Haber Detayı
28 Ağustos 2014 - Perşembe 13:50
 
Ölüm Odası veya İdris-i Seyr-i Süluk -I- Burak Çileli
Büyük Doğu-İbda Haberi
Ölüm Odası veya İdris-i Seyr-i Süluk -I- Burak Çileli

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun inşâ ettiği corpus-külliyat binası, kendisinin de belirttiği gibi, "tek bir eser esasına göre" yükselir. Başka bir ifadeyle, bütün eserleri toplamda tek bir eserdir. Ölüm odası da böyle değerlendirilmeli ve İBDAKülliyatını teşkil eden her bir eserde tafsile gelen hikmetlerin, diğer eserlerin bağrında tomurcuk hâlinde mevcut bulunduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bunun gibi, hemen her eser, ismi yönünden İBDA ağacının dalı vasfında, fakat dalın ağacı temsil etmesi -ağacın kendi olması- bakımından şemsiye-kapsayıcı isim mesâbesindedir.

 

Öyleyse nasıl oluyor da Ölüm Odası, İBDAşemsiyesinin bütününü temsil ediyor? Denememiz, bir yönüyle de buna cevap arayışının ürünü; kusurlar nefsimizden.

 

“Herşeyden Önce Mehd-i Muhammed Vardı” (1)

 

Mehd-i Muhammed... Mehdî Muhammed... Ebcedinin Ölüm Odası ile aynı olduğuna eserin başında işaret ediliyor. İBDA Külliyatında, "tahrif edilmiş semâvî kitaplarda geçen" diye adresi belirtilen ve "hikmet" denilerek tasdik edilip eserler boyu İslâmî aslına irca edilen şu cümle: 

-"Herşeyden önce kelâm vardı."

 

"Yuhanna İncili" olarak bilinen metnin ilk cümlesidir bu. Batı tefekküründe, sözlük anlamı Kelime olan "Logos" kavramı, teolojiden başka felsefede de Antik Yunan'da Herakleitos'a kadar uzanan nitelenişleriyle tarihte yerini almıştır:

"Terimin eski Yunan felsefesindeki anlamı, varlığın bütün yönlerine yayılan düşünme kuvvetidir. Kavramı bu mânâda kullananların en meşhuru Herakleitos'tur. (M.Ö.475). O bu kavramı dış varlıktaki herşeyde eseri gözüken İlâhî ruh anlamında kullanmaktadır. Başka bir ifadeyle ona göre kelime, hayatın kaynağıdır; varlıktaki herşeyin kendisine boyun eğdiği ilâhî iradedir. Kelime'nin Anaksagoras'ın felsefesindeki anlamı, ilâhî akıldır ya da varlığı idare eden kuvvet, veya Zât-ı İlâhî ile âlem arasındaki vasıtadır. Stoacılardaki anlamı ise âlemi idare eden Faal Akıl ya da cüz’î akıllara düşünce ve bilgilerini veren Küllî Akıl'dır. Stoacıların Kelime/Logos hakkındaki görüşleri, seleflerinden pek farklı değildir. Onların Kelime görüşleri, bilkuvve akıl (Logos endiathetos) ile bilfiil akıl (Logos prophorikos) arasındaki ayrımlarında belirginleşir Bilfiil akıl, yaratılmış şeylerde gözüken ve tecelli eden akıldır. Bu ayrım, göreceğimiz üzere sonradan Yahudi ve Hristiyan daha sonra da Müslüman düşünürlerin yararlandığı bir ayrımdır. Kadim Yahudi düşüncesinde Kelime'nin anlamı, eserlerinden birisi de yaratma olan "Allah'ın Kelimesi"dir. Yahudiler "Memra" kavramını da bu anlamda kullanmaktaydılar. Fakat Yahudi düşüncesinin Yunan düşüncesiyle karışmasından sonra, süratli bir şekilde terimin anlamı değişmiştir. Sonradan bu kavram kullanılmaya başlanmıştır ve bununla ilâhî akıl kastedilmiştir. Bundan dolayı Yahudi filozofların, "Allah'ın Kelimesi" kavramını kâinatı muhafaza eden, onu idare eden şey; vahyin, nübüvvetin ve şeriatların kaynağı anlamında nitelediklerini görmekteyiz. Gerçekten kadim Yunan düşüncesindeki Logos kavramıyla, sonraki Yahudi düşünürlerin eserlerinde Logos kavramı arasındaki benzeyiş noktaları birbirine yakındır. Bu düşünürler, hikmet (ilim ve akıl anlamında) ile kelime (lafız anlamında) arasında neredeyse bir ayırım yapmıyorlardı. Hatta, özellikle Yahudi Philon'un Yahudi düşüncesindeki "kelime" kavramı ile Stoacılardaki anlamını mümkün mertebe uzlaştırmaya çalıştığını görmekteyiz. Philon bu iki anlama Yeni Eflatunculardan aldığı üçüncü bir anlam daha ilave ederek, meseleyi daha da karmaşık hâle getirmiştir. Şu hâlde, Philon'uın "kelime"yi çeşitli anlamlarda kullanıp, her birisiyle farklı bir şeyi veya özel bir anlamı kast ettiğini gördüğümüzde şaşırmamamız lazımdır. Philon Kelime'yi, Allah ve âlem arasındaki "Berzah"; "Allah'ın ilk oğlu"; anası hikmet olan "Büyük oğul"; "ilâhî suret"; "meleklerin ilki", Allah'ın kendi sureti üzere yarattığı "ilk insan"; "halife"; "hakikatü'l-hakâik (hakikatlerin hakikati)"; "şefaatçi"; "en büyük imam" olarak isimlendirmektedir." (2)

 

"Âdem su ve toprak arasındayken ben peygamberdim" ve "Allah'ın ilk yarattığı şey benim nurumdur" hadislerinden de anlaşılacağı gibi,"Kelam"dan maksad Allah Resulüdür; Hakikat-i Muhammediyye, Hakikat-i Ferdiyyedir. Çünkü o topyekûn varlığın kaderidir; "malûm-küllî ruh"tur. Batı tefekküründe "geist" olarak nitelenen, Marksizm’e herşeyin ilk prensibi "dinamik madde" biçiminde intikal eden "toplu hakikat-cem sırrı", İBDA kitaplığının da merkezî hikmetidir. Bütün Fikrin Gerekliliği, İBDA Diyalektiği, Hakikat-i Ferdiyye, İnsan gibi birçok eserinde Mirzabeyoğlu aynı hakikati değişik isimleriyle şöyle tablolaştırır:

Ruh-i Muhammedî

Sırr-ı Âzâm: Bütün, büyük sır.

Lâtife-i Rabbaniye: Allah'tan Rabbânî lâtife.

Menşe-i Ervah: Ruhların menşei, kökü.

Sutan-ı Hakikat: Hakikat sultanı, sultan hakikat.

Sırr-ı İlâhî: İlâhî sır.

Aşk-ı İlâhî: İlâhî aşk, Allah'ın aşkı.

Nokta-i Küll: Küllî nokta. Toplu nokta.

Nokta-i Vahdet: Birlik noktası.

Nokta-i Kübra: Ulu mihrak. Ululuk mihrakı.

Ruh-i Ekmel: Kâmil ruh.

Âdem-i Mânâ: İnsanın mânâsı.

Şems-i Bâtın: Bâtın güneşi.

Ruh-i Kuts: Kutsî ruh.

Ruh-i Ârif: Ârif ruh. Bilen ruh.

Ruh-i Nâtık: Konuşan ruh.

Levh-i Âzam: Büyük levha. Bütün suretlerin topluluğu.

Şems-i Hakikat: Hakikat güneşi. Güneş hakikat.

Akl-ı Küll: Küllî akıl.

Akl-ı Evvel: Baş akıl. Aklın kökü.

Cevher-i Evvel: İlk cevher.

Kalem-i Alâ: Alâ'nın kalemi, Allah'ın kalemi, Alâ Kalem.

Melek-i Mukarreb: Allah'a en yakın üstün, Allah'ın nurundan yaratılan.

 

Söz konusu isimlerden, "Herşeyden önce kelâm vardı" hikmetini hatırlatan ve bahsimizle alâkalı olduğundan dolayı sona bıraktığımız "Kelme-i Ehem"e bilhassa dikkat; "öne alınmış söz, sözün öne alınmışı" mânâsına gelen bu isme, ileride geist, kust ve kıst-hisse aynılığına ve Üstad Necib Fazıl'ın, Mirzabeyoğlu'na hitaben, "Senin de bizim davamızda bir hayli HİSSE sahibi olarak görünmen lazım" sözüyle neyi kastettiğine, bunun da Mirzabeyoğlu'nun mücmel olarak kimliğiyle-hüviyetiyle ve tabiî ki dünya görüşüyle özdeş "Takdim Yazısı" ile alâkasına değinirken tekrar döneceğiz.                                                                             

 

Mehdî Muhammed Kimdir?

 

"Hidayete eren" ve "hidayete vesile olan" mânâlarına gelen Mehdî kelimesi, Allah Resulü'nün isimlerinden biridir öncelikle. Her güzel sıfatın zirvesinde bulunması hasebiyle Mehdîliğin zirvesini de yine Allah Resulü temsil etmektedir. Yine Allah Resulü tarafından müjdelenen Âhir Zaman Mehdisi bahsini "o nura veraset davası"ndan süzmeli; Mirzabeyoğlu'nun Necib Fazıl'la Başbaşa adlı eserinden;

"-"Efendim, zamanın maksatlılığı, diyordunuz..."

 

-Zamanın maksatlılığı... Zaman... Zaman, mekânda hayat filmini oynatan muamma... Hiç bir cins zekâ gelmedi ki, ruhunun öz vatanını ararken sahilsiz tecrit denizinde onun gayesini kurcalamasın... (...) Zaman, kadans dedikleri âhenk helezonuna vak'aların posasını değil de keyfiyetini yerleştirmek işinden başka gaye tanımaz... Bu yüzdendir ki, Allah'ın Sevgilisine, TOPYEKÛN ZAMAN VE MEKÂNIN SAHİBİ, baş ve son o diyoruz... Bu formüle dikkat et; YÜRÜYEN BÜYÜK DOĞU'nun mânâsını ve üzerine kat kat fikir gökdelenleri inşâ edilecek bir arsa veriyorum sana..."

(...)

 

-"Efendim, bir yanda dinin derinlik buudunu reddedenler, diğer yanda da MEHDÎ'ler ordusu... Bu mevzuda da..."

-"Aman, aman, aman!.. Anadolu'nun en yüksek dağının en yüksek noktasına çıkıp avaz avaz bağırmak ve sesimi her yerden duyurmak ihtiyaciyle söylüyorum ki, MEHDÎ bahsinde yenmemiş nane ve edilmemiş maskaralık bırakılmamıştır... Ve bu bahis, pek çok meselede olduğu gibi, bön anlayış izahı ve inancı ile, kör küfür gözüne hiciv malzemesi verici şekillere büründürülmüştür."

(...)

 

Yukarıdaki satırlar, İBDA Mimarı'nın, Mehdî kimliğini Hırka-i Tecrîd adlı eserine kadar ima ve remzlerle, sonrasında da peyderpey, nezaket dairesinde açıklamasının başlıca sebebini yeterince anlatıyor sanırız. Ve yine onun Büyük Muztaribler dörtlüsünün bir cildinde belirttiği üzere, bu tür bir nezaket üslûbu, doğrudan açıklama hakkını ortadan kaldırmaz. Necib Fazıl'la Başbaşa'dan devam:

"Efendim, MEHDÎ bahsinde..."

-"ZAMANIN KUTBU-ZAMANIN SAHİBİ velînin, MEHDÎ kavramının genel mânâsı ile kaynaşması... Her asırda ve her fitne mevsiminde dini kuvvetlendiren ve yenileyen ZAMANIN KUTBU, özel olarak üçüncü binin yenileyicisi olacak İsa Aleyhisselâm'a kasden kullanılan MEHDÎ sıfatına nisbetle, Mehdî misaldir...  Veliler her ne kadar çok olsa da, ZAMANIN KUTBU bir tanedir... Şimdi, zamanın kutbu ve dinin "müceddid-yenileyici"si olmak bir yana, zamanımızdaki örneklerin en küçük bir veliye nisbetle ne olduğunu demin işaretledik... Buna nisbetle, doğrudan doğruya bu yüzyıl İslâm diyalektiğinin fikir "konsept-derinliğine" ait ilgi içinde, inceliklere geçebiliriz... Bu, aynı zamanda İslâm'a muhatap anlayış davasının başka bir yönden gösterilmesidir..."

 

-"Efendim, önce MEHDÎ'nin mânâsı üzerinde dursanız..."

 

-"MEHDÎ, öz, asıl ve kaynak mânâsına, "beşik" ve "döşek"tendir... Kelimenin delâletinde bile görünen husus odur ki, KÜLLÎ RUH-KÜLLÎ MÂNÂ'nın, içinde bulunulan zaman dönemindeki mihrak şahsiyetidir... O halde, falan veya filanın yenileyiciliğinden bahsedilirken, yenilenenin ne olduğu ve yeniliğin ne olduğu sorulmalı ve gösterilmeli değil midir?"

 

-"Efendim, biz, sadece yenilenenin ne olduğunu söylemiyor, aynı zamanda..."

 

-"Aynı zamanda, fikir nisbeti çerçevesinde bunun tatbikçisi oluyorsunuz; işte bunu istiyorum!.." " (3)

 

Batı tefekküründe, Kant'tan başlayan, "İnsanlık tarihi, insanın HÜRLEŞMESİNİN tarihidir" düşüncesi, tarihi, tohumun ağaca doğru gelişmesi gibi, "Geist-Küllî Ruh"un kendini açması süreci olarak gören Hegel'de zirve noktasına ulaşır. Geist ve "kimdir?" mânâsına gelen Kist kelimesi arasındaki telaffuz benzerliği bize, İbda Mimarı Mehdî Muhammed Salih Mirzabeyoğlu'nun bir süreç hâlinde yaşadığı "Ben kimim?" davasını ve kim'in "kimm-tomurcuk" ile iştikak ilgisini hatırlatıyor. Yine geist ve kusto telaffuz ve anlam alâkasından hareketle şu sözlerine dikkat:

"... fikirde de her çağın kendine nisbetle belirtilişi çerçevesinde bildireyim ki, bende,  bahsettiğim kelime ve mânâlar arasındaki münasebeti örgütleyen "lisanlar üstü mânâ lisanı"nın toplayıcısı ve kalbi mevkiindeki kelime, "Kusto"dur... Bütün hüviyetim; sadece yaşadığım değil, yaşadıkça göreceğim kendimden meçhul yanımı da kapsar. Hüviyetimin vârî ve misal üzere belirtilişinin binbir hikmetinden biri de bu... Bütün eserlerimin vücut bulduğu ana dayanak da, kendi öz kaderimi kurcalarken billûrlaşan terkibî hükümlerin göründüğü bu mevzu... Yaşadıkça göreceğim kendimden meçhul yanım; hâlihazıra ve aksiyona nisbetle, imkân ve ihtimâllere açık olan yan..." (4)

 

"Hüviyetimin vârî ve misâl üzere belirtilişi" sözüyle kasdettiği, hüviyet-kim'liğini tohum-tomurcuk hâlinde sembolize eden "Takdim Yazısı"dır. Sözkonusu yazı, "Dünya Çapında Bir Hadise-Kaptan Kusto Müslüman" başlığını taşımaktadır. "Kaptan Kusto Müslüman" ibaresi Mehdî'nin "hidayete eren" manâsını -açıklaması ayrı bir fasıl- işaret etmekle beraber "Dünya Çapında Bir Hadise" ise yine Hegel düşüncesindeki aslıyla İslâm tasavvufuna ait "Ruhun hadiseleşmesi" ve "Weltgeist-Dünya Geisti" bahsini hatırlatmaktadır:

"Napolyon'un Jena sokaklarından geçişini izledikten sonra Hegel çalışma odasına çekildi ve şunları yazdı: "Bugün dünya-geistini at üstünde giderken gördüm." " (5)

 

Dünya-geisti, Anima Mundi, Küllî Ruh, topyekûn varlığın kaderi Mehdî Muhammed'dir; Allah Resulü'dür; O'nun "Her yüzyıl başında bir müceddid-yenileyici gelecek" hadisi veçhile ve İBDA klişesinde toplu birçok anlamın "YENİ" nin varyantları olmasına nazaran Mehdî Muhammed Salih Mirzabeyoğlu'dur. Nitekim bunu Necip Fazıl'la Başbaşa'dan yaptığımız iktibasta da gördük. Bu mevzuya, "kader sırrı verilen velîler" bahsi vesilesiyle "Takdim Yazısı" nın mahiyetine dair açıklamalarda bulunurken tekrar değineceğiz. 

 

Kust'un, hadiste belirtildiği üzere aynı zamanda bir bitki olduğu malûmumuz. Kust icmalden tafsile doğru gelişirken her bir basamak onun tâbiri-ifadesidir. Bu, Hegel'e ve onu İslâmî aslına irca eden Mirzabeyoğlu'nun "Resim" başlıklı münşeatına âşinâ olanlar tarafından kolaylıkla anlaşılacağı üzere "moment-ân-sin-uğrak" olarak ifade edilir. Bahis mevzuu Münşeat'ta şöyle geçiyor:

"Tohum bitki ve tohum sürecinden

ibaret olan devre içinde

bitki tohumun-nefyidir- sürülmüş

ve ikinci nefye mâruz kalır kendi yönünden

yeni tohumlar meydana getirir." (6)

 

Konuyu dağıtmadan, bitkinin "rüya" mânâsını da söyleyip, bir bitki olan "kust-rüya"nın kendini açtığı tâbir-nefy-ifade-moment-sin basamaklarının "kendi yönünden yeni bir nefye-ifadeye mevzu" oluşuna dikkat çektikten sonra, Kust'un tâbiri-açılımı olan ve kendi yönünden sonsuz açılım potansiyeline sahip bir rüyayı -bitkiyi-, "rüya vahyin kırkaltıda biridir" hadisini hatırlatarak verelim; rüya Mirzabeyoğlu'nun İnsan adlı eserinde "Yüzbaşıoğlu Gıda" başlığıyla sunuluyor:

"Levha: 30 Temmuz 2005... Aksaray'da, dükkandayız. Yanımda babam (Hamid) var. Bitişikteki "Yüzbaşıoğlu Gıda"da Kumandan oturuyor. Babam onun için, "hep buraya bakıyor!" diyor. Ben de, "o Kumandan, Mutki aşireti reisi Musa Bey'in torunu, her yeri görür!" diyorum. Kardeşim Çetin dükkana gelip, Kumandan'ın benim için, "rüyalarını yazıp göndersin!" dediğini iletiyor. Sonra, Selim Gürsel'i görüyorum. Yeni bir eser yazmış, ondan bahsediyor. Kumandan da masada otururken, lâtife ile karışık ona, "artık bir hafta havandan geçilmez!" diyor. Selim kalkıyor... Kumandan'a, "ben de aynısını söyledim ona!" diyorum. (Bolu F Tipi Cezaevi-Abdülmetin Torsun)"

 

Mirzabeyoğlu eserinde, yukarıdaki rüyada geçen "Yüzbaşıoğlu" ifadesini, anlamı ve ebced tevafukları bakımından şöyle yorumluyor:

"Yüzbaşıoğlu: (Askerî bir rütbe olmaktan gayrı, yüzbaşı kelimesinin, 'yüz yılın başı' mânâsına da kullanılabildiğine dikkat... "Oğul"un da, "babanın sırrı ve delili" hikmetini göstermesi, "Yüzbaşıoğlu" deyişinin, "yüzyılın sırrı" gibi bir mânâyı hatırlatması tabiîdir):478.

 

Cousteau: Kusto: 478.

 

Kaptan Kusto Müslüman: 82+175+221=478.

 

Mehdî Mahmud Mirzabeyoğlu: 59+98+322=479=1478." (7)

 

Hicrî 1400 (Miladî 1979-1980) senesinin mânâları üzerinde İbda Külliyatında neden bu kadar durulduğu açıklık kazanıyor böylece. 1400 sayısı, form ve muhteva birliği, diğer bir ifadeyle, "olan"ın "olması gereken"e uygunluğu anlamındaki özne ve nesne örtüşmesi sürecinde İbda Mimarı'nın "iç'e doğru oluş, dış'a doğru ise bu oluşun tamimleşmesi" diye tarif edebileceğimiz seyr-i sülûkunu "Abdülhakîm Koltuğu" sembolünde ifade etmektedir. Bu bakımdan hem geist helezonunun son devre-dilim-siklus'unun, hem de sözkonusu "son devre"nin tecessümü, İbda Mimarı'nın "müceddid-yenileyiciliği"nin topyekûn insanlık tarihini kuşatıcı çok özel bir mânâsı bulunmaktadır. "Yüzbaşıoğlu"nun tasavvuftaki İbnü'l-Vakt tâbiriyle içiçeliğini de hatırlatarak İnsan adlı eserden "Müceddid" başlıklı rüya:

"Levha. 25 Şubat 2008... Birisi Kumandan için "yenileyici" veya bu mânâda bir şey söylüyor. Bunun üzerine o da, "ben yenileyicilerin yenileyicisiyim!" diyor. (Bolu F Tipi Cezaevi-Suat Çakıroğlu)

 

Müceddid: Yenileyen. Yenileyici. Sâhih hadisle bildirilen, her yüz başında dinî hakikatleri, devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Peygamber'in vârisi olan zat. (Rüyada geçen "yenileyicilerin yenileyicisi" ifadesini, "yenileyicilere bakışı yenilemek" ve bu bakışla insan ve toplum meselelerine çözüm getirecek anlayış diye anlamalı.)" (8)

 

Demekki Âhir zaman Mehdîsinin "Müceddid" vasfının, külliyattan âşinâ olduğumuz "faal kuvvetleri nefsinde toplayan ÇOCUK" hikmetiyle alâkası yönünden has ve hususî bir karakteri var. Bu aynı zamanda Necip Fazıl'la Başbaşa'da geçen, "son çocuk" bahsiyle de içiçe düşünülmelidir:

"-"Efendim, bana şeyi hatırlatıyor... Hayat, Âdem Peygamberle başladı, fertle başladı; ve doğan son fertle bitecek!.."

 

-"Son fert... Şit Aleyhisselamda tecelli eden sırrın izini taşıyıcı son fert... Büyük İslâm velisi, o son çocuktan sonra kadın ve erkek cinsinde kısırlık başlayacağını söyler..." (9)

 

Veli: SAHİB, mâlik. Evliya. Muin. Muhafaza eden. Küçük çocukların hâlinden mes'ul kimse. Sıddık. BABA. Babanın babası, cedde de denir.

 

Veliyy: Yakın. Amcazâde, emmi OĞLU. Yar, dost.

 

Veli'nin iştikaklarında "oğul-çocuk" mânâsını gördük. "Son çocuk"un "Hatem-i Evliya / Son Veli" ile aynılığını ve bunun da, en başta Necip Fazıl'la Başbaşa'dan işaretlediğimiz "üçüncü binin yenileyicisi" Hazret-i İsa'nın Mehdî Muhammed sırrına nisbetini, "Mehdî, Hazret-i İsa'nın kendisidir" hadisi vesilesiyle, kısmetse önümüzdeki sayıda göreceğiz. 

 

Dipnotlar:

(1). Başlıktaki cümleyi Salih Mirzabeyoğlu'nun Büyük Muztaribler-I adlı eserinin 44. ve 45. sayfalarındaki bahislerden istifadeyle kurduk.

(2). İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler, Ebu'l-ala Afifî, İz.Yay., sh.61

(3). Necip Fazıl'la Başbaşa, S.Mirzabeyoğlu, İbda Yay, sh.292,295,296,297,298. 

(4). Üçışık, S.Mirzabeyoğlu, İbda Yay., sh.129

(5). Seçilmiş Parçalar; G.W.Hegel, Remzi Yay., sh.107

(6). Münşeat, S.Mirzabeyoğlu, İbda yay., sh.110

(7). İnsan, 2.Cilt, S.Mirzabeyoğlu, İbda Yay, sh.342

(8). İnsan, 2.Cilt, S.Mirzabeyoğlu, sh.386-387

(9). Necip Fazıl'la Başbaşa, S.Mirzabeyoğlu, İbda Yay., sh.327      

 

Aylık Dergisi, Ağustos 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ölüm, Odası, veya, İdris-i, Seyr-i, Süluk, -I-, Burak, Çileli,
Yorumlar
Haber Yazılımı