Haber Detayı
01 Aralık 2014 - Pazartesi 16:57
 
Ölüm Odası veya İdrisî Seyr-i Sülûk -IV- Burak Çileli
Büyük Doğu-İbda Haberi
Ölüm Odası veya İdrisî Seyr-i Sülûk -IV- Burak Çileli

Herşeyden Önce Hatemü’l Enbiya Vardı”

 

Topyekûn kâinatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü… Baş ve son O… “Kâinat bir kitabın –Kur’ân’ın- gerçekleşmesidir” hikmeti, Kur’ân’ın kurune-nefs, karn-boynuz (helezon) ve chrono-zaman iştikak alâkaları üzerinden, topyekûn zaman ve mekânın O’nun nefsinin gerçekleşmesi demek olduğunu da gösterir. Alman idealist felsefesinin, bir zaruret olarak ikâme ettiği, ancak İslâmî kökeninin örtülmesinden sebep havada kalan, “geist sırf bir yapıp-etmedir” tarifinin aslı ve esası budur. Mirzabeyoğlu’nun, “Batı’da en fazla yağmalanan eser” tesbitinde bulunduğu, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiyye’sinden bu hususta birşeyler aktaralım; böylece Mirzabeyoğlu’nun Marifetname’sinde dikkat çektiği İtalyan Grambattista De Vico’dan başlayan Batı tarih felsefesinin, gerçekte nerelerden devşirildiği aydınlansın:

“Efendimiz Hz .Muhammed’in Feleğinin Devrinin Bilinmesi. Söz konusu Devir, Efendilik Devridir - Zaman, Allah’ın Kendisini Var Ettiği Gündeki Hâline Dönmüştür.”

 

Dikkat ediniz! Babam üzerine yemin ederim,

O hükümdar ve efendiydi

Âdem su ve toprak arasında dururken

O, Ebtahî Peygamber, Muhammed’dir

Onun yücelerde kadîm ve yeni bir övgüsü vardır

Sürenin sonunda mutluluk zamanıyla gelmiştir

Onun her asırda durakları vardı  (B.Ç.Not: “Ahenk helezonu”nu ve Hegel’in “moment-ân” kavramını hatırlıyoruz.)

Kırılgan zaman için geldi, çatlağını onarsın diye

Diller ve bilgiler ona senâ etti

Bir şey istedi mi, aksi gerçekleşmez

O işin oluşta engelleyicisi olmaz

 

Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki: Allah, kendi nezdinde bilinen sürenin belirlenmesi için, feleğin hareketinin varlığı vesilesiyle, ruhları bedenleri idare edici olarak zamanla sınırlanmış hâlde yarattı. Feleğin hareketiyle zaman ilk yaratıldığında, Allah yöneten ilk ruh olarak Hz. Muhammed’in ruhunu yarattı. Sonra ruhlar feleklerin hareketleri vesilesiyle (ondan) meydana çıkmıştır. Böylece, Hz.Peygamber’in ruhu şehadet âleminde bulunmadan gayb âleminde var oldu. Allah ona peygamberliğini bildirmiş, Âdem, Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi henüz “su ve toprak arasında iken” onu müjdelemiştir. Zaman, Hz. Muhammed hakkında bedeninin var oluşu ve ruhun onunla irtibat kurmasına el-Bâtın ismiyle ulaşmıştır. (Bedeni var olup ruh ona bitiştiğinde). Bu esnada zamanın hükmü, akışta ez-Zâhir ismine geçti. Böylece Hz. Muhammed cisim ve ruh olarak zatıyla ortaya çıktı. Başlangıçta peygamberler vasıtasıyla ortaya çıkan bütün şeriatlarda, hüküm bâtınî olarak ona ait iken, artık zâhirde de hüküm kendisine ait oldu. Böylelikle, Şârî tek ve O da şeriatın sahibi olsa bile, iki ismin hükmü arasındaki farklılığı açıklamak için, el-Bâtın isminin ortaya koyduğu bütün şeriatları, ez-Zâhir isminin hükmüyle geçersiz kıldı.

 

Hz. Peygamber, “ben peygamber iken” demiş, “ben insan iken” veya “mevcut iken” dememiştir. Peygamberlik ancak Allah katından tesbit edilmiş şeriat vasıtasıyla gerçekleşebilir. Böylece Hz. Peygamber, kitabımızın başka bölümlerinde ortaya koyduğumuz gibi, bu dünyada vekilleri mesabesindeki peygamberlerin varlığından önce peygamber idi.

 

O hâlde zamanın döngüsü, Hz. Peygamber’in devrinin el-Bâtın ismiyle bitip, başka bir devrin ez-Zâhir ismiyle başlamış olmasından ibarettir. Bu meyanda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Zaman Allah’ın yarattığı günkü hâline döndü”. Bunun anlamı şudur: Hüküm, ilk devirde bâtınî olarak kendisine ait olduğu gibi, bu devirde zâhirî olarak ona, yani Hz. Muhammed’e aittir. Hâlbuki ilk devrinde, hüküm zâhirde Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve bütün diğer nebi ve elçilerin şeriatları gibi şeriatın nispet edildiği kimselere aitti.

 

(………………………………………………………………………………..)

 

Sonu merhametlilerin en merhametlisi olan, dönen bir daireden daha büyük hangi şeref vardır? Dairenin sonu başına bitişmiştir. Yetkinliği nedeniyle sonunun başına bitiştiği bir durumda, bu dairenin başlangıcı olan Hz. Muhammed’in şerefinden daha büyük bir şeref tasavvur edilebilir mi? Allah bütün şeyleri onun vesilesiyle yaratmaya başlamış ve onunla tamamlamıştır.

 

(……………………………………………………………………………………)

 

Şair Nâbiğa Hz. Peygamber’i methederken şöyle der:

Baksana! Allah sana öyle bir sure (mülk) vermiş ki

Başka her mülkün onun altında titrediğini görürsün

Çünkü sen GÜNEŞ, diğer hükümdarlar (peygamberler) ise ancak yıldızdır.

Sen doğduğunda onlardan hiç birisi görünmez

 

(……………………………………………………………………………………)

 

Zaman devri, dönüşün tekrarı sayesinde, mizana (terazi) ulaşmış, böylece Hz.Peygamber zuhur etmiştir. Onun zamanın her parçasında bir hükmü vardır ki, bunlar Hz. Peygamber’in zuhuruyla artık kendisinde toplanır. (…) Böylece Hz. Muhammed’in ruhaniyeti, zamanın her hareketinde, Allah’ın o hareketlere yerleştirdiği ilâhî emirlere göre bir ahlâk kazanır”. (1)

 

“Herşeyden Önce Hatemü’l Evliya Vardı”

 

Hatemü’l Evliya kavramı Hakîm Tirmizî’nin öne sürdüğü tartışmalı bir mevzu. Biz bu bahse ikinci yazımızda, Salih Mirzabeyoğlu’nun, alt başlığı “Büyük Doğu-İbda” olan, İnsan adlı eserinden iktibasla da yer vermiştik. Peygamberlerin birbirlerine göre üstünlüklerinden hareket eden Hakîm Tirmizî, veliler arasında da böyle bir derecelenme bulunduğu neticesine varmakta, bunu “İnsanları uyar! İnananlara da Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele!” (Yunus 10/2) âyetindeki “kademü sıdk” ifadesine dayanarak delillendirmeye çalışmaktadır.(2)

 

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ne göre Velâyet-i Muhammediyye dört kısımdır:

“Bu dört kısmın da birer hâtemi vardır. Birincisi sûrî ve mânevî tasarrufa sahip olan, Ali b. Ebî Tâlib (k.v.)’dir. Çünkü o râşid halifelerin sonuncusudur. Peygamberimiz hadis-i şerifde “hilafetin kendisinden sonra otuz yıl olacağını” haber vermişlerdir. Bu hâteme “hâtem-i kebîr” denir.

 

İkincisi ise yine sûrî ve mânevî tasarruf sahibi olan Mehdî (a.s.)’dır. Âhir zamanda ortaya çıkacaktır. İsmi Muhammed olup (B.Ç.Not: İbda külliyatından “Derviş Muhammed” remzini ve “Mehdî Muhammed” kalıbını, Mektubât-ı Rabbânî’den, “Mehdî’nin Velâyet-i Muhammediyye’nin ekmeliyyetine sahip olacağı” hususunu hatırlatalım.) yaratılış ve sureti Resûlullah’a benzerdir. Fakat ahlâkı O’ndan aşağıdadır. Ondan sonra hiçbir veli sultan olmaz. Bu velâyet O’nunla hatm olur. O’na “hâtem-i sağîr” derler.

 

Üçüncüsü İbn-i Arabî’dir. O’na “hâtem-i asğar” derler. Çünkü o sûrî ve mânevî tasarrufa kâdir olmakla birlikte, yalnız mânevî tasarrufa mâlik olup hilâfete yakın olmayan velâyetin hâtemidir.

 

Dördüncüsü İsa İbn Meryem (a.s.)’dır. O’ndan sonra hiçbir veli gelmeyecektir. Velâyet O’nunla hatm olunur. O’na da “hâtem-i ekber” denilir. Ondan sonra da kıyamet kopacaktır.” (3)

 

Hz. İsa’nın “hatemü’l evliya” mertebesi, Hz.Mehdî’ye kıyasla daha umumî. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, “Bir nesnede hatmiyyet itibar olunmak başlangıca bağlıdır. Bir işin başlangıcı olmadıkça sonu da olmaz” der. Ona göre, Hatemü’l Enbiya Resûl-ü Ekrem (s.a.v) efendimiz bir başlangıçtır ki, bütün sonlar onu baba bilmiştir. Çünkü hatmiyyet, başlangıç olmasına zıt değildir.

 

Hâtemü’l Enbiya ve Hâtemü’l Evliya mefhumları, “ruh birdir; Küllî Ruh” hikmeti icabı, üzerinde derinleştikçe içiçe geçmekte, nübüvvet yönünden ele alınınca, yukarıda Fütuhât-ı Mekkiyye’den gösterdiğimiz veçhile “Nübüvvet birdir” hikmetine, bâtın yolu itibariyle de “veli birdir” mânâsına işaret etmektedir. Ölüm Odası dahil İbda Mimarı’nın son eserlerinde, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin, Hazret-i İsa hakkındaki “saf gümüşe bakınız” sözü, zâhirin temsili altuna nazaran, bâtını temsil eden gümüşün, Hz. İsa’nın Âdem Peygamber’den başlayan umumî velâyetin hâtemi olduğunu göstermesinden başka, “güneşi bağrında taşıyan Ay’ın sembolü” olması bakımından da çok şey ifade etse gerek. Ölüm Odası,” son ve tek kıvılcım” misali, İbda Mimarı’nın şahsında, insanlık tarihinin varoluş mücadelesindeki, son ölüm kalım savaşını da temsil eder: “Çözdük her müşkülü derlerse de ki, sonunda varolma müşkülü kaldı!”. Kendisi, Allah Resûlü ile Hazret-i İsa arasında, her iki tarafa da bakar “berzah” olduğuna göre, hicrî 1400’den (Milâdî 1979-1980) başlayan bu süreç, “kâfirler istemeseler de” zaferle tamamlanacaktır inşaallah: “GÜMÜŞ renkte duruldu varolmak kuruntusu”.  

 

İki Mehdi – İki Halife

 

Hatemü’l Evliya makamının, âhir zamanda hem Hazret-i Mehdî hem de Hazret-i İsa için geçerli olduğunu gördük. İlk yazımızda “Zamanın Sahibi-Zamanın Kutbu Mehdî” mevzuu ile alâkası içinde ele aldığımız “Yüzbaşıoğlu” kelimesinin, ebced değeriyle örtüşen “Mehdî Mahmud Mirzabeyoğlu”nu ve Tilki Günlüğü’nün başlangıcı olan 17 Ağustos gününün başlığı “MEDHE Lâyık TAKDİM”i hatırlatarak, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin İsrâ suresindeki “Rabbinin, seni ÖVGÜYE değer bir makama göndereceğini umabilirsin” âyetini (79.âyet) nasıl tefsir ettiğine bakalım:

“ ‘Rabbinin, seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin’. Herkesin ÖVMEKLE yükümlü olduğu bir makama yani. Bu da Mehdî’nin (a.s.) zuhuruyla gerçekleşen “hatmü’l velâyet” makamıdır. Çünkü Hatemu’n Nübüvveti bir açıdan övgüye değer makamdadır. (Makâm-ı Mahmud). Bu da Hatemu’n Nübüvvet olması cihetidir. Bir diğer açıdan ise övgüye değer değildir. O da Hatmu’l Velâyet cihetidir. O bu cihetten Hamdiyet makamındadır. Velâyetin hatmi gerçekleşince, bütün cihetlerden Makam-ı Mahmud’da olur.” (4)

 

Mirzabeyoğlu’nun İnsan (iki cilt), Esatir ve Mitoloji ve Ölüm Odası adlı eserlerinde, ebcedleri vesilelerle verilen “Mehdî Muhammed-İsa” terkibi, “İki Mehdî”ye delâlet eder. Bu hususta Zuhruf Suresi’nin 61. âyetinin tefsirinde Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri şöyle diyor:

“ ‘Muhakkak ki o, kıyamet için bir ilimdir’. Yani İsa (a.s.) kıyametin bilgisidir. Çünkü büyük kıyamet onunla bilinir. Bilindiği gibi İsa’nın (a.s.) nüzûlü kıyamet alâmetlerinden biridir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Kutsal topraklarda Efik denilen yerde bulunan bir tepeye iner. Elinde bir mızrak bulunur. Onunla Deccal’i öldürür. Haçı kırar, kiliseleri, manastırları yıkar. İnsanlar sabah namazını kıldıkları sırada Beytu’l Makdis’e girer. İmam, İsa öne geçsin diye geride durmak ister. Ama İsa onu öne geçirir. İsa, Hz.Muhammed’in (s.a.v.) dinine göre onun arkasında namaz kılar”.

 

Efik denilen tepe, İsa’nın (a.s.) bedene bürünüp zâhir oluşuna işarettir. Kutsal topraklar, İsa (a.s.)’ın bedeninin oluştuğu zâhir maddeye işarettir. Mızrak ise, bunda ortaya çıkan kudret ve heybetin suretine işarettir. Bu mızrakla Deccal’i öldürmesi, onun zamanında ortaya çıkan sapık, saptırıcı zorbayı yenilgiye uğratmasına; haçı kırması, kiliseleri ve manastırları yıkması, muhtelif dinleri ortadan kaldırıp geçersiz kılmasına işarettir. BEYTU’L MAKDİS’E GİRMESİ, İLÂHÎ HUZURDA KUTUB MAKAMI DENİLEN ZÂTÎ VELÂYET MAKAMINA ULAŞMASINA İŞARETTİR. İnsanların sabah namazını kılıyor olmaları, büyük kıyamet gününün sabahı, VAHDET GÜNEŞİNİN ortaya çıkışıyla birlikte, Muhammedîlerin tevhidde istikâmet üzere ittifak etmelerine işarettir.

 

İsa’nın (a.s.) onu öne geçirmesi ve kendisinin Muhammedî şeriata uygun olarak ona uyması, aynı tevhidi öğretmesine, büyük kıyamet hâllerini ve bâkî zatın ortaya çıkışını tanıtmasına rağmen, Hz.Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) ümmetine tâbî olacağına, şeriatı değiştirmeyeceğine işarettir. Bu tevil, “Meryem oğlu İsa’dan başka Mehdî yoktur” rivayeti esasında, Mehdî’nin İsa olması hâlinde geçerlidir. EĞER MEHDÎ, İSA’DAN BAŞKASI İSE, BU TAKDİRDE BEYTU’L MAKDİS’E GİRİŞİ, İSA’NIN MÜŞÂHADE MAHALLİNE VARMASINA İŞARETTİR, KUTUBLUK MAKAMINA DEĞİL. Geri çekilen imam ise Mehdî’dir. Zamanın kutbu olmasına rağmen bu şekilde geri durması ise, Velâyet sahibinin nübüvvet sahibine saygı göstermesinden kaynaklanır.

 

İsa’nın (a.s.) Mehdî’yi öne geçirmesi ise kutubluk makamına sahip oluşu itibariyle, öncelikli olduğunu bilmesinden dolayıdır. Muhammedî şeriata uygun şekilde Mehdî’nin arkasında namaz kılması ise, zâhirî ve bâtınî olarak ondan feyiz almak amacıyla, gerçek anlamda ona uymasına işarettir.Allah, doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

 

“Ve bana tâbî olun! İşte bu, dosdoğru yoldur” demesine gelince, kuşkusuz Muhammedî yol, Allah’ın yoludur. Çünkü Hz.Muhammed, fenâ sonrasında O’nunla bâkî olmuştur. Bu yüzden onun dini Allah’ın dinidir, yolu Allah’ın yoludur. O’na tâbî olmak Allah’a tâbî olmak demektir. Bu yüzden, “bana tâbî olun” demekle “Resûllerime uyun” demek arasında bir fark yoktur. Bu nedenle Hz.Muhammed’e (s.a.v.) tâbî olmak Allah sevgisini doğurur. Çünkü onun yolu hakiki vahdet yoludur ve istikamet üzere olmak da ancak o yolda mümkündür. Bundan dolayı İSA (A.S.) VAHDETE ULAŞTIKTAN VE İKİLİĞİ ORTADAN KALDIRACAK ŞEKİLDE HAKİKİ SEVGİYE VARDIKTAN sonra, Hz.Muhammed’e (s.a.v.) tâbî olmaktan başkasını yapamazdı”. (5)

 

“Mehdî Allah’ın halifesidir” hadisi ortadayken mehdî’nin iki kişi olması, “iki halifeye biat olunduğu vakit bunlardan ötekini öldürünüz” hadisiyle çelişmiyor mu? İbda Mimarı, buna da Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs-ul Hikem’inden istifadeyle açıklık getiriyor:

“İsa Aleyhisselam kıssası, ulu Allah’ın aziz kitabında (Kur’ân’da), Yahudilerle onun hakkındaki haberler arasında bildirildi. Şu haberlere göre, Hz.İsa resul olunca, ya (Tevrat’ta) yerleşmiş olan bir hükmü çıkarmakla veya ona bir hüküm ilave etmekle bir değişiklik yaptı. Halbuki hilafet için bugün bir mansıp yoktur.Halife, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Allah diliyle söylediği Şer’ (ana hükümler) üzerine değil, ancak içtihad ile yerleşen hükümler üzerine bir şey ilave veya tenzil edebilir. Bazen halifeden, hükümde bir hadise aykırı düşen bir söz duyulur. Bunun belki de içtihada ait olduğu sanılır. Halbuki böyle değildir. Ancak bu imam nazarında o haber, keşif yönünden nebide sabit olmamıştır. Eğer sabit olsaydı onunla hükmederdi. Her ne kadar hadisler adaletli kişilerden birinden nakledilmek suretiyle rivayet edilmiş ise de, adaletli kişiler de (beşeriyet icabı vehim ve mânâyı kavramak hususunda) masum (hatasız) değildirler; bugün halifede bile buna benzer şeyler görülür. Nasıl ki bu İsa Aleyhisselam’da da görülecektir. İsa yere indiği vakit içtihadla yerleşmiş olan şeriattan birçoğunu kaldıracaktır. Şu hâlde İsa bunları kaldırmakla, Hazret-i Muhammed’in ancak kendi tarafından kurulmuş olan şeriat şeklini yerinde bırakacaktır. Hususiyle indirilmiş olan bir hükümde, imamların hükümleri birbirine uymadığı zaman, kat’î surette anlaşılır ki eğer (bu mesele hakkında) vahiy inmiş olsaydı, elbette bu hükümlerin ancak birine uygun düşerdi. Şu hâlde en uygun düşen bu hüküm, ancak ilâhî hükümdür. Bundan başkaları her ne kadar Hak yönünden yerleşmiş olsa da, ancak bu ümmetten darlığın kaldırılması ve hükmün genişlemesi için koyulan ve içtihada dayanan mevzuattır.

 

Hazret-i Peygamber Aleyhisselam’ın “iki halifeye biat olunduğu vakit bunlardan ötekini öldürünüz” mealindeki hadisine gelince, bu ancak kılıçla elde edilen zâhirî halifelik içindir. Bunlar her ne kadar birleşseler de, mânevî halifelik mertebesine aykırı olacağından, elbette ikisinden birinin katli gerektir.  Çünkü mânevî halifelik makamında öldürmek yoktur. Öldürmek ancak zâhirî hilafet hakkında meşru kılındı. Her ne kadar kılıç ve kuvvete dayanan halifede bu makam yoksa da, adalet ettiği takdirde o da Allah Resûlü’nün halifesi sayılır”. (6)

 

Dipnotlar:

•           Fütuhât-ı Mekkiyye, İbn Arabî, Litera Yay., Sh.415-424.

•           Kâbe ve İnsan, İsmail Hakkı Bursevî, İnsan Yay., Sh.84.

•           Kâbe ve İnsan, İsmail Hakkı Bursevî, İnsan Yay., Sh.85.

•           Tefsir-i Kebîr (Tevilât), 1.Cilt, M.İbn Arabî, Kitsan Yay., Sh.672.

•           Tefsir-i Kebîr (Tevilât), 2.Cilt, M.İbn Arabî, Kitsan Yay., Sh.1125, 1126.

•           Füsûsu’l-Hikem, İbni Arabî, Kırkambar Kitaplığı, Sh.228, 229.

 

Aylık Dergisi, Kasım 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ölüm, Odası, veya, İdrisî, Seyr-i, Sülûk, -IV-, Burak, Çileli, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı