Haber Detayı
04 Mart 2021 - Perşembe 09:22
 
Nokta Filmi Üzerine - Muzaffer Ayvalıoğlu
Kültür&Sanat Haberi
Nokta Filmi Üzerine - Muzaffer Ayvalıoğlu

Her Şey Nokta ile Başlar Nokta ile Biter

Nokta filmi, Derviş Zaim’in yazıp yönettiği, 2008 yılında vizyona giren, geleneksel Türk sanatları ile sinemanın ilişkisini ele aldığı üçlemesinin ikinci filmidir. Film, bir zamanlar işlediği suç yüzünden azap çeken ve çektiği azaptan kurtulmaya çalışan bir adamın hikayesidir.

 

Film, “Çırağın Hikâyesi” diye bilinen bir hikaye ile başlar. Moğolların işgal için Anadolu’ya yaklaştığı yıllarda Mâlik Usta adlı bir hattat tuz gölünün üzerine Afallahu anha “Allah onu affetsin” hattını nakşeder. Ama ‘nun’ harfinin üstündeki nokta eksik kalır. Usta, çırağından mürekkep ister fakat çırak mürekkebin bittiğini söyler ve getirmeye de niyetli değildir. Çırak daha sonra ustasının yanına gelerek aklını karıştıran düşünceleri ona açıklar. Çırak, Moğolların yakın zamanda geleceklerini ve buna rağmen “Allah onu affetsin” hattını nakşetmenin gereksiz olduğunu söyler. Bunun hikmetini kavrayamaz. Ve bugün dahi sağda solda rastladığımız sorularla ustasına, “Moğollar yakında hepimizi öldürecekler. Halbuki biz “Allah onu affetsin” yazıyoruz. Eğer Allah her şeye kadirse onları yok etmeli. Allah’ın insana olan muhabbeti nerede? Allah sevgisini bize niye göstermez? Gün bu yazıyı yazma günü müdür?” der. Ustası da bunun ahlaken ve ruhen gelişmek için bir imtihan olduğunu söyler. Çırağın bu söylemleri hâlâ renk ve şekil değiştirerek, seviye düşürerek günümüze kadar gelmiştir ve “Allah varsa Afrika’daki çocuklar neden aç?” “Allah varsa kötülük neden var? Savaş neden var?” gibi bir biçim almıştır.  Bu sorular her devirde görülmüş sorulardır. Cevapları da basittir. Malik Usta, çırağına bunda bir hikmet olduğunu ama insanların bunu anlamayabileceğini söyler. Hikmet nazarından bakanlar için cevap bu kadar basittir. Ama çırak tatmin olmaz ve yazılan hatta inanmadığını söyler. Malik Usta kendi yazdığı Kur-an’ı Kerim’i çırağa verir ve mürekkep getirmesi için onu şehre gönderir. Çırak şehirden bir daha gelmez ve o nokta tamamlanmaz. Daha sonra Moğollar işgale gelir, hat kaybolur, usta ölür. Filmin ilk başında bir hikâye genel hatları ile gösterilir. Bu kısım, bir bakıma filmin konsantre edilmiş kısmıdır.

 

Film, günümüze döner ve hikâyedeki çırak, karşımıza anlayış bakımından hattat Ahmet olarak çıkar. Ahmet, hapisten ‘iyi hal’ ile yeni çıkmış, kendi hat atölyesini açmayı planlayan ve yakın zamanda evlenecek olan bir gençtir. Arkadaşı Selim ile bir konuda konuşmak için Tuz Gölü’ne gelir. Arkadaşı Selim, Ahmet’e amcası hattat Hamdullah Efendi’nin çok ağır hasta olduğunu ve onun tedavisi için çok paraya ihtiyaç olduğunu söyler. Selim bu parayı bulmak için evindeki 13. yüzyıla ait Malik Kur’an’ı çalıp satmayı düşünür ve bunun için Ahmet’ten yardım ister. Ahmet ilk başta karşı çıksa da sonra bu konuda Selim’e yardımcı olur ve aracılara ulaşır. Bundan sonra işler Ahmet için çıkmaza girer. Çünkü Selim ile büyük bir günaha bulaşmıştır.

 

Aracılarla anlaşırlar fakat sonra Selim bu işin azabından korktuğu için vazgeçer ve çalamayacağını söyler. Bu işte Ahmet’i muhatap alan aracılar da Ahmet’i tehdit ederek Malik Kur’an’ın öyle veya böyle getirilmesini söyler. Ahmet de Selim’i buluşma yerine çağırır ve aracılarla beraber onu orada alıkoyarlar. Ailesine de oğluna bedel Malik Kur’an’ı getirmelerini söylerler. Kur’an aracıların eline geçer. Selim’i de orada öldürmek isterler. Ahmet buna karşı çıkar ve orada oluşan hengamede Ahmet aracıları öldürür, Selim de kaza kurşunu ile hayatını kaybeder.

 

Buraya kadar olan hikâye, birçok soruya cevap niteliği taşımaktadır aslında. Kuşbakışıyla Ahmet’in başına gelen olaylar silsilesini 5 maddede sıralayabiliriz:

 

1- Ahmet, arkadaşı Selim üzerinden imtihan edilir.

 

2- Ahmet, bu imtihanı nefsine yenik düşüp kaybeder.

 

3- Ahmet, böylece kötülüğü ve belayı ‘kendi’ çağırır.

 

4- Ahmet, yaptıklarından çok pişmandır ve bir yolunu bulup bu çileden kurtulmak ister.

 

5- Ahmet, başına gelen kötülüğün ve belanın çilesini çeker ve sonuçlarına katlanır.

 

Filmin başındaki hikâyede de durum aynıdır aslında. Moğollar Anadolu’ya gelmemiştir, çağırılmıştır. Usta bunun hikmetini bilir yarım kalmış hattı tamamlamaya uğraşır ama çırak bunun hikmetini anlayamaz yazının yarım kalmasına sebep olur. O hattın noktası tamamlansaydı eğer (Afallahu anha “Allah onu affetsin”) olaylar çok farklı seyredecekti belki de Allahualem... Ahmet de başına gelen bütün bu olayların hikmeti kavrayamaz. Ölenleri gömer ve bu işten kendini temizlemek için Malik Kur’an’ı yine Tuz Gölü’nün civarında bulunan Hattat Hamdullah Efendi’ye vermeye çalışır. Bunun için kıvranır durur. Ona, çırağın ustasına sorduğu gibi sorular sorar. Ahmet’in de inancı hikâyedeki çırak gibi sallantıdadır. Bunun için eskisi gibi hat yazamaz ve yavaş yavaş görme kaybı yaşamaya başlar daha doğrusu ‘gözünün nuru çekilir’. Hikâyenin başında usta çırağına, “İnanmayan insan yazamaz.” der. Bu hat sanatı üzerinden verilmiş genel bir kaidedir aslında. Ahmet’in de yazamama sorunu buna bağlıdır. Hattat Hamdullah Efendi de Ahmet’e “İnanmayan insan boşluktadır.” der. Ahmet bu boşluğu aklını kaybedercesine yaşamaktadır. Ahmet daha sonra çantasındaki Malik Kur’an’ı hattat Hamdullah Efendi’ye gösterir. Hamdullah Efendi orada düşüp bayılır. Ahmet şüphe çekmeden hattat Hamdullah Efendi’nin yardımcısı Mümin Efendi’yi çağırır ve hattat Hamdullah Efendi bir arabayla hastaneye götürülür.

 

Burada tüm bu olayların başlangıcındaki temel güdüyü irdelemek gerekir. Ahmet, bütün bu olayları isteyerek yapmadığını düşünür bu yüzden Malik Kur’an’ı teslim edip Hamdullah Hoca’dan af dilemek ister ama aslında Ahmet bütün bu olayları isteyerek yapmıştır. Kontrolden çıkan olaylar, Malik Kur’an’ın çalınması, cinayetler, onun ilk baştaki tercihinin (imtihanının) sonuçlarıydı. Yani en başta bu günaha ortak olmak onun tercihiydi. Selim, ona amcası hattat Hamdullah Efendi’nin hasta olduğunu, paranın bunun için gerekli olduğunu söyleyerek ‘yalan’ söylemiştir. Ahmet de ‘iyi bir niyetle’ arkadaşına yardım etmiş diye düşünebiliriz fakat burada ‘iyilik’, büyük bir ‘kötülük’ ile yapılır. Çünkü Malik Kur’an’ın çalınmasının ne kadar kötü olduğunu benden çok ‘hattat’ Ahmet’in bilmesi gerekir. Ayrıca Selim, Ahmet’e bu işten komisyon teklif eder. Bu da Ahmet’in hat atölyesi açmasına ve evlenmesine yarayacak bir miktardır. Ahmet’i bu işe iten temel güdü ‘iyilik yapma isteği’ midir yoksa ‘para’ mı? Olaylardan sonra çektiği azaptan kurtulma isteği, ‘manevi olarak arınmak’ için mi yoksa ‘yarım kalmış dünyevi arzularını’ tamamlamak için mi? Ben ikinci şıkka daha yakınım…

 

Bu olaya bulaşan dört kişinin üçü ölmüşken Ahmet, ölmekten beter olmuştur. Burada ölümün en büyük ceza olduğunu düşünmek hata olacaktır çünkü Ahmet her gün ölmektedir. Yani en büyük ceza Ahmet’e verilmiştir. Bu da bize en büyük suçlunun Ahmet olduğunu gösterir bir bakıma. Farklı bir açıdan bakarsak Ahmet’in hayatta olması ona, affedilmek için bir fırsat daha verildiğini gösterir bizlere. Ahmet, böylece filmde çözülmesi imkansız bir paradoks gibi durur karşımızda. Ama filmdeki hal ve hareketleri, söylemleri, öyle veya böyle bizde bir kanı oluşturur.

 

Filmin devamında Ahmet, derdini Hattat Hamdullah Efendi’nin yardımcısı Mümin Efendi’ye açar. Selim’in gömülü olduğu yeri ve tüm olanları anlatmaya çalışır fakat Mümin Efendi polisi aramaya yeltenir. Ahmet de eline aldığı sopayla Mümin Efendi’yi bayıltır ve Malik Kur’an’ı oraya bırakarak uzaklaşır.

 

Ahmet’in bütün işlerinin çıkmaza girmesinin birçok sebebi olabilir elbette ama temel sebebi tartışmasız ‘nokta’dır. Ahmet bir hattat olmasına rağmen noktanın hikmetini anlayamamış ve kendi hattını (yolunu) çizememiştir. “İnanmayan adam yazamaz.” hikmetini kavrayamamıştır. Ahmet’te bir de ‘bildiği halde yapamama’ sorunu vardır ki bu da ıstırapların, çilelerin en büyük kaynağıdır onun için. Ama iş dönüp dolaşıp ‘nokta’ya gelir. Yazımızın başlığında olduğu gibi, her şey nokta ile başlar, nokta ile biter.  

 

Tüm bu olayların Tuz Gölü’nde geçmesi, Ahmet’in içine düştüğü manevi boşluğu göstermesi bakımından çok isabetlidir. Filmde adeta zaman ve mekan mefhumu kaybolmuştur. “İnanmayan adam boşluktadır.” hikmeti, Derviş Zaim tarafından görsel olarak tasvir edilmiştir.

 

Ahmet, bu boşlukta yürür durur. Daha sonra Tuz Gölü’nde ‘deli’ oğlunu arayan motorlu bir amcaya rastlar. Amca, Ahmet’e oğlunu görüp görmediğini sorar. Ahmet de gideceği yöne doğru gittiğini söyler. Ahmet motorun kasasına atlar ve daha da uzaklaşır. Bir müddet sonra iner ve yoluna devam eder. Yolunun üzerinde amcanın bahsettiği oğlunu görür. Yerde hareketsiz bir şekilde uzanmıştır. Onu orada öylece bırakmaz, istemez ve sırtında taşımaya başlar. Bu sahneler bize Sisyphos’un cezasını hatırlatır. Sisyphos, Yunan Mitolojisinde, Yeraltı dünyasında sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Ahmet de bu deliyi sırtında taşır durur. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeden. En sonunda Mümin Efendi, Hamdullah Efendi ve yanındakiler araba ile Ahmet’i aramaya koyulurlar ve Ahmet’i bulurlar. Orada Ahmet’i hırpalarlar ve mezarın yerini göstermesini söylerler. Mezarın yanına giderler ve Ahmet’e bir kazma verirler, Ahmet mezara iki-üç kazma darbesi vurur ama artık maddi ve manevi gücü kalmamıştır. Oradan birkaç adım uzaklaşır ve  olduğu yerde noktalanır.

 

Biz de yazımızı Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin bir sözü ile noktalayalım:

 

“Noktayı fehm eylemektir ilm-ü irfandan garaz.”

 

 

Aylık Dergisi 197. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: nokta filmi, film,
Yorumlar
Haber Yazılımı