belki de en etkili silahtır… On binlerce savaşçı barındıran ordular herhangi bir fikir ayrılığı yüzünden karşı karşıya geliyorlardı. Fikri yok etmek için onu savunan insanları yok etmek gerekiyordu…

Peki şimdi? Gene sayısız insanların, üzerinde toplandıkları fikirler var. Fikir ayrılıkları da var. Peki, soruyorum; bu insanları yok etmek mümkün mü, değil mi?

Başka şey düşünen insanları kılıçla kesemezsin ve hatta bombayla uçurmaya da ihtiyaç yok. Fakat edebiyatla, sanatla bunların fikrini değiştirebilirsin. O zaman hem karşında duran kimse olmaz, hem o insanlar da senin safında yer alır…

İşte edebiyatın yaptığı budur, sanatkârın topluma etkisi budur…

Bu etki çok, çok büyüktür aslında, fakat bu derinliği “asıl görmesi gerekenler” tarafından ya hiç görülemez veya pek de umursanmaz.

Her ikisi de, en hafif ifade ile büyük gaflettir…

- Edebî şahsiyetler yetiştirmek konusunda büyük sıkıntılar yaşamaktayız, döneme damgasını vuracak yazar, şair yetiştiremiyoruz. Bunun sebebi nedir?

- Bunu çok çok sebebi var. Bunlardan biri; saygısızlık! Bu, şu demek: Senin fikrine yakın kişi inançlı olduğundan, yani tevazu sahibi olduğundan, sana tepeden bakmadığı, seni horlamadığı, ezmediğinden; sen de güya kendini onunla aynı seviyede göstermeye çalışıyorsun. “Haa, o mu?.. Bizim Muammer yahu, ben onun çocukluğunu bilirim, sümüklünün biriydi!..”  Veya “Ha o mu, fikir adamı olsa ne olmasa ne, arabasının markasına bak!” benzeri hafife almalar, seni yani söyleyeni asla yükseltmediği gibi, senin yazarını yani aslında senin kabullenmen gereken yazarı da senin çocuğun ve senin çevrende bulunanlar gözünde basite indirgiyor.

Soru: Kim kaybediyor?

Tabii ki önce sen, sonra senin yakınların ve ardından da memleket…

Yazık değil mi?

Peki, kim kazanıyor? Cevap: Seni horlayanlar, küçük görenler, senin fikrinden nefret edenler…

Şimdi tekrar soru: Sen kendi evladına, hiçbir kendi yazarını övmemişsen, hiçbir sanatkârını tanıtmamışsan, acaba senin fikrini senden iki kuşak sonraya kim taşıyacak?

Cevap: Hiç!..

Peki bir hiç olmak için mi geldin dünyaya, hiçlik için mi yaşıyorsun bu hayatı?

Karşımızda duran en sert ve acıtıcı gerçeklerden biri, işte budur: Sanatın ve sanatçın yoksa yarınların yok.

Yani, zaten kaybetmiş ordunun askerisin, kardan adam gibi erimiş bir fikrin suyu gibi toprağa karışmakta, çamur olmaktasın! Çamur…

Kırk madde daha sayabilirim.  Ama ilk önce “sen” yapacaksın bu işi. Sen, ilk önce kendin, sanatçına sahip çıktığın zaman senin çocuğun da sahip çıkacak, milletin de, devletin de sahip çıkacaktır.

Sanatın yoksa; yani yazanın, konuşanın, hareket edenin yoksa, yarınların da yok… Sanat ise sanatkârın elinden,  dilinden, gönlünden akıyor bunu anlamak lazım. 

- Şu an hangi kitabı okuyorsunuz?

- Necip Fazıl konusu açılmışken hemen üstüne denk geldi; iki kitap var şu anda elimde…

Biri, Necip Fazıl’ın tiyatro eserlerinden: “Kanlı Sarık…”

Bir tiyatro sahnesi düşünün, geride Kars Kalesi var. Anadolu’nun doğusundaki bu hep aynı noktadan, Alparslan’dan itibaren değişik zaman dilimleri ve gelişen olaylar anlatılıyor. “Tarihin ta kendisi” olduğunu öğrendiğimiz, 90’lık bir “İhtiyar Timsal” ile, frak giymiş 40 yaşlarındaki bir “Tarih Profesörü”nün konuşmalarından ve sahnede gördüklerimizden pek çok şeyler öğreniyoruz.

