Haber Detayı
03 Nisan 2021 - Cumartesi 21:34
 
Murat Dağıtmaç: Gençlerden, Dijital Dünyaya Hükmedecek Şahsiyetler Çıkarmak Lazım!
Gençlerden dijital dünyada lider şahsiyetler çıkarmak lâzım. İş büyüklere düşüyor burada. Sorumluları biziz... Yasaklamak yerine, hükmetmeyi denememiz lâzım. Süreci pozitife çevirmemiz gerekiyor.
Söyleşi Haberi
Murat Dağıtmaç: Gençlerden, Dijital Dünyaya Hükmedecek Şahsiyetler Çıkarmak Lazım!

Pandemi sürecinde işlerin daha da kötüye gitmesi ve insanların eve kapanmasıyla eskiye nazaran çok daha fazla sosyal medyanın kullanıldığını gördük. Tabir yerindeyse, insanlar hakiki hayattan kopup sanal dünyaya yöneldi. Sanal dünya tiryakiliği iyice yayıldı. Bunun insan üzerindeki tesiri nasıl olacak ve insan bundan nasıl kurtulacak?

 

Bu zaten belli bir şeydi. Katıldığım program ve seminerlerde bundan bahsetmiştim. Bunlar plânlanan şeylerdi. İnsanlar, "bize çip takacaklar" falan da diyordu, biliyorsunuz. Bir kere şunu söyleyeyim: Kimse kimseye zorla bir şey takmayacak, herkes bunu anlamalı. Cep telefonlarımız, bizi kaydediyor, ses kaydımızı ve görüntümüzü alıyor. Yirmi yıl geriye gidelim, böyle bir cihazı "Size satayım mı?" desem, almazdınız. Şu ân geldiğimiz noktada, sıralar oluşturuluyor. "Daha güzeli" ve "daha ucuzu" için fırsat kolluyor insanlar. Tiryakilik dediniz, evet öyle. Bu plânlanmış bir şey ve süreç devam ediyor. Biz burada sadece "dijital köle" olarak görülüyoruz. Onlar söylüyor, biz de peşlerinden gidiyoruz; hem de isteyerek! Sürece hazırlıklı değildik... Eğitim bahsinden bir misal vereyim: Uzaktan eğitimde talebelere ulaşma yüzdesi otuz beş civarında... Türkiye genelinden bahsediyorum. Çok düşük bir oran... "Eğitimde eşitsizlik!" diyorduk. Bu süreçle beraber eğitim diye bir şey neredeyse kalmadı. Yüzde otuz beşe, yüzde altmış beş... Hâliyle bunun sıkıntısını çok çekeceğiz. Süreci anlatırken, "kurtulmak" kelimesini pek kullanmak istemiyorum. Çünkü; istesek de, istemesek de biz bu dünyaya gireceğiz. Şu an teknoloji bağlılığı aile müessesesinin en büyük sorunu. Çocuklar oyun bağımlısı, bebeklerin ellerine kadar düştü telefon. Ebeveynler bunun içinde. Çocuklar, ailelerin izniyle artık devlet kanalıyla daha bağımlı hâle getiriliyor. Pandemiden evvel bir-iki saat bilgisayar başında olan çocuklar artık beş-altı saat kadar duruyor. Artık geri dönülmez bir yola girdik. Diş macununu sıkarsınız, bir daha içeri girmez ya hani... O misal! Geçmiş olsun. Peki süreci nasıl tersine çevireceğiz? Asıl mesele bu, buna kafayı yormak lâzım. Salgın sürecinde bir seneyi geride bıraktık. Haziran'a kadar da devam edecek gibi gözüküyor bu şekilde. 1,5 sene olacak yâni. Üç bölümlük süreçte, teknoloji bağımlısı olan gençleri nasıl tiryakilikten çıkartıp dijital lider olma yolunda emek sarf edeceğiz; bunu düşünmemiz lâzım. İstediğiniz kadar yasaklayıp, kısıtlayın dijitalden kaçış yok. Hatırlarsanız, Türkiye'de bir ara Twitter ve Youtube yasaklanmıştı. Ne oldu? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da bu yönde açıklamalar yapmıştı. Bu yanlıştır. "Yasak" daha da çekici oluyor. Şimdi size, "Benim internet sitemi birisi hackleyip, siteye değişik şeyler koymuş, rica ederim girip bakmayın." desem, muhtemelen meraktan siteme girip şöyle bir bakarsınız... "Yapma", "bakma" dedim ya... Yasaklamak değil de, gençlerden dijital dünyada lider şahsiyetler çıkarmak lâzım. İş büyüklere düşüyor burada. Sorumluları biziz... Yasaklamak yerine, hükmetmeyi denememiz lâzım. Süreci pozitife çevirmemiz gerekiyor.

