Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 10:41
 
Olmaya Memur ve Oldurmaya Mecbur... - Faruk Hanedar
Kültür&Medeniyet Haberi
Olmaya Memur ve Oldurmaya Mecbur... - Faruk Hanedar

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bir süredir üzerinde durduğumuz “Kültür Davamız” -Temel Meseleler- adlı eseri üzerindeki çalışmamızın son sayısına geldik. Bugüne kadar işlediğimiz mevzular vasıtasıyla bu eserin neden “Temel Meseleler” alt başlığı taşıdığını daha iyi anladığımızı düşünüyoruz. Mevzu bahis meselelerin bir bütünlük şuuru çerçevesinde düşünülmesi gerektiğini, hiçbirisinin bir diğerinden ayrı olmadığını ve her bir meselenin bir öncekine eklemlenerek bir bütünü teşkil ettiğini daha net bir şekilde anlamış bulunuyoruz.

Bu sayıda eserden payımıza düşen kısım tam bir levhayı kapsayan ve bugüne kadar işlemiş olduğumuz, bir dünya görüşü olmak iddiasında bulunan her fikrin izah etme mecburiyetinde olduğu fert, toplum, varlık, oluş, zaman, diyalektik, ahlâk mefhumlarının tümünü bir bütün olarak bünyesinde ihtiva eden “Derinliğine ve Genişliğine İnsan” bahsi… Bu mesele etrafında insanın derinliğine-iç oluş ve genişliğine-dış oluşu; iç oluş çerçevesinde insanî memuriyeti, dış oluş dairesinde sosyal çevreye karşı mecburiyeti ve netice olarak insan aksiyonunun genişliğine doğru en büyük kuruluşu olan devlet meselesini etraflıca anlatmaya çalışacağız.

Bir dünya görüşünün ferdî ve içtimaî meselelere getirdiği çözümler, bizi o fikrin dünya görüşü hakkında aydınlatır. Tüm bu meselelerin başında da “ben kimim?” meselesinin çözüme kavuşturulması gelir.

Farkında olsak da olmasak da “İnsan nedir?”, “Yaşama gayesi nedir?”, “Sıradan bir varlık mıdır; yoksa üstün bir varlık mıdır?” “Doğasında iyilik mi vardır; kötülük mü?” gibi sorularla içten içe muhatab oluruz. Bu sorulara cevap aranırken merkezde tutarlı bir dünya görüşü yoksa, sağlıklı sonuçlar da elde edilmez. İbda Hikemiyâtından öğrendiğimiz ölçü:

- “Doğru düşünce olmadan , doğru düşünce faaliyeti olmaz. (1)

Buradaki mevzuumuz insana bakış, insanın anlaşılması ve fertte toplu topluluk hakikatinden yola çıkarak cemiyetin ve cemiyetin meydana getirdiği kurum olan devleti incelemektir. Bunu incelemede, ilk olarak müesses dünya düzeninin kurucu unsuru olan Batı tefekkür dünyasının insana bakışının nasıl olduğuna dâir kısa bir izahatta bulunalım ve daha sonra kendi zaviyemizden meseleyi ele alalım.

 

Batı’nın İnsana Bakışı

Felsefe, ele aldığı her meselede olduğu gibi “insan” meselesinde de, her yeni gelenin bir önceki fikri reddederek ortaya yeni bir şey çıkarmaya çalışmasından müteşekkil bir düşünce biçimi hâlindedir.

Batı felsefesinden söz edebilmek, Eski Yunan medeniyetinde filizlenen fikirleri analiz edebilmekten geçer. Neticede her yeni ekol bir öncekinin tesirlerini üzerinde taşır ve Batı’nın “modern insan” görüşünün temeli de Eski Yunan medeniyetine dayanmaktadır.

Eski Yunan medeniyetinde Sokrates’in hayatın ötesinde bir âlemin varlığından bahsetmesi ve ardındanEflatun(Platon)’un yaşanılan dünyanın fenomenler âlemi olduğunu ve daha öte bir âlemin-idealar âleminin varlığından söz etmesi bile Batı medeniyetinin doğru bir mecraya kıvrılmasına yetmemiştir. Aristo’dan başlayarak rasyonalist düşünce tarzı hâkimiyeti ele alır ve bu görüş, insanı “rasyonel bir hayvan” olarak niteler. “Salt akıl” denilerek çıkılan bu yolda insanın ruhî cebhesi gözardı edilir ve ruhî çabanın ne olduğu anlaşılamaz! Aristo ve Stoacılık merkezli “insan” görüşü klasik görüş olarak kabul edilmiştir. Klasik görüşte insan, düşünme kapasitesi ve mantığı sebebiyle eşsizdir. Daha sonra gelen materyalist-natüralistdüşüncedeyse insan, aklî melekeleri sebebiyle eşsiz bir varlık olarak değil, doğanın bir parçası olarak yorumlanmıştır.

Hıristiyan düşüncesine göreyse insan, doğası gereği kötüdür, günahkârdır… Buna rağmen bu kötülüğü başkalarına atfederek kendisinin iyi olduğu iddiasında bulunur. Hıristiyan düşüncesini Batı felsefesi içerisinde ele almamızın sebebi ise Hıristiyanlığın din olmaktan çok felsefî düşüncelerden etkilenen başka bir felsefî akım şeklinde oluşudur. Nitekim Hıristiyan düşüncesinin orta çağ sonrasında rasyonel izahlarla bir takım meselelere yaklaşmaya çalışması da bunun göstergesidir. Tek bilinene bağlı kalarak onun üzerinden varsayımlar ile hakikate ulaşmaya çalışan, bağlı akıl ile hareket ederek rasyonel düşüncenin-aklın gettosunda mahkûm kalan Hıristiyanlık, insanı ilahlaştırmaya kadar gitmiştir.

Rönesans Avrupası’nda, klasik düşünce ve Hıristiyan düşüncesinin binâ ettiği insan anlayışına nisbetle birçok fikrin cemiyet meydanında yerini aldığını görmekteyiz. İnsanı her şeyin merkezine koymakla yetinmeyip ilahlaştıran Hümanizm’inden, doğası gereği kötü olan insanı yerin dibine sokan Makyavelizm’e ve daha nicesine…

Tüm bu fikirlerin sentezinden ortaya çıkansa, bize mevcut olanı-modern insan görüşünü vermektedir. “Sentezin çözülmesi sürecinde, Rönesans klasik unsurları damıtmış, Reform ise İncil’e dair unsurları klasik unsurlardan ayıklama çabasına girmiştir.” (2)

İşte Batı’nın saplandığı bataklık… Bu anlayışa göre insan her şeyin merkezindedir de, insanı bu merkeze koyan keyfiyetleri hakkında bütün bir fikir geliştirilememiştir. Eğer insan hâkim ise “bu gücün kaynağı nedir?”; değil ise “ferd ve cemiyetin kurtuluşu nasıl olacaktır?” Yanlış mihrak noktasından yola çıkılarak ve yanlış argümanlar kullanılarak bu sorulara verilecek cevaplar da hakikati yansıtmaz. Neticesinde içine düşülen durum şöyle özetlenebilir:

Birey, kendisini kendi kaderinin efendisi hissederek sabırsızlandı ve hem klasik hem ortaçağ yaşantısından sıkıldı ve denilebilir ki, sosyal bağlamda tesis ettiği bireyselliğini ortaçağ tesanütünü ortadan kaldırır kaldırmaz kaybetti. Kendini, tarımsal dünyanın hiç bilmediği kadar insanı esir alan, karşılıklı mekanik bağımlılıklar ve topluluklar yaratan, teknik bir medeniyetin erbabı olarak buldu. Dahası, ne toprakla uğraşan birinin organik terimleri, ne de teknik bir toplumun mekanik terimleriyle, kimse orta sınıf bireyciliğinin sanıldığı kadar kusursuz/eksiksiz ve sağduyulu olduğunu iddia edemez.” (3)

Kısacası aklî zaviyeden rasyonalist olarak nefsine tutsak olan modern insan, ruhî çabayı idrak edememesi sebebiyle, eşya ve hadiselere teshir edici değil, eşya ve hadiseler tarafından teshir edilendir.

 

İnsana Bakışımız

İnsana bakıştan bahsederken elbette kastımız gündelik hayatta insanın içinde bulunduğu durum, gündelik kadın-erkek meselelerinden ibaret değil. Üzerinde konuşmak istediğimiz tüm bu sair meseleleri de kapsayacak ve düzene sokacak olan aslında insanın önce iç dünyasına ve ardından dış dünyasına doğru oluşudur.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde insan; “toplum hâlinde bir kültür çerçevesinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” olarak nitelendirilmiştir. Burada dikkat etmemiz gereken, insanın kâinatı bir bütün olarak kavrayabilme vasfıdır. Biraz daha detaylı incelersek, “insan” kelimesi, üns-hatırlamak ve nisyan-unutmak kelimelerinden gelir. İnsan unutan ve hatırlayan…

“ ‘İnsan’, nisyan’dan gelir; unutmak. Allah’a yakın olmanın, ‘hatırlamak’ olduğunu, Allah Kur’an’da bizzat Resûlü’nün şahsında, ‘O’na öğrettiklerimiz, hatırlattıklarımızdır’ meâlinde bir âyetle bildirilmiştir. Yaratılışta âit olduğumuz ve ona doğru tekâmül edebilmek için geldiğimiz dünyada ‘olunması gereken’i ifade eden ‘insanî hakikat’i. Öyle bir hakikat ki, Allah’ın tecelli aynası halinde, kökü ezelde ve ebed müddet tekâmüle açık, -bir şeyde fanî olmak o şey olmak demek değildir hakikati içinde-, ebediyen kul haddini bildiren hakikat. İmân kanadı bunu böylece bildirir; inkâr kanadı ise, ezel ve ebed ölçüleri içinde hemen bir hiç olan dünya hayatındaki müstakil arayışla, neticede önünü görmeyen bir kördür. O, bir gereklilik olarak ‘insanî hakikat’ ve Yaratıcıdan bahsetse bile, bu hakikati değil de, onun gerekliliğine âit intibaı göstermekten öteye gidemez.” (4)

“Her şey zıttıyla kâimdir” ölçüsünce üns ve nisyan – unutan ve hatırlayan, imân ve inkâr eden; yâni, zıt kutupların muvazenesinden müteşekkil bir bütün olarak insan…

İnsan, kendisine bildirilmiş-öğretilmiş olanı unutmuş olarak dünyaya gelir. Vâkıf olunan bilgi, ruhta pıhtılaşmış halde bulunurken, bu bilgi duygu, düşünce ve iradî faaliyet neticesinde süzülmeye başlar. Mutlak bilgi, bu şekilde elde edilirken, insanın “ne idüğüne, varoluş sebebine ve varoluş gayesine” dâir bilgi de ruhun derinliklerinde pıhtılaşmış hâldedir. Bu yolda insan bahsi hakkında zihnimizin ürettiği suallerin tamamının cevabı da yine insan ruhunda gizlidir.

Sadece bu nitelikleri bile insanın diğer canlılardan farklı bir canlı olduğunu göstermeye yeterken aklı, şuuru ve imânı bu farklılığın idrak edilebilmesini perçinlemektedir. Koskoca âlem insan için yaratılmıştır ve bu “Âlemi insan, insanı da kendi marifetime ulaşması için yarattım” kutsî hadisinde belirtilmiştir. İnsana bakışımızın nasıl olması gerektiği ve mahlûkların en şereflisi olduğu bu kutsî hadise bakılarak rahatlıkla anlaşılabilir.

Elbette her insan eşref-i mahlûkat sıfatına erişemez. Her insan aynı değildir; her insan bünyesinde kendisine has mizaç, şahsiyet ve ahlâk hususilikleri barındırır. “Fert” kelimesi “eşi benzeri olmayan, yek, tek” mânâsı taşımaktadır. İnsanı bir et yığını olarak değil de, bu hususiyetleri etrafında değerlendirirken, kâmil insan olmaktan başlayarak hayvandan daha aşağı bir seviyeye kadar inebileceği de anlaşılmalıdır. Yani “insan” ulvî bir mertebedir ve her fert o mertebeye nâil olamaz. Maksat, zamanı aşma gayesinin ışığında o ulvî mertebenin kıyısından köşesinden nasibimizi alabilmek.

 

Olmaya Memur

Her fert zarurî olarak bir toplumun içine doğar ve toplumun kendisine enjekte edercesine işlediği ahlâk normlarına nisbetle yaşar, bilgi ve şuur seviyesini o ahlâk şubesinin elverdiği ölçüde geliştirir. Ferdin şuurunun meydana gelişinde sosyal çevre ile etkileşiminin katkısı vardır.

Fert, çevrenin de tesiriyle oluşan şuur duvarlarını, kendisini merkeze koyarak, günün moda tabiriyle “ruhunu tatmin etmeye doğru” yıkıp, yeniden inşâ eder ve bu döngü hayat boyu tekrarlanır. Bu tekerrür döngüsünün neticesinde şahsiyet şekillenir...

İnsanın iç oluşu, ruhî çabayla, varoluş gayesine ermek yoluna girmediği sürece sağlıklı bir şekilde gerçekleşemez. Gayeye ermek meşakkatli bir yoldan geçmeyi ister ve neticeye varmak da bir hâyli güçtür; mesele en azından insan biçilen ilâhî memuriyeti idrak edebilmektir. Ruhî çabayı göz ardı ederek salt akıl ile “insan”ı kavramaya kalkan Batı’nın acınası hâli önümüzde bir misâldir. Bizde ise, akıl ne vazgeçilmezdir, ne de umursanmayacak kadar değersiz.

İslâmda ruh ve akıl, insan varlığının ne eksik ve ne fazla, tam ve mükemmel kıvam isteyen bu iki kutbu; biri dünya ve madde, öbürü de mâvera ve üstün hayat gâyesine karşı, değişmez ve kıpırdamaz esaslar etrafında nâmütenahi derin ve geniş bir hürriyet ifadesiyle, iki yol gösterici mizana sahiptir: Şeriat ve Tasavvuf…” (5)

Batı’nın acınası hâlinden bahsederken biz Müslümanların da içinde bulunduğu halin ve yaşadığımız hayatın pek de iç açıcı bir görüntü arz etmediğini söyleyebiliriz. Bizim bu hâlimizin baş müsebbibi de kendimize yabancılaşmamızdır.

Bugün, herhangi birisini karşınıza alıp konuştuğumuzda ve bu diyaloğa insanî nazariyeden bakıp üzerine düşündüğümüzde, Müslümanların, ruh-nefs muvazenesini kuramadıklarını görürüz. Bir soru sorduğunuzda karşınızdaki insanın cevabı bilmemesine rağmen kelime oyunlarıyla sizi onu bildiğine ikna etmeye çalışması bile nefsî hareket edildiğine dâir bir misal olabilir. Şahsiyet “şahs” kökünden gelir ve “şahs” acı çekmek, ıztırab çekmek mânası taşır. Şahsiyet sahibi olmanın ıztırab çekmeden gerçekleşemeyeceği malûmken, nefsine esir olup herhangi bir meselede “bilmiyorum” diyebilme erdeminin bile ıztırabından kaçan bu hâlimizle nasıl şahsiyet kazanıp içe doğru derinliğine oluşumuzu gerçekleştireceğiz? Bu vaziyette elbette gerçekleştiremeyeceğiz. Şahsiyet sahibi olduğunu sananlar da şahsiyetlerinin şahsiyetsizlik olduğu gerçeğinin ya farkına varamayacak yahut da bunu kabullenmek nefslerine giran geldiğinden olsa gerek, bu gerçeğin ıztırabını çekmekten kaçacaklardır. Ham olduğumuzun farkına varıp bunu kabul etmeden, ne yanabilir, ne pişebiliriz!

Bu tabloya bakınca insan, Batı’nın hâlini mazur bile görmeye başlıyor ve hattâ öyle de… Biz İslâm ile şereflenmemize rağmen ve İslâm’ı hayatımızın her şubesine tatbik ettiğimizde kurtulacağımızı bilmemize rağmen bu yanlışlara düşüyorsak, Batılı ne yapsa yeridir!

Oysaki “Kurtuluş Yolu” ne kadar da açık şekilde önümüzde duruyor; “Ben insanı eşya ve hadiseleri zapt ve teshir etsin diye kendime halife olarak yarattım” kutsî hâdisi, bize insanın memuriyetinin ne olduğunu bir bedahet hâlinde ortaya koyuyor. Gayemiz zamanı aşmak ve Hakk’a ulaşmak, bu her defasında ulaşılması mümkün olmayan bir gaye… “Her defasında mümkün olmayan” deyince, ıztırab çekmekten her dâim kaçan şahsiyetsiz şahsiyetler “ulaşılmayacaksa neden uğraşalım ya?” diye bir tavra bürünecektir. Onlara da cevabı Üstad Necip Fazıl’ın dizeleriyle verelim:

 

“Odur ki, gaye, ancak yaklaşılır, varılmaz;

Git gidebildiğince, kuşatılmaz, sarılmaz…”

 

Gayeye ulaşmak meşakkatli, hatta bizim için imkânsız olsa dahî bu gaye uğruna çile çekmek ve zamanı aşamıyorsak bile en azından zamana erişmek… Bu maksat ile yola çıktığımızda faaliyetlerimiz de bu maksata uygun olarak oluşan diyalektik ve ahlâk kriterlerimiz (ki bu kriterlerin İslâm’a Muhatap Anlayış davasına nisbetle olduğu herkesin malûmu) çerçevesinde şekillenecektir.

Gayemizi işaretlemiş, diyalektik ve ahlâk kriterlerimizin İslâm’a Muhatap Anlayış davasına nisbetle olduğunu söylemişken belirtmek gerekir ki; İslâm’a Muhatap Anlayış, gayeye ulaşmak için vasıta sistemdir; hayatın her şubesini “Mutlak Fikre” nisbetle bütünlük şuuru içinde nakış nakış şekillendirici sistem… Bu sistemin bize kazandırmış olduğu diyalektik ve ahlâkı ancak iç oluşumuz nisbetinde bünyemize tahvil eder ve şuurumuzun elverdiği ölçüde kendimize has diyalektik ve ahlâk ölçülerine sahip şahsiyet oluruz. Buna mukabil şuurumuzu inşa etmemizin vasıtası da İslâm’a Muhatap Anlayış davasının estetik, diyalektik ve ahlâk ölçülerini şahsiyetimizle yoğurabilmektir. Bize yolu gösterendir, anlayıştır, meselelere nasıl yaklaşmamız gerektiği hususunda rehberdir. Ondan aldığımız ahlâkı süzüp bünyemizde kendimize mâl ederek tesis edeceğimiz öz ahlâkımız, dünyaya bakışımızın şekillendirici unsurudur.

 

Oldurmaya Mecbur

Fert, belirli bir sosyal çevre içinde hayatını idame ettiren ve bu çevreden etkilenen-etkileyendir. İç oluşun gerçekleşip gerçekleşmediği de sosyal çevre ile olan etkileşiminde ortaya çıkar. İç oluşun aynadaki aksi olarak dış oluş…

“Duygu, düşünce ve iradî faaliyet...” Aksiyon olarak ifade edebileceğimiz iradî faaliyetin ortaya çıkışı, ferdin iç dünyasının bir yansımasıdır. Kısacası “İnsanın şuuru, ölçülebilir ve anlaşılabilir mahiyetiyle faaliyetin muhtevasındadır; faaliyetin muhtevası, aktüalize olmuş ‘ahlâkî karakter’in ele verilişidir.” (6) İnsanın yaradılış fıtratı ve mizaç hususiyetlerinin yanı sıra, geçmişten içinde bulunduğu ân’a kadar yaşamış olduğu her hâdise, duymuş olduğu her söz, öğrenmiş olduğu her şey ve daha ne varsa bir bütün hâlinde onun şahsiyetinin oluşmasında bir etken olurken, her insanın karakter olarak neden farklılık gösterdiği de buradan anlaşılır. İnsanın hayatını idame ettirirken yaşadıklarına toplam olarak kabaca tecrübe ismini verirsek bu tecrübeler, insanda bir diyalektik ve ahlâk oluşmasında da tesirlidir.

Fert, içinde bulunduğu toplumun hakikat addettiği şeylerden-normlardan etkilenir; fakat ferdin bir şahsiyete bürünmesinde tek etken toplumdur diyemeyiz. Fert ve toplum arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur. Toplum fertlerin demetidir ve ferdin şahsiyet kazanmasındaki en büyük etkendir. Her fert de ilâhî memuriyetimiz gereği içinde bulunmuş olduğu sosyal çevreyi-toplumu değiştirmeye ve geliştirmeye-etkilemeye mecburdur.

Fert-toplum münasebetini Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu şu şekilde ifade eder:

Toplum, her biri ‘insan keyfiyeti’nin temsilcisi ‘fertlerin’ demeti olarak, bunların karşılıklı etkileşimiyle belirlenen ve ‘zaman-mekân’ birliğinde cisim ve şeylerin görülen bir realite olmanın yanında, bunların yok olmasıyla kaybolmayan, ‘sübjektif-enfüsî’ mânâsıyla bunların ilişki ve tesirleri, arkadan gelenlere devredilen dinamik ‘yapı’, ‘şekil’, ‘örnek’ ve geçmişi hâlihazırda barındıran süreçtir. Fert, kendisine ‘bildiren’ çevre olmadan düşünemeyeceği ve bilginin ‘bilen’e varolması gerçeğiyle, kendi ‘oluş’uyla varolan çevrede kendini bulur; sosyal mekânda ‘zamanî-tarihî’ yapı’ya dahil olarak, hayvandan ayrı ve şuurlu varlığa mahsus ‘zamanî insan’ oluşunun idrakına erer. Buna mukabil ‘insan keyfiyeti’nin ‘oluş’ta gerçekleşmelerle ortaya çıkan bir ‘imkân’ ifade etmesinden ve insanların diğer varlıklardan farklı müşterek ‘tür keyfiyeti’nin akılla anlaşılamayacağından (çünkü kesintisiz hayatın temsilcisi ruhtur) hareketle de ‘insan keyfiyeti’nin hakikati ancak ferdî oluşlarda aranabilir; tek tek fertlerde tecelli eden ‘insan keyfiyeti’, oluş’tan önce… Hayatın hakikatinin ‘BİR’ olan keyfiyette ve bu keyfiyetin ferdî oluşlarda aranması.” (7)