Bahsettiğim ikinci kitap “Timurlenk ve Üç Boz Atlı”, Ziya Şakir’in yazdığı orta Asya romanı…

Bir de her gün biraz okuduğum kitabım var; İmam-ı Rabbani hazretlerinin vazgeçilmez ve o güzelim,  Müjdeci Mektupları var…

Necip Fazıl’dan bahsettik ya, Allahüteala rahmet eylesin. Elbette bilirsiniz, onun mübarek hocası var, malum… O dik başlı, o yarı deli sanatkârın bütün gururunu, kibrini atıp; “o dergâhın kapısına köpek olmak” rütbesini almak iştiyakı ile derslerine gittiği, bütün gönlüyle ve aşk derecesinde bağlandığı… “O ve Ben” kitabında da uzun uzun ve bir roman gibi anlattığı muhterem hocaları, Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddisesirruh hazretleri var… Eyüp kabristanı içinden çıkan yokuşun üstündeki Kaşgari Dergâhı’nda idi bilirsiniz ve şimdi de Ankara Bağlum kabristanında medfundur. Bir gün, bu mübarek zata: “Abdülkadir-i Geylani hazretleri mi, yoksa İmam-ı Rabbanî hazretleri mi daha üstündür” diye sormuşlar… Büyük âlim haliyle ne söyleyeceğine dikkat kesiliyorlar. Önce Abdülkadir Geylanî hazretlerini anlatmaya başlıyor mübarek. O kadar uzun uzun ve teferruatlı olarak anlatıyor ki, herkes onun büyüklüğünü hücrelerine kadar hissediyor. Fakat en sonunda, duruyor ve şöyle bir iç çekiyor…

“Fakat, diyor… Ben, İmam-ı Rabbanî kuddisesirruh hazretlerine, âşığım…” Böyle diyor.

İşte ben de, Necip Fazıl’ın âşk derecesinde bağlı olduğu hocasının âşık olduğu, o büyükler büyüğünün mektuplarından, anlayamasam da bereketlenmek için okuyorum…

Bir sıra halinde birbirini takip eden bir yol var ve elbette dipsiz deryalara, büyük okullara benzer bu kimseler. İsimlerini anmak bile berekettir…

- Necip Fazıl’ın pek çok özellikleri var, bunlardan örnek verebilir misiniz?

- Yakın zamanda bir söz duymuştum. Şöyle diyordu: “En önemli devrim, özgüven devrimidir.”

Bu söz Necip Fazıl’ı hatırlatıyor bana, kendimi ve bizi takip edenleri de bu söze daha yakın görmek istiyorum.

Çocukken, babamın sürekli söylediği bir söz vardı: “Yapamam yok!”

Bizler de öyle bilirdik ve asla “şunu yapamam, bunu edemem” demek aklımıza bile gelmezdi. Hayatım boyunca ne zaman dibe vurmuşsam, özgüvenimi içimden düşürdüğüm ya da bir yerlerde unuttuğum dönemlere denk gelmiştir. Bu bir tesadüf mü? Elbette değil…

Özgüven, bir devrimdir içimizde çağlayan.

Necip Fazıl’da bu fazlasıyla vardı. Kimseyi beklemiyor, yoluna devam ediyordu. Onun için de onu kimse durduramıyordu. Hangi istikamette hayatını bitireceğine çoktan kararını vermişti o…

İşte bizim de yapmamız gereken, yönümüzü belirlemektir.

Fakat elbette ondan da önce, kılavuzumuzu seçmek...

“Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu!

Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu!”

İlmihal; hal ilmi, demektir… İlmihali okuyup halimizi düzeltelim ve yüzümüzü aydınlatan ışığa doğru yürüyelim, diyor yani. Daha ne desin?..