 

"Nesiller Arasındaki Fark Arttı, Gençlerin Kriterleri Değişti”

 

Peki bunu nasıl yapabiliriz?

 

Bir kere, ferdî anlamda bu mesele üzerinde çalışanlar var, bunlardan biri de benim. Bunun üzerine eğitim veriyorum. Üniversitemde bunun üzerine yeni ders bölümleri açtım. Video içeriği hazırlama dersi koydum. Eğitim fakültesinde muhtemelen ilktir. Öğretmenlerin, kendi kendine ders içeriğini videoya çekip, dijital platformlara atma yetkinliğine sahip olmalı. Onun haricinde Zeytinburnu Belediyesi'nde dijital içerik atölyesi eğitimleri veriyorum; fakat bu bireysel anlamda yetersiz. Burada, STK'ların, devlet kurumlarının, ebeveynlerin, eğitimcilerin yönelmesi lâzım. Eğitimle olacak şeyler bunlar. Ticarî sektörler, girsin mi, girsin elbette... Parasına bakar, yoluna devam ederler. Bizim önceliğimizin para olmaması gerek. Eğitim üç sac ayaklıdır. Çocuk, ebeveyn ve eğitimci... Bu üçlü, aynı dili konuşmaya başladığı zaman verim artar. Halihazırda aynı dili konuşmuyoruz! Öğretmenler ile veliler aynı dili konuşuyor; çünkü aynı çağın insanları. Tabir yerindeyse, "dijital göçmenler"iz... Otuz yaş üstü için böyle. Sonradan internet dünyasına girdik. İlköğretim, lise ve üniversiteliler bize göre "dijital yerli"ler. Farklı şeylere inanıp, güveniyorlar. Rol modelleri çok farklı. Bizle alâkaları hiç yok, emin olabilirsiniz. Gittiğim bazı seminerlerde hocalar bu mevzuya "he he!" yapıyor. Sonra birkaç soru soruyorum, gençlerin hepsi biliyor; öğretmenlerin hiçbirisi bilmiyor.

 

Hâlihazırda altmış ve yetmiş yaşındaki iki kişi arasında pek farklılık yokken, onbeş ile yirmi yaşındaki iki genç arasında müthiş bir fark var.

 

Kuşak çatışması yirmi yıl civarında oluyordu; şu an ağabey ile kardeş arasında bile çatışma söz konusu. Üç-beş senede bir "kuşak değişiyor." Buna da teknolojide "Moore Yasası" diyorlar. Önceden teknoloji bir-iki-üç diye gidiyordu diyelim; şimdi bir-on altı-otuz iki-altmış dört diye artıyor... Çarparak gidiyor yâni. Bilgisayarlara disket takardık, hatırlıyor musunuz?

 

Evet. CD'den evveli...

 

Siyah, 1.4 MB idi. Birkaç sene kullandım bunu. CD çıktı sonra. 1,4 MB'dan 600 MB'ye çıktı. "Yok daha neler, şuna bak!" demiştim. Neredeyse 500 kat daha fazla... 500 tane disketi üst üste koyuyorsun, bir tane CD yapıyor. "Teknolojinin zirvesi" diye düşünmüştüm. En son CD'yi ne zaman kullandınız?

 

2005 filan olabilir…

 

İnanın, ben de hatırlamıyorum. Önümüzdeki beş senede, geçmiş yirmi-otuz senenin teknolojisini katlayarak gideceğiz. Çok gelişiyor!.. Otuz yaş üstü bazıları, "kafam almıyor çok çabuk ilerliyor bu" diyor ya hâni... Uçurum daha da genişleyecek. Bu sebeple, iş ebeveyn ve STK'lara düşüyor. Dijital medya okur-yazarlığını tüm platformlara aktarmak lâzım; bugün "Club House" isimli bir konuşma vardı. Beni de davet ettiler, gittim ve katıldım. Avukatlar da vardı... İş geniş sahada incelenmeli. Dijital haklarımızı savunmak için avukatların yüzde kaçı bu mecraya hâkim? Psikologlara bakalım... Psikologlara danışan kitlenin çoğu genç; oyun ve sosyal medya bağımlısı. Teknolojinin esirleri diyebiliriz! Twitch diye bir platform var. Bu platformda oyun oynayıp, oyunlarını izleyenlere canlı yayında göstererek para kazanıyorlar. Farz edelim ki, ben bir teknoloji bağımlısıyım. Bir psikoloğa gittim. Adam derdimi sordu... Cevap veriyorum: "Twitch'ten para kazanıyorum." Psikolog bana "O ne ki?" dedi. Anlatabiliyor muyum? Çocuk Twitch'te yayın yapıyor, daha iyi oynasın diye seyreden insanlar da bağışta bulunuyor. Bunu "dijital göçmen" diye tarif ettiğim bazı insanlara anlattım, "Nasıl, ne alâkası var, bunu niçin yapayım ki?" diyor. "Çocuk oyun oynuyor, niye bağış yapayım ki?" diyorlar. E şu anki nesil yapıyor. Ciddi de para kazanıyorlar. Bu platformu bilmeyen bir psikolog nasıl çözüm bulabilir?

 

Bir de, "Deep Web" var. Daha da alt katmanı ise "Dark Web". Ciddi suçlar işleniyor buralarda. Ben buraya girdim diyelim, devlet beni korumak zorunda mı? Evet zorunda. Avukat da benim hakkımı savunmak zorunda mı? Zorunda... Deep Web'i bilmiyor ki, neye göre savunacak, nasıl savunacak? Büyükler olarak bu mecraları bilmeli, kuralları oturtmalıyız. Çocuktum, annem bana derdi ki, "Tanımadığın kişilerle konuşma, arabasına binme, şunu yapma, bunu yapma!" Sokağı, başıma neler gelebileceğini biliyordu, tahminler yapıp önlemler alabiliyordu. Soruyorum; şimdiki ebeveynler çocuklarını dijital sıkıntılardan nasıl sakınabilir? Bilmiyorlar ki, ne diyecekler? Tüm meslek grupları, dijitali öğrenmek zorunda. Geçen katıldığım bir TV programında da birisi, "Bu iş bizden geçti artık ya!" dedi. Bakın, orada oturuyor bu adam, insanlar onun ağzından çıkacak kelimelere bakıyor. O da, "Bu iş bizden geçti!" diyor. Senden geçtiğini düşünüyorsan, orada oturmayacaksın o zaman. Bilen birisi gelecek, o anlatacak. Dijitale yabancı, "göçmenler" olarak bu mecranın dilini bilmemiz lâzım. 2018'deki Cumhurbaşkanlığı Seçimi vardı ya. Öncesinde Youtube'da yayın yapan bir kanalda 10-11 yaşındaki çocuklara, "Cumhurbaşkanı kim olmalı?" diye soruyorlardı bunlar. Çocuk da, "Enes Batur'un olması lâzım." diyor. "Niye Enes Batur'un ülkeyi yönetmesini istiyorsun?" diyorlar yine çocuğa; "Youtube'da sekiz milyon abonesi var, ondan!" diyor. Çocuktaki kritere bakar mısınız? Youtube'da sekiz milyon abonesi olması Cumhurbaşkanı olması için yeterli bir kriter.

 

"Dijital Dünyanın Kurallarını Yazmalıyız!"

 

Takipçi sayısı yani...

 

Seminerlere gidiyorum çocuklar, "Hocam Instagram'da kaç takipçiniz var?" diyor. "On bir bin küsur." diyorum. Bazısı da şöyle söylüyor: "Oo iyiymiş, benim on beş bin var!" Hakikaten fazla takipçiyi bir başarı, kriter olarak görüyorlar. Şimdi o sokak röportajındaki "Ülkeyi Enes Batur yönetsin." diyen çocuk on dört yaşına geldi. Enes Batur'un on beş milyon abonesi var. Çocuk dört sene sonra oy kullanacak, Enes Batur'un da yirmi milyon abonesi olacak... Enes Batur parti kursun, iktidar olamazsa bile ana muhalefet partisi olur. Gençlerin seyrettiği Barış Özcan var bir de. Barış Özcan’a yapılan yorumlara bir bakın... "Keşke Millî Eğitim Bakanı sen olsan", “Parti kur oy verelim” diyorlar. Beş milyondan fazla takipçisi var; bu ciddi bir kitle. Meclisteki partiler beş milyonun üzerinde oy alınca grup kuruyor. Adamın tek başına takipçisi beş milyon. Dijital dünya, gerçek dünyayı etkiliyor, bu bir gerçek! Bizim arayı kapatmamız lâzım. Çok ümidim yok, bunu açıkça söyleyeyim. Birçok STK ve dernek ile görüştüm. "Evet hocam, tamam hocam, önemli, katılıyoruz!" diyorlar. E hadi gel, şu işin içine girelim. "Girmek gerek." diyorlar, ilerisi gelmiyor! Dijital dünyanın kuralları daha tam yazılmadı, bu konuda artık konuşmayı bırakıp adım atmak gerekir.  

 

"Eğitimde Öğrenci Değil, Hırsız Yetiştiriyoruz!"

 

Topluma aşılanan bir ideal olmadığı için idealist tavır sergileyecek insan da yetişmiyor. Olanlar da sistemin içine girince pörsüyor.

 

Eğer biz yapmazsak bu işi yapacak birileri çıkar. " Eğitim olarak öğrenci değil, hırsız yetiştiriyoruz!" diyebiliriz. Niye hırsız yetiştiriyoruz? İlköğretim dörtten itibaren öğrencilere "performans ödevi" veriyoruz değil mi?

 

Öğrenciye, "Necip Fazıl'ın hayatını araştır, gel! Sana on beş gün süre, on sayfalık metin istiyorum." deniliyor. Çocuk on dördüncü günün akşamı, Google'a giriyor. "Necip Fazıl'ın hayatı" diye arattırıyor. Kopyala-yapıştır yapıyor önüne ne çıkarsa... Bunun adı internet ödevi. İnternet kafeye gidip, beş dakikada ödevi yapıp geliyorlar. E bunları başkaları hazırlamış, sen kopyala-yapıştır yaparak hırsızlık yapıyorsun.

 

Aldığı metni belki okumuyor bile...

 

Tabiî ki canım, ne okuması... Sayfa dolduruyor işte. Bunu ilkokul dörtteki çocuk bilmez. Öğretmen metni alsa, Google'da üç kelimeyi aratsa zaten nereden alındığı çıkacak. "Evladım, bak bunu buradan almışsın, araştırma ödevi bu demek değil." dese, sorun hâllolacak. Göz yumulduğu için ezberci-kopyacı bir nesil yetiştiriyoruz, maalesef. Lafa geldiği zaman "Elhamdülillah Müslüman'ız." Yapma bunu işte. "İmitasyon" diye bir şey var ya... "Kopya-çakma" mânâsında. Çin'den sonra en fazla bizde var bu! Kul hakkıdır... Nerede burada Müslümanlık? Niye böyle yapıyoruz? E çocuklar internetten kopyala-yapıştır yaparsa, "Ben yaptım! Hakkımdır!" zannederse, olacağı bu. Çocuk yaptığı şeyin hırsızlık olduğunu bilmiyor ki, aile uyarmamış , öğretmeni de uyarmamış. Yâni, dijital içerikli şeylerin böyle alınıp kullanılamayacağını söylemek bile bir gelişmedir bence. Seviyeyi artık buralara kadar düşürdüm! "Nereden başlayalım hocam?" diyor çocuklar, "hırslızlığı bırakın!" diyorum. Buradan başlanır, kendiniz düşünün. İçerik üretin. Yapmaya başlayınca içerideki sıkıntıyı görüp, başlayacaksınız konuşmaya... Çünkü artık meydana çıkmışsınızdır. Yine iş ebeveynlere geliyor, mecrayı tanısalar, rol modellik etseler; çocuklar nerede-nasıl hatalar yaptığını anlar. Dijital mecralarda olmadığımız için, çocukların "öğretmenleri" Youtuberlar... Bu mecralarda din-iman da olmayınca, çocukların dini imanı da Youtuberlar ve türevleri oluyor. Gençlerde deizmin arttığından bahsediliyor.

 

Lise bir, yâni dokuzuncu sınıfa giden bir çocuk, bana "Hocam ben Deep Web'e de, Dark Web'e de girdim. Biliyorum, korktum çıktım." dedi. Öğretmenler bundan bihaber. Millî Eğitim Bakanlığı öğretmenlerle, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı velilerle çalışmalar yapsın. Diyanet'teki hocalar da dijital mecraya dair dersler alsın. Bu üç yapı bizim toplumumuzda eğitimci konumundadır. Önce anne baba, sonra okuldaki öğretmen ve ardından da camideki imam gelir. Bizim kültürümüzü oluşturan üç ana yapı budur. Bu üç ayağın da dijital dünyayla hiçbir alâkası yok! Eski kafayla hareket ediyoruz. Bununla birlikte iletişim dilini de değiştirmemiz lâzım. "Popüler Youtuberlar gibi mi olalım?" diyenler oluyor bunu söyleyince. Onlar gibi olunacaksa, hiç olmasınlar daha iyi. İletişim dilini değiştirmek demek, kökten-özden ayrılmak değildir. Kanalları değiştirerek, bu mecralarda varolmamız lâzım. Öğretmen, hekim, avukat olmak rol modellik barındıran mesleklerdi. Gidin babama, o da aynı şeyi söylerdi. Şimdi ortaokuldaki çocuklar ne olmak istiyor? Youtuber olmak... Kaç asırlık mesleklerin süksesi üç-beş senede sarsıldı. Gençlerin önünde vaziyet alamazsak, sıkıntılar daha da büyüyecek, anlam veremediğimiz yöne evrilecek. Önlerinde olamazsak, karşılarına çıkacak tehlikeleri bertaraf edemeyeceğiz.

 

"Dijital Haçlı Seferleri!"

 

"Dijital Haçlı Seferleri" diye bir kitabınız da var. Bu "seferleri" biraz açar mısınız?

 

Haçlı Seferleri mâlumdur. Krallıklar, kilise ile bir olur; seferler düzenlerdi. İslâm beldelerine taarruz yapıp, sınırları ele geçirmeye çalışıyorlardı. Ülkelerin zenginliklerini, dinini ve kültürünü değiştirmeye çabalıyorlardı. Şu anda diyorlar ki, "Sınırlar sizin olsun. Bayrağın da dalgalansın." Şimdi dijital vasıtayla kültürümüzü, çocuklarımızın dinî anlayışı değiştiriliyor mu? Evet... Paramızı da alıyorlar... E o zaman bunun adı Dijital Haçlı Seferleri değilse nedir? Eskiden Haçlı Seferleri başarısız olduğunda, sefer yapanların ülkesinde bir iç kaos yaşanıyordu. Ekonomik sıkıntılar meydana geliyor, krallar tahttan indiriyordu. Şimdi böyle bir dertleri de yok adamların. Para dahi harcamıyorlar, oturuyorlar "latte"lerini içip seyrediyorlar! Sadece strateji değiştirdiler. Bu yeni bir şey de değil, Kut'ül Amare zaferi vardı hatırlayalım. Üç-dört sene evvel Cumhurbaşkanı Erdoğan ifade etmişti. 1950'lere kadar bu Kut Bayramı olarak kutlanılıyordu. Türkiye NATO'ya girdi, Adnan Menderes döneminde bu bayram kaldırılmıştır. Kut'ül Amare, zamanının en güçlü dünya ülkesi İngiltere'ye karşı "Hasta Adam" dedikleri Osmanlı'nın zaferiyle neticelenmiştir. Batı diyor ki, "Bunların en zayıf dönemiydi, böyle de kazanamıyorsak yok artık!" Adamlar da strateji değiştiriyor. Medya ve filmler vasıtasıyla da misyonlarını icra ettiler. İçimize ajan yerleştirmelerine de gerek yok artık.

 

Gönüllü kölelik ve ajanlıktan söz ediyorsunuz değil mi?

 

Şu ânda evet. WhatsApp ile Facebook çökse, CIA çöker, bu kadar net söylüyorum. CIA, Türkiye’de istihbarat faaliyeti için kaç adam göndermesi gerekir; şu an bunu maliyetsiz ve adam göndermeden yapıyor. Facebook vasıtasıyla bunu da yapıyorlar, operasyonu da... Bakın bununla alakalı “Social Dilemma (Sosyal İkilem)” isimli bir belgesel var Netflix’te. Ben naçizane tavsiye ederim. Facebook’un eski yöneticisi orada “Arakan'da Müslümanları katlettiler. Budistler yaptı bunu. Onun sebebi biziz.” diyor. “Facebook yaptı bunu.” diyor.

 

Geçtiğimiz günlerde Whatsapp’ın bilgi paylaşımı ve verilerin kullanımıyla alakalı yapmış olduğu sözleşme çok tartışıldı, birçok kişi farklı platformlara geçti.  Whatsapp böyle bir sözleşmeyi yapmadan önce de verileri kullanmıyor muydu? Ondan nasıl emin olabiliyoruz?

 

Kullanıyordu. Bize söylediğinin fazlasını bile kullanıyor. Sadece Facebook’a değil, etrafına da satıyor; fakat gayri resmi olarak yapıyordu ve Amerika'da Trump'ın seçildiği seçimlerinden dolayı ciddi şekilde cezayla karşılaştı. Şu anda dünyadaki herkes 5-10 sene sonra veya 4-5 sene sonra dijital hukuk geliştiği zaman birçok insan, düşünsenize Türkiye'de bunu kullanan 15-20 milyon kişi varsa, dünyada kullanan 2 milyar kişi varsa, 2 milyonu bırakın 100 milyonu bunu dava etse, yapacağı o dava sonucunda alacağı tazminatlarla Facebook şirketi batar. Karşısına çıkabilecek davaların önüne engel koymak için -ya ben sözleşmeyi koydum onlar imzaladı, ben ondan sonra kullandım bunu diyebilmesi için- böyle bir sistem ürettiler, yani kendisini garantiye almak için bunu yaptı. Çünkü kanunlar artık değişiyor, gelişiyor ve bununla alakalı alt yapılar genişlemeye başladı ki; Iphone ondan sonra “İzin vermeden kimseye bilgilerini vermeyeceğim, ona engel koyacağım.” dedi. Facebook, “Bunu yaparsan biz sıkıntıya gireriz.” dedi. Yani hepsinin derdi dünya lideri olmak. Yoksa Iphone’un derdi bizi savunmak değil yani. Ben daha da büyük tehlikeyi size söyleyeyim. Şu anda Elon Musk, dünyanın etrafını uydularla çeviriyor. Uydular döşeyerek internet satacak. Sahra çöllerine gittiğiniz zaman da internet olacak. Yağmur ormanlara gittiğiniz zaman da aynı internetten faydalanabileceksiniz. Diyarbakır'ın bir köyüne gittiğiniz zaman da aynı internet. Yani devletlerden bağımsız internet satmaya başlayacak. Bu sefer o internetten nereye bağlanırsa bağlansın, tüm bilgiler Elon Musk’ta toplanacak. Burası daha büyük sıkıntı açıkçası. Rahatlıkla “Türkiye’deki interneti kapattım!” diyebilecekler. Bugün bunu hemen yapamaz; ama 5-10 sene sonra daha ucuz, daha yüksek hızlı internet olduğunda insanlar Türk Telekom yerine oraya geçecektir.

 

Teknolojinin ilerleme hızından bahsettiniz. Çok hızlı bir şekilde ilerlediğinden bahsettiniz. Burada icat mı görüyoruz, yoksa daha ziyade inovasyon mu?

 

Değişkenlik gösteriyor. İnsanın ihtiyacı değişiyor, değiştikçe teknoloji değişiyor, teknoloji değiştikçe insanların ihtiyacı değişiyor. Burada şunu örnek vereyim: Facebook çıktı, daha sonra Twitter, Instagram, TikTok vs. Bir tanesi yetmiyor muydu? Yetmiyor; hepsi değişen ihtiyacınızı karşılıyor. Facebook’a giren insanlar “arkadaşlarım ne yapıyor” diye giriyor. Twitter'a girenler, siyasetçiler, sanatçılar “ülke gündeminde ne var” diye giriyor. Instagram’a girenler biraz daha görsele yönelik giriyor. Hepsinin derdi farklı. O yüzden bu hem icat olacak hem inovasyon olacak. Bugüne kadar tarih tekerrürden ibaret ediyordu ama şu anda tarih tekerrürden ibaret olmayacak. Yeni şeyler söylenecek ve bu yeni şeylere öncülük edenler gençler olacak. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar gençlerin etkili olduğu bir süreç yok. Toplu hareket edip insanları yönlendirecek, ülkelere yön verecek bir gençliğin olduğu bir dönem daha önce hiç olmadı. Şu anda gençler tutup liseliler, işte 3 sene sonra oy kullanacağınız diye hükümeti tehdit edebiliyorlar. Bunu niye diyorlar, onu ise bilmiyorlar. Gençlerde narsisistlik vardır. Kendi benlikleri ön plan çıktı ve kendisinden farklı insanları pek düşünmüyorlar. Bu biraz yaşantıyla alakalıdır. Artısını eksisini çok fazla düşünemez; çünkü onlar dijital platformlardan besleniyor ve beslendiği kaynaklar da kendi gibi genç arkadaşları, bizler değiliz. Tekrar söylüyorum, biz rol modelliği kaybettiğimiz için de bu çocuklar ya çok kötü ya da çok iyi yere gidecek. Ama şu anda kötüye doğru gidiyoruz gibime geliyor.

 

“Dijital Faşizm”

 

Teknoloji gelişiyor, bu hız dolayısıyla bunun ahlâkı oluşmuyor, dolayısıyla hukuka da dönüşmüyor. En son Amerikan seçimleri özelinde gördük bunu. Bu sefer sosyal medya şirketleri kendisini yargı yerine koymaya başladı ve hiçbir karar olmaksızın, Trump'ın söylemiş olduklarını “yalan” diye damgalamaya başladı. Zaten akabinde engellediler. Aynı şeyleri Türkiye'de de gördük.

 

Trump'ın hesapları engellendiği zaman bir televizyon programına çağırdılar. Dedim ki bakın benim Trump’ın engellenmesi çok umurumda değil; ama 2-3 sene sonra Türkiye'de seçimler var. Düşünün Tayyip Erdoğan’ın veya başka bir liderin hesabını kapattılar.

 

Bu meseleyi aynı şekilde dergimizde işledik.

 

“Bu durumda ne yapacaksınız?” dedim. Seçimlere kalmadan Devlet Bahçeli'nin ve Süleyman Soylu'nun paylaşımlarını engellediler. Ortada dijital bir faşizm var. Bırakın hukuk tanımazlığı, kendisini karar verici hükmünde görüp, o kararı verip ve ona göre de uygulayabiliyorlar. Diğer dijital şirketler de buna destek oluyor. Demek oluyor ki aslında bu büyük dijital şirketler tek bir yerden yönetiliyor. Trump’ı sadece Twitter'dan atmadılar, Facebook’tan da attılar, Instagram’dan da attılar. Ondan sonra Trump başka bir platform buldu kendisine. Bütün Amerikalı Trump taraftarları oraya geçmeye başladı. Bu sefer Amazon devreye girdi ve dedi ki “serverlarını kapattım.” Sonra appstore devreye girdi, “uygulamalardan seni kaldırıyorum” dedi ve sistem çöktü. Ve Trump’ı konuşamaz hale getirdiler. Ondan sonra Süleyman Soylu’yu engellediler. Tayyip Erdoğan ile alakalı bir meselede 2 buçuk milyon twit atıldı. O 2 buçuk milyon tweeti 500 bin kişi attı diyelim, herkes 4-5 tane twit atıyor. Aynı hastaglerle listelediler. Seçim döneminde Tayyip Erdoğan artı milletvekilleri artı 500 bin kişinin çat diye hesabını kapattılar. Ne yapacaksın?

 

Peki ne yapacağız? Burada milli ve yerli yazılımlar var. O kadar büyük organizasyon yapmak zor. Bu 500 bin kişi göstereceği performansın yarısını Türk mobil uygulamalarında gösterse, insanlar bu gibi platformlara yönlendirilse… “Kötü mal sahibi insanı ev sahibi yapar.” derler. Bakın bu savaş teknolojilerinde gerçekleşti. İHA’ları İsrail’den alıyorduk, vermediler, Allah razı olsun Selçuk Bayraktar’dan, Türkiye’de üretildi bu İHA’ları. Peki, bunu dijital dünya için niye düşünmüyoruz? Bir de en çok gelen soru şu: Hocam Whatsapp mı kullanalım, Telegram mı? Ya biri Amerika’nın biri Rusya’nın. Bu sorular yerine kendi yazılımlarımızı yapmaya yönelik sorular sormamız gerek. Bip var ama eksikleri var. Hemen eksiklerini tamamlamalı bu aşamada. Taklitçi zihniyetimizden kurtularak düzenleme yapmamız gerekiyor. Çünkü Bip de biraz Whatsapp’tan biraz Telegram’dan ortaya çıkarılmış bir uygulama. Bu coğrafyanın insanına göre, bizim ihtiyacımıza yönelik bir uygulama çıkarmalısın. Neden kızıyoruz Whatsapp’a? Benim bilgilerimi Facebook’ta paylaştığı için. Fakat Bip’in güvenlik sözleşmesinde ise şu yazıyor: “Ben sizin bilgilerinizi üçüncü kişilerle paylaşabilirim.” En azından Whatsapp “Facebook ile paylaşırım” diye adres belirtiyor. Bip ise “herhangi birisiyle paylaşabilirim” diyor. Bu daha tehlikeli. İnsanlar “ha Bip’e yazmışsın, ha E-devlete yazmışsın” diyor. Bu güveni sağlayamadı Bip.

 

Çok fazla köşeye sıkışmışlık hissi var insanlarda. Bu teknolojinin ilerlemesini geriye döndürecek bir şeye dönüşebilir mi, minvalinde tartışmalar da yaşanıyor. Mesela yarın birisi “ben bu telefonu kullanmıyorum artık analog kullanacağım” diyebilir mi?

 

Bugün insanların elinden akıllı telefonları alsak yolunu bulamazlar. Bu bizim parçamız oldu artık. Geri dönüş yok. Eskiden saat üçte şurada buluşacağız denilince buluşuyorduk: Şu anda yapamıyoruz bunu. Navigasyon olmadan bulamıyoruz yolları. Önceden arayıp tarayıp sora sora buluyorduk. Önceden telefon hafızamız vardı, 15-20 kişinin numarasını hafızamızda tutabiliyorduk. O melekelerimiz şimdi gitti. Yön bulma melekemiz gitti. Tüm alışkanlıklarımız gitti. Teknolojinin verdiği alışkanlıkla büyüdü şimdiki çocuklar. Çocuklarımız şimdi soruyor, “tablet olmadan önce ne oynuyordunuz?” siz diye. Bunun o yüzden geri dönüşü yok. Söyleyen kişiler var ama bunu korkarak söylüyor.

 

Şu pandemi süreci ile beraber iyice bağımlı hale geldik, işimizi de buna bağımlı kıldık. 5G teknolojisi gelecek, yapay zeka gelecek, VR teknolojisi gelecek. Daha bunlar olgunlaşmadı, hala gelişmedi.

 

Tam burada sorayım 5G nedir, basitçe izah edebilir misiniz?

 

Şu anda bizim kullanmış olduğumuz internet dört şeritli yol diyelim. Bu yol iyi bir yol ama bayramlarda, dönüşte vs. bu yollar tıkanıyor. Yani ihtiyacı tam karşılamıyor. 5G ile beraber şerit sayısı 120’ye çıkacak. Bu kadar geniş bir yol. Şu anda VR teknolojisini bizim internet alt yapısı ile kullanamıyoruz. Sadece belli başlı alışveriş merkezlerinde oyun platformlarında kullanıyorlar. VR teknolojisi, yapay zekâ çok hızlı bir internet istiyor. 5G bunu sağlayacak

 

VR teknolojisini biraz açar mısınız?

 

VR, mesela gözlüğü takıyorsunuz ve başka bir ortama giriyorsunuz. Oradakilerle temas edebiliyorsunuz. Mesela bugün online eğitime kötü diyoruz, ama bununla 10 sene sonra online eğitim daha iyi diyebiliriz. Örneğin; coğrafya dersindeyiz, “evet çocuklar herkes gözlüğünü taksın” dedik. Coğrafya dersinde tepeleri anlatıyorum. Gözlüğü taktıktan sonra herkes Everest tepesinde olacak. Ondan sonra Antalya’ya makileri görmeye gidiyoruz. Böyle bir eğitim güzel olmaz mı?

 

Olabilir.

 

Türkiye'deki internet kullanımı kişi başı aylık olarak 7-8 gb. Güney Kore'de bu 27-28 gb. 5G geldiğinde 100 gb. internet kullanmaya başlayacağız. İşin içine yapay zeka, VR teknolojisi gelecek. Artık bunsuz bir şey yapamayacağız. Her şeyi bunlarla yapacağız.

 

Geçtiğimiz günlerde bir haberde denk geldim, NVDIA bir uygulama yapmış. Bu uygulama sayesinde 5G ile birlikte, çok eski bilgisayarlarda en son sürüm oyunların, blackchain gibi bir sistemle birlikte oynanabileceğini söylüyorlar. Oyun başka bir bilgisayarda açılacak ve senin bilgisayarın sadece ekran vazifesi görecek…

 

Uzaktan, ki bunun denemesi yapıldı. Amerika'da bir adam beyin ameliyatına girdi. Şimdi internette ben konuşuyorum size 4 saniye sonra geliyor, 5G ile bu 0.01 saniye kadar düşecek. Belki, daha da çok düşecek. Buradan yapmış olduğunuz bir hareket oraya anlık olarak yansıyacak. Çok hızlanacak. O yüzden de hardiske gerek kalmayacak. Cloud (bulut) gibi sistemler ile ekran kartına gerek kalmadan internette bulunan ekran kartını kullanıyor olacağız. Bu cihaz sadece o sisteme bağlanmak için bir aracı olacak. Yani sadece bir pencere gibi. Yönlendiriyorum, buradaki bilgisayar çalışmıyor. Ben aslında oradaki bilgisayarı çalıştıracağım. Bu sadece benim orayla aramdaki bağlantıyı kurmam için gerekecek.

 

Bu veriler nerede depolanacak?

 

Şu anda serverlarda fakat çeşitli çalışmalar var. Mesela Google Almanya'da bir sağlık firması satın aldı. Şimdi arama motorunun sağlık sektöründe ne işi var denilebilir. Şu anda insan DNA’sına veri depolayıp veri çekebiliyorlar. Ve şu anda en yüksek veri depolanabilecek sistem yine insan DNA'sı. Bir makalede şöyle bir şey okumuştum: 2020 yıllarında dünyadaki tüm dijital verileri yaklaşık 60 kilogramlık bir DNA’da barındırabileceğiz. 60 kilogram DNA demek 60 kiloluk bir insan demek.

 

Bunu nasıl aktarıp nasıl çekecek?

 

Bizim ülkemizde maalesef disiplinler arası çalışma çok olmadığı için bunun üzerine çalışan da yok. Transhümanizm denen bir kavram var zaten, şu an teknoloji ve sağlığı iç içe geçirdiler. Bunlar ciddi bir maliyet de isteyen işler. Bu maliyetler için de ARGE çalışmaları yapıyorlar. Ama şu an hangi seviyeye geldiklerini çok bilmiyorum açıkçası fakat çalışmalar var.

 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Aylık Dergisi 198. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Murat, Dağıtmaç:, Gençlerden,, Dijital, Dünyaya, Hükmedecek, Şahsiyetler, Çıkarmak, Lazım!,
Yorumlar
Haber Yazılımı