Belirttiğimiz gibi iki göz, bir burun, bir ağız, bir çene, iki kulak, iki el, iki ayak sahibi olmakla insan olunmuyor yahut ekmek yiyerek, su içerek, yürüyerek falan da insan olunmuyor. Tüm bu bahsettiklerimizi hayvanlar da yapıyor; bedenen de birçoğunun bizden tek farkı iki el yerine ayak sayısının dört olması… Gel gelelim sadece aklî telakkiler ışığında fikir üreterek nefsine tutsak olan da bahsettiğimiz insan değildir. Nasıl insan olunacağını zamanı aşma gayesi çerçevesinde işaret ettik. İnsanlığın hakikati bakımından derinliğine doğru “oluş”umuzda ulaştığımız her noktanın sadece bir durak olduğunu idrak edip bu uğurda çaba sarfetmeye başladıktan sonra, içtimaî sahada genişliğine “oluş”a kapı aralarız. Estetik, diyalektik ve ahlâk kendisine nisbet ederek tesis etme çabasında olduğumuz “İslâm’a Muhatap Anlayış” davası bize birer fert olarak kendimize ve nefsimize değil, insanlığa nasıl faydalı olacağımızı gösterir. Bu bakımdan topluma fayda aslında kendimize faydadır.

Ferdin iç oluşunun kaynağında ruhçu bir görüş olması gerekir ki, ebediyete açılan sonsuzluk ufkuna nisbetle bu âlemde yaşayan insanın oluşu tam olsun. Dış oluş ise insanın içtimaî sahada iç oluşuna nisbetle gerçekleştirdiği aksiyondur ve sonluluğu ifâde ederken karşılıklı münasebetlerimizi de şekillendirir.

- “Bekâ, yalnız Allah’ın sıfat ve hakikati olduğuna göre, ayağına fânilik zemini çekilip başına sonsuzluk tâcı oturtulan insan, İslâmda, her iki tarafın hakkını gerçekleştirmeye memur Şeriat ve Tasavvuf yollarından, Allah’ın ilâhi çaptaki hediyesine nâildir. Mahlûkların en şereflisi sıfatiyle ya bu hediyenin kul üstü seviyesine yükselecek, yahut yaratıkların en sefilinden de aşağıya düşecek…” (8)

İnsana bakışımız budur ve iç oluşun ardından fertlerin aileyi, ailelerin toplumu oluşturmasıyla içtimaî kurum-kuruluşlar tesis edilir. Bu toplamın temelinde yatan şuur ise yine fertlerin iç oluşunda şekillenir. Şekillenen bu kurumların en büyüğü de, yani insanın genişliğine aksiyonunun meydana getirdiği en büyük teşekkülün de devlet olduğunu belirtelim.

 

Bir Zaruret Olarak Devlet

Her insanın farklı bir yapıya sahip olması ve insanın sosyal bir varlık olması sebebiyle, fert-toplum münasebeti sırasında bir takım ihtiyaçlar doğmuştur. Bu ihtiyaçların bir kısmı müesseseleşme zarureti kapsamında giderilmeye çalışılmıştır. Topluluk menfaatinin ve fertlerin birlikte yaşama zaruretinin ortaya çıkardığı bu müesseseleşme devletin de sebebidir. Bu açıdan devlet, varolup olmaması tartışmasının su götürmeyeceği bir teşekküldür. Tarihte bu yapının varlığını sorgulayıp yok saymaya kadar giden fikirler çıksa da, imkânsızlığı ve doğuracağı neticeler bakımından devletin olmaması fikri karşılıksızdır… Ailedeki hiyerarşik yapı, toplumdaki iş bölümü, ihtisaslaşma neticesinde yönetim ihtiyacı hâsıl olur. İnsanın fıtratından doğan güç, hırs ve menfaat kaygıları devleti gerekli kılar.