- Sözün başında Dîvanyolu da dediniz… Yazarlık, çizerlik, gazetecilik geçmişinizden sonra gelen dergicilik hakkında da konuşalım…

- Birdenbire ve ömründe ilk defa kendimi -tabir caizse- kapı önünde bulunca, aslında iki yol çıktı önüme. Ya kendime yeni kapılar aramak veya benden sonra gelecek olanlara yeni bir kapı açmak…

Sordum kendime, dedim ki: “Hiç kimse sana yardım etmese bile, bu işi yapabilir misin?”

İçimdeki ses haykırdı: “Yapamam yok!”

Elbette ikincisini tercih ettim.

Çünkü benim hayal ettiğim ve mutlaka olması lazım geldiğine inandığım dergi modeli henüz yoktu ortalarda. Dîvanyolu’muz sektör dergisi değildir, belli konuda (yani sadece tarih, sadece edebiyat, sadece şiir gibi) yayın yapan bir dergi de değildir. Bir bütün olarak bakıyoruz, “Dergi çıkarmak, insan etmek işidir” parolamıza sarılıyoruz… Eskimeyen bir dergi yapıyoruz. Yani aylar önce de okusanız bu sayfalardan aynı hazzı duyardınız, yıllar sonra okuduğunuzda da yine taptaze kaldığını göreceksiniz.

Üstad ile zaman geçirmiş pek çok kimsenin pek bilinmeyen hatıralarını da bastık dergiye.

Çok zor ama çok da güzel bir mücadelemiz ise şudur: Dîvanyolu’na abone olan okuyucumuzdan başka destekleyenimiz yok. Arkamızda duran bir holding, bir patron, parti, belediye, iş adamı veya gizli bir güç yok… Allah var, inancımız var ve okuyucumuz var… İşte bu yüzden dergimizi (dağıtım ve bayi sıkıntılarını anlatmaya lüzum yok) şimdilik dağıtıma da vermiyoruz. Bizi/dergimizi bulmak isteyenler abone oluyor; “Dîvanyolu Dergisi” deyince internetten bulmak çok kolay…

Dîvanyolu, bir ay bolunca evde sehpanın üzerinde dursun ve ailedeki her yaştan, herkes okuyup zevk alsın… Yenisi geldiğinde rafa kaldırılsın fakat her ihtiyaç hissedildiğinde tekrar alınıp istifade edilsin, diye çıkıyor. Hep güncel ama ansiklopedi gibi de kalıcı yani, üzerinde “Temmuz, Ağustos” filan yazmıyor, “5’inci istasyon, 10’uncu istasyon” yazıyor.

Her ay yüz sayfa çıktık şimdiye kadar. En güzeli; gençlerin sahiplendiği, otoritelerin de kabullendiği bir dergi oldu, çok şükür.

- Dergi sizin için nedir, ve niye dergi?

- Derdimiz dergimiz değildir fakat derdimiz dergimizdir!..

Kendime sadece kazandıracak iş arasam, gider başka bir şey yapardım. Fakat bu derginin çıkması lazımdı. Dergi çıkarmak pek de kurnaz adam işi değildir biliyorsunuz veya kâr umanların beklentisini karşılamaz, malumunuz…

Hani o timsahlı suya atlayacak bir deli daha aranıyordu belki de… Şartlar mı itti yoksa ben mi atladım bilmiyorum ama bir gün kendimi suda buldum.

Özet olarak şunu söyleyebilirim:

Dergi, geçilecek bir köprüdür, Dîvanyolu ise bir yolculuktur, bunu iyi anlamak lazım.

İşte bunun için hep diyorum ya: Dergi çıkarmak insan inşa etmek işidir!

Çünkü sen “insanı” inşa edersen, o da gider ve “geleceği” inşa eder.

Gelecek ise hepimizindir.

- Dergi konusunda Üstadın mücadelesi de meşhur… Peki onun fikirleri, düşünceleri toplumda yeterince anlaşılmış mıdır?

- Onun en büyük derdi zaten anlaşılamamak değil mi? Anlaşılabilseydi ve hatta daha da ileri giderek söylersek; kendi kendini anlayabilseydi, yakıtı tükenmiş bir feza roketi gibi boşluğa, sessizliğe doğru savrulur gider ve inanın biterdi. İyi ki anlaşılmadı ve o yüzden de iyi ki, hala “kendine doğru çağıran bir çığlık olarak” toplumun içinde, aramızda yaşıyor! 

- Bir de toplum Üstadı sadece edebiyat yönüyle, şair vesaire olarak tanıyor. Yani üstadın bu şekilde tanınması ona karşı haksızlık olmaz mı?

- O, büyük şair/edebiyat adamı ama ondan önce bir mücadeleciydi. Kendini, o anlamaya çalıştığı yere sürüklemeye uğraşırken, toplumu da kendi bulunduğu yere doğru çekmeye didiniyordu… Bu arada zamanının şartlarıyla ve aynı zamanda dağlar gibi üzerine devrilen baskılarla boğuşuyordu.

Fakat şu nokta da çok önemli ki; kılıç ipekle bilenmez!

Bıçağı keskin kılan, biley taşıdır!..

O günün şartları öyle olmasaydı acaba Necip Fazıl aynı keskinlikte kalabilir miydi?

- Gençlere üstadı nasıl anlatmalıyız ya da nasıl anlaşılması gerekiyor?

- Nasıl anlatmak lazım bilemem ama ben, onun şöyle anlaşılmasını isterim:

Bir “alaca” vakit var, yani neyin ne için yapıldığının pek de iyi anlaşılamadığı bir zaman…

Ülkemizden, sanata yatkın çok sayıda genç insan alınıyor ve Avrupa’ya gönderiliyor. Orada neler olduğuna da fazla girmek istemiyorum. Nihayet hepsi dönüyor. Fakat soruyorum şimdi; diğerleri kim? Şu, bu, o, isimlerini bile hatırlayan yok! Fakat biri hâriç. Kimdir o? Necip Fazıl…

“Bir Adam Yaratmak” oyununu ben yedi defa sahnede izledim, bunu oyuncularına söylediğim zaman onlar da şaşırmışlardı. Neydi beni o kadar çeken? O, bir cevap arıyordu eserinde ve ben o eserin aslında kendi hayatı olduğunu görüyor ve merak ettiği cevabı nasıl aradığını, izliyordum.

Ve sonunda neyi bulduğunu biliyordum.

Bir gün vapurda, arkadaşı ona “birinden” bahsediyor. Heyecan içinde ona “o kimse”yi anlatıyor… Merak ediyor ve buluşup gidiyorlar…

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

İşte tam burada durmak lazım biraz!

“ ...Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın, / Benliğim bir kazan ve aklım bir kepçe. / Deliler köyünden bir menzil aşkın, / Her fikir beynimde bir çift kelepçe...” Diyen o kibirli, o yarı deli ve “Allah’ım beni kendimden kurtar” yakarışındaki adam, bir eşiğe geliyor ve çakılıyor.

Hah… İşte o eşik; yani ehlisünnet itikadının kaptanı ve kutlu geminin ipini tutan o eli bir kere öpebilmek için “aklımı attım ve teslim oldum” diyor…

Laf uzar, kesmek gerektir, vesselam…

Şöyle bitireyim sözümü:

Sadaklar dolusu okları hedefe fırlatırlar. Her biri, boşlukta bakınır ve kendi hedeflerini ararlar.

Bazısını da, sanki bir el tutar; ilk önce hedefe saplar ve sonra “şimdi istediğin kadar uç” der!

İşte onu “o kapıya” götürenler ardını döner gider, unutulurlar…

Saplanmış olduğu “hedefini” arayan ok ise sahibini bulur ve biz, tam da bunun için hala onu konuşmaktayız!

İşte o eşik, bir deli hayatın kırılma noktasıdır…

Ve, kaderin cilvesi. 

Aylık Dergisi, Kasım 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı