Haber Detayı
01 Ağustos 2017 - Salı 00:28
 
Nasıl Bir Dış Politika? - Faruk Hanedar
İktisat Haberi
Nasıl Bir Dış Politika? - Faruk Hanedar

İnsan, tabiatı icabı doğduğu ândan öldüğü âna kadar bir mücadele içerisindedir. Kendisiyle, nefsiyle olan iç mücadelesinin yanı sıra haricî planda da diğer insanlarla fikrini/kendini hakim kılmak maksadıyla çatışır ya da kendisiyle aynı görüşteki insanlarla uzlaşır. Nefy ve isbatın sabite merkezi ferd açısından kendisidir; buna şuur süzgeci denir. Fıtraten kendisinin izzetini gözeten bir varlık olan insanın en azından varlığını idame etmek için belli bir kudret sahibi olması elzemdir. Rakip konumunda diğer insanlar olduğundan kazanılması amaçlanan güç nisbî olma hususiyeti taşır ve sosyal statüyle, ekonomiyle, bilgiyle, vs. birçok unsurla temin edilebilir. Yani rakibin gücünden bir birim daha fazla güce sahip olmak yeterlidir.

İnsan tabiatının makro plandaki aksülameli de devletler ve uluslararası politikadır. Devletler de tıpkı hemhal oldukları ferdler gibi menfaat ve güçlerini azamiye çıkarma amacı güderler. Devletlerarası ilişkiler, ferdlerin birbirleriyle olan münasebetlerinin bir benzerinin, daha kapsamlı fikirler ve hesaplar ile sürdürüldüğü bir saha gibidir. Devletlerin de birinci önceliği, mevcudiyetini sürdürme, dolayısıyla güvenliğini temindir. Akabinde gücü artırmak suretiyle diğer devletler üzerinde tahakküm kurmaya çalışır; rakibinden nisbeten daha güçlü pozisyona geldiğinde bunu icraya dökmek ister. Düşmanları, devletlerin lokomotifidir ve düşmanların çetinliği devletlerin kudretini gösterir.

Uluslararası politika, birbirleriyle hem münasebet hem de rekabet hâlinde olan güçlerden müteşekkil bir sahadır. Meseleye basit yaklaşınca, bu anarşik arenada, en güçlünün, kendisinden daha güçsüz olanlara her istediğini yaptıracağı fikri hâsıl olur. Böyle bir durumda ise, tıpkı Adam Smith’in iktisad üzerine kullandığı “görünmez el”in benzeri bir mefhum devreye girer: Güçler dengesi… Bir devlet aşırı güçlenip diğer devletlerin güvenliğini tehdit etmeye başladığında, güvenlik tehdidi altındaki devletler sistemde güçlü olana eklemlenmek yerine onu dengeleme yoluna giderler. Hususiyetle güvenlik tehdidi açısından rakip bir devlete karşı dengeleme içeride kapasite artırma yahut koalisyonlar-ittifaklar kurmak şeklinde gerçekleşir. Buna rağmen güçleri onu durdurmaya yetmiyorsa bir hegemonik güçten bahsetmemiz zarurî hâle gelir. I ve II. Dünya Savaşları öncesinde Almanya’nın sisteme tek başına hâkim olma çabasına karşı diğer Batılı devletlerin harekete geçmesi güç dengesi mekanizmasının çalışma prensibine misaldir.

Hasbelkader bir araya gelmiş-getirilmiş olsalar da ortak hissiyat taşıyan insan topluluğu şeklinde tanımlayabileceğimiz bir milleti ve onun üzerinde koruyucu bir örtü vazifesi gören devleti diğer milletler-devletler karşısında kudret sahibi kılan faktörler, doğrudan millî güç olarak kabul edilen kemmiyete ve keyfiyete müteallik unsurlardan oluşmaktadır. Coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askerî hazırlık derecesi ve nüfus, kemmiyete dâir unsurlar iken, millî moral, millî karakter ve iktidarın kalitesi ise keyfiyete dâir unsurları oluşturmaktadır. Her ne kadar, ilmin daha da maddileştirilerek istatistiğe indirgenmeye çalışıldığı süreçte göz ardı edilse de, liderlik özellikleri, diğer ülkelerle etnik ve kültürel yakınlık, tarihî arka plan, imaj, dostluklar, ittifak ilişkileri, gelenek ve görenek gibi unsurlar bir devletin uluslararası politikadaki veya diğer devletler karşısındaki gücünü belirlemede oldukça açıklayıcı olabilmektedir.

Elbette, gücün nerede-nasıl kullanılacağını bilmeden güçlü olmak da hiçbir işe yaramaz. Gücün nerede ve nasıl kullanılacağını ise devlet aklı/devletin diplomasi kalitesi tayin eder. Bu çerçevede diplomasi, bir orkestra şefi misali, yukarıda sözünü ettiğimiz tüm güç unsurlarının birbiri ile tam mutabakat hâlinde işletilmesini sağlayan dış politikaya şamil bir mefhumdur; sahip olunan gücü kullanma kabiliyetidir.

Tek cümleyle uluslararası ilişkiler, devletlerin menfaatlerini azamiye çıkarmak için güç kazanmak suretiyle birbirileriyle sürekli mücadele içerisinde oldukları anarşik bir sahadır. Bu manzarayı çizdiğimizde uluslararası ilişkilerde savaşın tabiî hâl olduğunu ve sürekli devam ettiğini söylemek kaçınılmazdır. Dünya sürekli bir değişim içerisindedir; dolayısıyla uluslararası ilişkiler sahası da statik değil, dinamik bir sahadır.

Hatta son yüzyılda uluslararası ilişkiler öyle dinamiktir ki konjonktür ve güç dengesi sistemi sürekli değişmekte, hatta inkıtaya uğramaktadır. 20. Yüzyılı ve 21. Yüzyılın şu ana kadar geçen süresini, kabaca dört evreye taksim edebiliriz. Bunlar; Osmanlı’nın çözüldüğü ve Almanya’nın tek başına sisteme hâkim olmaya çalıştığı ve güç dengesi sisteminin devreye girdiği iki dünya savaşı dönemi (1900-1945), Liberalizmin temsilcisi ABD ile Sosyalizmin temsilcisi SSCB arasında yaşanan ideolojik Soğuk Savaş süreci (1945-1989), Amerika’nın sistemde hegemonik güç olarak algılandığı tek kutuplu düzen (1989-2001), Amerikan hegemonyasının bir yanılsamadan ibaret olduğunun anlaşıldığı 11 Eylül 2001 sonrası süreçtir.

Çerçevesini çizdiğimiz bu süre boyunca, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasını incelersek karşılaşacağımız manzara ise son derece statik-donuk bir görüntü arz eder. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla onun merkezi olan Anadolu’da, Batı’nın Müslüman Anadolu halkını ruh kökünden uzaklaştırmak maksadıyla direttiği inkılaplar üzerine bina edilen Türkiye’nin dış politikada şiar edindiği ilke “yurtta sulh, cihanda sulh” olmuştur.

Dünyanın kaotik bir süreçten geçtiği II. Dünya Savaşı öncesinde, yeni kurulan ve gücü olmayan bir devletin, her ne kadar savaşların daimi olduğu uluslararası sistemin tabiatına aykırı olsa da “yurtta sulh, cihanda sulh” demesinde bir beis yoktur. Mesele, böyle bir zırvanın saçmalığına inanıp onu devletin temel prensibi yapmakta… Bunu yaparken de Batı’ya aleni bir hayranlık besleyip, onlara benzemek ve onların olanla bezenmek için çaba sarfetmekte…

Türk dış politikası tarihine şöyle bir baktığımızda, Batıcılığın bir yansımasını ve bir hususun süreklilik arzettiğini görürüz. Kemalizm’in merkeze alınması sebebiyle, Türk dış politikası, yaşanan tüm hadiselere mukabil küçük savrulmalar dışında bir temel prensip üzerine bina edilmiştir. Bu prensip “Batı’ya yönelik olma” durumudur. Bunun nisbeten anlaşılabilir gerekçesi de, 20. Asrın ilk çeyreğinde verilen ve devletin her damarına artçı tesirleri nüfuz eden varlık-yokluk savaşıdır. Her ne kadar bu politika “güvenlik ve toprak bütünlüğüne dair tehditleri savuşturmak” gibi argümanlarla desteklenmeye çalışılsa da, Türkiye’nin Batı’ya bağlılığı bunların ötesinde bir mânâ barındırmaktadır ve millî meselelerde bile ufak-tefek güven kayıpları dışında sürekliliğini korumuştur. Dolayısıyla bu politika, toprak bütünlüğüne dair güvenlik tehditlerine karşı Batı’ya yanaşma ve Batı ile ittifak kurma yahut bilhassa Soğuk Savaş sürecinde yeri geldiğinde SSCB’yi kullanma şeklinde değil de, tam olarak Batı’ya yamanma şeklinde kurgulanmıştır. Bu zaman zarfında dünyanın geri kalanına bakılmamıştır dahi. Bırakın konjonktürü, dünya düzeni değiştiğinde bile “yurtta sulh, cihanda sulh” safsatasının merkeze alındığı yamanma siyaseti bürokrasiye, bilhassa hariciyeye hakim olmuştur.

Türkiye’nin benimsemiş olduğu, 18. Asır Avrupa Aydınlanmasının iptidai bir kopyası olan Kemalist ideolojinin maksadı, kültürel bir reddi miras yaparak Batılılaşma ve modernleşmeyi bir arada yürütmektir. Reddi miras, geleneksel kültürün modernleşme önünde bir engel teşkil ettiği önermesinden hareketle, Kemalist güdücülerce ülke olarak güçlenmenin yegane formülü “Batılılaşıp modernleşme” şeklinde tayin olunmuş ve bunu için geleneksel kültürün yok edilmesi gerektiğine karar verilmiştir. Böylece Türkiye’nin tabiî hinterlandı ile olan bağı koparılmıştır.

Coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askerî hazırlık derecesi ve nüfus gibi nicelik ile alâkalı güç unsurları bakımından incelendiğinde, her devletin elde tutmak isteyeceği bir coğrafyaya, doğal kaynaklara ve nüfusa sahip olan Türkiye, Batı’ya olan bağımlılığından dolayı, endüstriyel kapasite ve askerî hazırlık derecesi bakımından arzu edilen güce sahip değildir. Çünkü bugüne kadar merkeze aldığı manevî bir ideal ve düşman algısı olmayan devletin ordusu da, Batı kampının askeri ittifakı NATO’nun belirlediği düşman tarifine göre yapılandırılmış, kendisine düşman olarak, kendi halkını seçmiş, sanayi tipi olarak da “montaj sanayi” belirlenmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda milli burjuvazi oluşturma adına ülke kaynakları küçük bir azınlığa peşkeş çekilmiştir. Bugün Tüsiad isimli şer ocağı, işte bu Kemalist burjuvazinin çatı örgütü vazifesini icra etmektedir.

Fakat unutulmaması gereken husus, kemiyetten ziyade keyfiyetin ehemmiyetidir. Millî moral, millî karakter, diğer ülkelerle etnik ve kültürel yakınlık, tarihî arka plan, imaj, gelenek ve görenek gibi unsurlar bakımından Türkiye mümtaz bir konuma sahiptir. Türkiye, İslâm sancağının düştüğü ve bütün Müslümanların yüzyıldır gözlediği topraklar olan Anadolu’da teşekkül etmiş bir devlettir. Dolayısıyla Osmanlı’nın varisi olarak görülmektedir. Anadolu Ehl-i Sünnet vel Cemaat’in kalesidir ve dünya üzerinde yaşayan takribî iki milyar Müslüman’dan, Şiisini, Vehhabîsini ve bilcümle sapığını çıktıktan sonra geri kalan minimum 80’lik kesim, gözlerini Anadolu’ya çevirmiştir. Mümeyyiz vasfı din müdafaacısı olmasına rağmen, yaklaşık yüz senedir misyonunu icra edemeyen bu milleti ümitle gözlemektedir.

Eğer ki bir devlet, global bir güç hâline gelmek istiyorsa, dünyanın kendi vatandaşlarının dışında kalan kısmına da bir şeyler vadetmek, bir şeyler vermek zorundadır. Misal vermek gerekirse, Osmanlı devleti bunu adalet ile sağlamış, gayrimüslimler dahî kendi mahkemeleri yerine Osmanlı mahkemelerine davalarının görülmesi için müracaat etmiştir. Dolayısıyla misyonumuzu yeniden icra edebilmek ve global bir güç olabilmek için lokomotif olarak bir fikri merkeze almamız zaruridir. Bugünkü şartlara baktığımızda ise ideal olana dâir herhangi bir çalışma yapılmadığını, buna karşılık indî gayelerin idealleştirildiğini görüyoruz. Hâl böyle iken sürekli tarihe atıf yaparak dünyaya yeniden nizam vermeye namzet olduğumuzu söylemekten de geri durmuyoruz.

Bugün uygulanan mevcut dış politikadaki yanlışlara kısaca değinelim:

- Türkiye, takribî yüzyıldır iliklerine kadar işlemiş olan yamanma psikolojisinden bir türlü kurtulamamış, kazan-kazan ilkesi merkeze alınarak yürütülen bir denge politikası tesis edememiştir. Müşahhaslaştırırsak; Türkiye’nin güney sınırında çoktan teşekkül ettirilmiş olan PYD devletinin kuruluş aşamasında uygulanan politika buna örnektir. Kırmızıçizgi olarak addedilen birçok sınır aşılmış ve en son Suriye’nin kuzeyinde Amerikan güdümünde bir PYD devleti de facto olarak kurulmuştur. Bunun karşılığında ise Amerika’dan hiçbir şey alınamamış, içerideki tüm atıp tutmalara mukabil uluslararası sahada ses çıkarılamamıştır.

Biraz evvel Türkiye’nin tabiî hinterlandından bahsettik. Balkanlardan Uzak Doğu’ya, Kırım’dan Kuzey Afrika ve Hindistan’a, tüm İslâm coğrafyası Türkiye’nin tabiî hinterlandıdır. Bu bölgede Türkiye’nin yolunu gözleyen Müslüman milletine ve Türkiye’yi abi gözüyle gören devletlere mukabil ilişkiler hâlâ istenilen düzeye getirilememiştir; bütün bir dünyayı kalkındıracak zenginliğe sahip olan coğrafyada hâlâ kapsamlı ittifaklar kurulamamıştır. Türkiye’nin bölgedeki adımları “Şiilerle İran, Vehhabîlerle Suudî Arabistan ilgileniyor, biz de Ehl-i Sünnet çizgisinde olanları kapalım” mantığıyla yürümektedir. Hâlbuki ne İran’a, ne Arabistan’a bakılmadan Ehl-i Sünnet’in merkeze alınması gerekmektedir.

Türkiye, kendisini bugünkü güç dengesinin neresinde konumlandırmaktadır? Batı’nın yanaşması mıdır; güvenlik sebepleriyle bir o safta bir bu safta mıdır; yoksa iki milyarlık Müslüman alemin hamisi olarak yeni bir güç merkezi midir? Bu sorunun cevabı hâlâ verilememiştir. Eğer yeni bir güç merkezi ve global çapta bir kuvvet iddiasında isek, devletin gizli bir ajandasının ve bu ajandaya nisbetle çalışmalar yürüten kadronun olması gerekir. Bugünkü vasatta böyle bir şeyin olmadığını anlamak pek de güç değil.

Son olarak da Türkiye’nin diplomasi kalitesinden bahsetmek gerekiyor. Bölgede yaşanan birçok hâdisede, iktidar sahiplerinin bir takım fikirler beyan ettiğine, hatta daha ileri giderek diğer devletlerle ilişkileri gözden geçirdiğine şahitlik ettik. Suriye ve Mısır örneği önümüzde… Belki de Suriye’de savaşın bu kadar kızışmasının sebeplerinden biri Türkiye’nin diplomasi kalitesizliğidir. Mısır ile ilişkilerin tamamen kesilmesinin ceremesini ise hâlâ çekiyoruz. Tabiî ki Suriye’de, Mısır’da ne yaşanırsa yaşansın biz karışmayalım demiyoruz; zaten böyle bir şeyi söyleme lüksümüz de yok. Kastettiğimiz gerekli gücü ve diplomasi kalitesini yakalayıp yaşananların önüne geçebilmek…

Türkiye’nin 2010’lu yıllar itibariyle alındığı kıskaçta çember her geçen gün daralıyor. Bu kuşatmayı yarabilmesinin yolu da Türkiye’nin potansiyel gücünü dış politikada kullanabilmesinden geçiyor…

Aylık Dergisi 154. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Nasıl, Bir, Dış, Politika?, -, Faruk, Hanedar,
Yorumlar
Haber Yazılımı