Diğer bir açıdan toplum kendisini devam ettirmek için fert ile toplum arasında bir ortak payda zemininde muvazene kurmak zorundadır. Bu muvazene kurulduktan sonra oluşacak olan gaye birliğini temsiliyete dökecek bir zeminin varlığına ihtiyaç hâsıl olur. Bu gaye birliği millet olma durumunu doğururken, temsiliyet için gerekli olan kuruluşların en tepesinde ise devlet vardır. Devlet fert ile toplum arasındaki ortak menfaati tesis edecek müessesedir. Ferdin sosyal yapıyı, sosyal yapının devleti ve yeniden devletin sosyal yapıyı, sosyal yapının da ferdi tesir altına alması ve oluşuna zemin hazırlaması sürekliliğinde her devletin ahlâk normlarının fert ve toplumun ahlâk normlarına nisbetle şekillenmesi gerekliliği kendini gösterir ki, bu ölçüye nisbetle kurulmayan devletler varolma gayelerini yitirirler. Bugünkü devletlere bir de bu açıdan bakacak olursak, nasıl yapılar olduğunu daha iyi anlarız.

Tarihi süreçte idare, iktidar ve devlet üzerine birçok fikir üretilmiş ve farklı devlet modelleri şekillenmiştir. Bugün gelinen noktada, hâkimiyetini devam ettiren modern devlet anlayışı “kuvvet prensibi” etrafında şekillendirilmiştir. Kuvvet prensibi nedir ve bu çerçevede şekillendirilen devletlerin mahiyeti nedir? diye soracak olursak, bunun cevabını en iyi şekilde Thomas Hobbes’un “Leviathan”ından alırız sanıyoruz:

Zanaatkâlar tarafından yaratılan büyük ‘Leviathan’, yani Latince’de Civitas, bizim dilimizde ise ‘Milletler Topluluğu’ veya ‘Devlet’ yapay bir insandan başka nedir? Kendini korumak ve savunmak amacıyla doğal olandan daha büyük bir boya ve güce; tüm vücuda hayat ve hareket veren yapay bir ‘ruh’ olarak ‘egemenliğe’; yapay ‘eklemler’ olarak ‘hâkimlere’ ve diğer adalet ve yürütme ‘memurlarına’; doğal vücutta aynı görevi yapan ‘sinirler’ gibi her bir organın ve eklemin kendi görevini yerine getirecek egemenlik koltuğuna bağlanmasını sağlayan ‘ödüllere’ ve ‘cezalara’ sahiptir; her bir üyenin ‘zenginliği’ ve ‘malvarlığı’ ‘gücüdür’; salus popidi, ‘insanların güvenliği’ ‘işidir’; bilmesi gereken her şeyi öneren ‘danışmanlar’ ise ‘hafızadır’; ‘adalet’ ve ‘kanunlar’ yapay bir ‘akıl’ ve ‘irade’; ‘uyum’ ‘sağlık’; ‘isyan’ ‘hastalık’ ve ‘iç savaş’ ‘ölümdür’.” (9)

Batıda, Eski Yunan’dan Rönesans’a kadar filizlenen fikirlerin sentezlenmesi neticesinde ortaya çıkan insan görüşünden bahsetmiştik. Geçmişten bugüne ortaya atılan fikirlerin sentezi neticesinde Batı’nın insana doğası gereği kötü bir yaratık olarak baktığını görüyoruz. Thomas Hobbes’un “homo homini lupus-insan insanın kurdudur” tabiri Batı’nın insana bakışının anahtarı niteliğindedir… Hobbes’dan iktibas ettiğimiz paragraftaki vurgulara bir göz atalım.  Devletin, “yapay bir insan” hüviyetinde olduğundan bahsedilmiş ve devlete “kendisini korumak ve savunmak amacı güden” diyerek sadece hayvanî bir mizaç hususiyetinin gerekliliği gözüyle bakılmıştır. Hobbes’un devlet anlayışında egemenlik-hâkimiyet hırsı doruk noktadadır… “Zenginlik ve malvarlığının gücün derecesini tayin edici unsur” olduğunun söylenmesinden, güçlü olanın zayıf olana hâkim olacağı bu müessesenin bütün kurumları oligarşik bir yapının egemenlik sahası içerisinde kaldığı vurgusu anlaşılmaktadır.

Modern devletlerin fikrî alt yapısının nasıl oluştuğu çok uzun bir bahis; lakin bunu sayfalarımızın sınırlı olmasından ötürü birkaç cümle ile geçiyoruz.

Ortaçağ Avrupası’nda çıkan savaşlardan bıkan ve “devlet kralın malıdır” görüşünden usanan Batı insanı, “hürriyet”in peşine düşmüştür. Hürriyeti başıboşlukta ararken, şekillenecek yeni modelde halkın hâkimiyetinin ön planda tutulması fikri bilhassa Fransız İhtilâli sonrasında cemiyet meydanına damgasını vurmuştur. Hürriyet meselesine kısaca değinmek gerekirse, insanda iki zıt kutup vardır; birisi ruh ve diğeri nefs… Ruh hürriyeti hakikate teslim olmakta bulurken, nefs ise hürriyeti her istediğini yapmak olarak kabul eder. Batı’nın kullandığı hürriyet kavramı ise nefsin her istediğini yapması şeklinde olup “başkasının hürriyetine dokunmadığı müddetçe” tekerlemesi ile sınırlandırılmıştır ve bizce bu hürriyeti değil, başıboşluğu ifade eder. Bu noktadan sonraki ihtilaf mevzuu, hâkimiyeti halka verecek modelin hangisi olduğu yönünde gelişir.

Ne yazık ki bu model tartışmasında Müslümanlar da zorunlu yahut gönüllü olarak yerini almıştır. Dünyada hâkim model olan demokrasinin, “halkın kendi kendisini yönetmesi” şeklinde tarif edilmesi nefse bakan yönü dolayısıyla kabul görmüştür. Halbuki İslâm’da “idare şekli yoktur, idare ruhu vardır” ve “İslâmda halk, hakkın zahiri; ve hak, halkın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Haktır ve biricik hâkimiyet onundur. Halkın değil, Hakkın hâkimiyeti…” (10)

Diğer taraftan, Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin baskısına karşı İngiltere’de Magna Carta’dan başlayarak filizlenen laisizm düşüncesiyle beraber “din” ile “devlet”in ayrı kulvarlarda değerlendirilmesi fikri ortaya çıkmıştır. Yazımızda izah etmeye çalıştığımız şekilde devlet insanın içtimaî sahada meydana getirdiği en büyük kuruluştur ve içtimaî sahadaki iradî faaliyetleri, insanın ahlâk şubesine nisbetle gerçekleşir. Ahlâk şubesinin şekillenmesiyse inanılan yol ve uğruna çaba sarfedilen gayeye bağlıdır. Bu bakımdan devletin dinsiz olması mümkün değildir. Din inanılan yol mânası taşıdığından her devletin bir dini vardır. Buna misal olarak; Liberal devlet modellerinde başıboş hürriyete resmen tapılırken, Komünist devlet modellerinde Marksizm ilâhlaştırılmıştır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “din ve devlet” arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır:

Her devlet temelde doğuşunu “din-ü devlet” kavramının çerçevelediği mânâ içinde bulur. Din; inanılan yol… Devlet; kendisini doğuran insan ilişkilerinde bulunan işleyici ve işletici sıfattaki ahlâkın ‘en büyük oluş’ tezahürü. Yalnız burada dikkat edilmelidir ki, en büyük ahlâkî tezahürden bahsederken söz konusu olan, genişliğine insan aksiyonudur; ahlâkın dışa dönük ikinci yönü…

(…)

Aslında bunlar birbirinden ayrılmaz. Din mânâsına inanılan ve bağlanılan şeyler yanlış ve bâtıl olabilir. Fakat bu mânâda dini devletten ayırmak diye fikir yürütülemez. Böyle bir nihilist telâkki lâikliğe sığmaz. İnanılan ve bağlanılan şeyler dışında doğrudan doğruya ve muâllakta bir hükümet inancına misâl, bu dünyada tek bir Devlet mevcut değildir.” (11)

Devletin neden dinden ayrı değerlendirilemeyeceğini izah etmeye çalıştık. Devlet, dinin ilâhi mecraına kıvrılmasında önünü açıcı bir etken vazifesi üstlenmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyeti doğuran ise devletin fert ve toplumun bir ürünü olması münasebetidir.

“Temel Meseleler”e yaklaşımdaki anlayış değiştirilmediği müddetçe fert ve toplum planında refaha erilemeyeceğini, günümüz moda tabiriyle iç huzurun tesis edilemeyeceğini ve meselelere nasıl yaklaşılması gerektiğini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık.

 

Kaynakça:

1- Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu, İBDA Yayınları, 1. Baskı, 1996, Sf. 269

2- Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, Alfa Yayınları, 1. Baskı, 2014, Sf. 39

3- Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, Alfa Yayınları, 1. Baskı, 2014, Sf. 48

4- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, İBDA Yayınları, 1. Baskı, 2008, Sf. 10-11

5- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,19. Baskı, 2012, Sf. 112

6- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Baskı, 1993, Sf. 134

7- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Baskı, 1993, Sf. 137

8- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,19. Baskı, 2012, Sf. 113

9- Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, Alfa Yayınları, 1. Baskı, 2014, Sf. 892

10- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,19. Baskı, 2012, Sf. 118

11- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Baskı, 1993, Sf. 144

Aylık Dergisi, Ekim 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı