Haber Detayı
04 Eylül 2015 - Cuma 14:58
 
Ömer Lekesiz ile Söyleşi...
Söyleşi Haberi
Ömer Lekesiz ile Söyleşi...

Memleketimizin bugünkü kültür-sanat manzarasını nasıl görüyorsunuz? Bu manzaraya bakarak sorarsak, yeterli seviyeye ulaştık mı, yoksa kat etmemiz gereken çok mesafe var mı?

Memleketimizin kültür-sanat ortamı denildiğinde öncelikle ele alınması gereken mesele Cumhuriyet döneminde nasıl bir kültür-sanat anlayışı devraldığımızdır. Mevcut olan şey ancak bir başka şeyin üzerine bina edilir. Biz, alfabesi değiştirilmiş, Osmanlı döneminden kalma bütün kültürel verileri kötü-gerici diye addedilmiş, bu mânâda Kemalizm ile birlikte adeta yeni bir kültürü yeniden oluşturulmaya çalışılmış bir toplumuz. Fakat her diktatör yapıda olduğu gibi, bizde de yeni bir kültür inşa etme süreci devlet eliyle belli bir düzeye kadar gerçekleştirilebilmiştir.

Sanat dediğimiz şey insanların kendi içinden gelen bir icraat olduğundan özgür bir hareket olarak görülür. Oysaki bu tür yapılarda sanat yönlendirilmeye, yeni anlayışa nisbetle bir sanat telakkisi oluşturulmaya çalışılır. Bugün geldiğimiz noktada cumhuriyet dönemine ilişkin ne bir mimarîden, ne sinemadan, ne edebiyattan söz etmek mümkün; çünkü yapılan değişikliklerle ve geçmişin reddedilmesiyle birlikte köksüz bir sanat anlayışı oluşmuştur.

Bu anlayış Batı taklitçiliğine dayalı olmasına rağmen Batı’nın plastik sanatlardaki ve diğer alanlardaki gelişimini de yakalayamamışız…

Maalesef… Batılı sizde orijinal olana bakıyor, kendisini taklit etmenize itibar etmiyor. O zaten orada var. Sizin Picasso gibi resim yapmanızın hiçbir anlamı yok; çünkü taklitler sadece aslını yüceltir.

“Sanat çetin, hayat kısa”, ağızlara pelesenk olmuş ve sürekli kullanılan bir ifade. Söylene söylene mânâsı törpülenen, insana asıl memuriyetinden haber veren bu tür veciz ifadeler sizde neyi tedai ettiriyor?

Sanatın çetin olup olmaması meselesi zihniyetle, kültürle ve sanata nasıl baktığınızla alâkalı. Bizim sanat telakkimiz tamamen sınaate ve zanaata bitişiktir. Bu nedenle de sanat bizde “faydacılık”ı esas alır. Sanat anlamında halkı aydınlatabilecek, halka fayda sağlayabilecek bir şey yapmışsanız, o sanat olarak kendisini seçkinleştirir. Camilere, saraylara, diğer mimarî eserlere bakarsanız, bizim sanatımız faydayı en iyi şekilde temin etmek için kolektif bir çalışmanın ürünüdür. Bir camii inşa edilirken hattat hattını yazar, müzehhip süslemesini yapar, doğramacı doğramasını yapar. Bu bizdeki sanat anlayışının kolektif olduğu gösterir. Bizim sanatta bireyciliğe yönelişimiz de yine Batı mukallitliği ile ortaya çıkmıştır. Bu faydacılığa rağmen sanatçının kendi içinde özgürlüğü de hiçbir zaman zedelenmemiştir. Önemli olan sizin belli perspektifleri aşarak nasıl bir sanat inşa ettiğiniz. İnşa ettiğiniz şey sizin şahsınızda biricikleşebiliyorsa sanata dönüşür. Öte yandan halka fayda sağlayan bir sanat algısı bakımından da kolektif bir çabanın verisi hâline geliyor. Bu mânâda sanatı çok fazla abartmamak ve yüceleştirmemek lâzım; çünkü sanat tırnağın ete bitişik olduğu gibi sanat faaliyeti de insana ve hayata bitişiktir.

Bugün kültür-sanat faaliyetleri Kültür Bakanlığı’nın tekelinde ilerleyecek faaliyetlermiş gibi görünüyor. Oysaki sanat hayatın her sahasında bizzat kültür ile beraber ilerleyen bir şey değil mi?

Sanat devlet tarafından yürütülemez. Biraz önce de söylediğimiz gibi Kemalizm’in içine düştüğü hata ortada. Devlet sadece sanatçıya alan açabilir ve imkân sağlayabilir. Sanatçı da sanatını o noktada icra edebilir. Bakanlıkların ortaya koyduğu faaliyetlerle bir kültür-sanat işi yürüttüğünüzü zannederseniz sadece yanılmış olursunuz.

Hikâye sahasında Doğu’dan ve Batı’dan sizi etkileyen yazarlar kimler?

Hikâye dediğimiz şeyin kapsamı çok geniş. Ben daha çok öykü üzerine çalıştım. Hikâye bizde çok temel bir kavramdır. Bizim yaptığımız her şey hikâye tanımının içine girer. Mesnevi de, masal da, öykü de, roman da oradadır. Bizim genel tanımımızdır hikâye… Hikâye denildiğinde, bizde şairler ile nesir yazanlar birbirinden ayrılmaz. Fuzulî ne kadar iyi bir hikâye anlatıcısıysa, Ferîdüddin Attâr ne kadar iyi bir hikâye anlatıcısıysa Mustafa Kutlu da o kadar iyi bir hikâye anlatıcısıdır. Kuşak olarak benim en yakın olduğum isimler üzerinde duracak olursak Filibeli Ahmet Hilmi beni son derece etkilemiştir. Edebiyat üzerine düşünmemi teşvik etmiş isimlerden biridir. Filibeli Ahmet Hilmi’den başlayarak günümüze doğru geldiğimizde Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Cemal Şakar’ı buna dâhil edebilirsiniz. Gençlerden de şu an ikinci kitabı çıkan Aykut Ertuğrul’u da buna dâhil edebilirsiniz. Bu arkadaşlar kendi yeniliklerini icra etmek suretiyle geleneğin tekrarıyla kendi sanatlarını ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla bizim hikâyeciliğimiz hiçbir zaman geride kalmamış daima ileriye gitmiş bir türdür.

Batı’da öykü?

Batı’da öykünün temellerini atan isimler Edgar Alan Poe, Maupassant ve Çehov’dur… Öykünün temelleri orada da iyi atılmıştır. Kaldı ki bizim onlardan bir geriliğimiz de söz konusu değildir. Onların öyküde atılım yaptığı zamanda biz de öyküde atılım yapmışız. Eşzamanlı bir sıçrama söz konusu. Bunun izinden giden öykücüler Batı’da her zaman revaçtadır; ancak Batı’da hep önde olan tür romandır. Bu yüzden öykü biraz arka plana itilir. Buna rağmen birçok insan çalışmalarını sürdürmektedir.

Öykünün memleketimizde ilk sıçrama yaptığı dönemle bugünü kıyasladığımızda ne durumdayız? Kaliteli kalemler yetiştirebiliyor muyuz?

Yetiştirmek zorunda değiliz. Her şey kendi doğallığı ve olgunluğu içerisinde güzeldir.

Kültür ikliminin de bir tesiri var değil mi?

Muhakkak… Memduh Şevket Esendal’ın 1930’lu yıllarda yazdığı mütevessim hikâyelerle Mustafa Kutlu’nun bugün yazdığı mütevessim hikâyeler damar olarak birbirinin aynıdır; ancak form olarak farklıdır. Memduh Şevket Esendal daha çok Çehov tarzını benimserken, Mustafa Kutlu biraz daha tasavvufî derinliği de yoklayarak öyküyü farklı bir formda bugünkü nesillere sevdirmiş bir isim.

Malûm Ramazan’ı ifa ettik. Sürekli kullanılan bir ifade vardır, “nerede o eski Ramazanlar”… Bu teselli ile beraber yeni Ramazanların usulleri (eğer bir usulü varsa) nasıl örtüştürülür? Böyle bir mezcetme gerekli midir?

Harirî diye çok meşhur bir Arap şairi vardır. 900’lü yıllarda, yani 10. asırda yaşamıştır. “Nerede o eski şairler ve nerede o eski şairlere duyulan hürmet?” diyor. 900’lü yıllardan söz ediyoruz. Geçmiş olan her şey geçmişin büyüsüyle, sırla kaplandığı ve nostaljik bir yön ile duygularımızla bitiştiğinden bizim için her zaman cazip hâle gelir. Oysaki bizim için yaşadığımız an vardır. Ne geçmiş, ne de tasarrufuna imkânımız olmayan gelecek bizi ilgilendirmez. Bizi kendi zamanımız ilgilendirir. Biz Müslümanlar olarak Ramazan’ın hakkını hem ifâ ediliş tarzıyla, hem de etkinliklerle verebiliyor muyuz? Buradan bakmak lâzım… Mesele ânı yakalamak ve kendi sorumluluğumuzu yerine getirebilmek.

Bir zamanlar Fransa’da olduğu gibi, misal olarak bir romancının romancı olarak değer görmesi için onay alması gereken bir “akademi”ye gereksinimimiz var mı?

Akademi konusunu farklı telâkki etmek lâzım. Fransa’da akademi edebiyat üzerinde bir tür tezkiyeci-belirleyici rol oynamak istemesine rağmen edebiyat her zaman kendi bağımsızlığı içerisinde ve kendi kulvarında ilerlemiştir. Bizde de aynı şey söz konusudur. Türkiye’deki edebiyat fakülteleri yahut benzeri müesseseler edebiyatın bugününü yakalayabilecek bir kabiliyete sahip olsalar edebiyatı belirlemede ön plana geçebilirler. Ancak bizdeki akademinin böyle bir şansı yok; çünkü bizdeki akademi bir kişi öldükten 50 yıl sonra onun eserlerini incelemeye değer bulmaya başlıyor. Bu nedenle de böyle bir tezkiye müessesesi kurmak son derece yanlıştır. Bunun sivil eleştirmenler üzerinden yürümesi gerekir. Sivil eleştirmenler de tezkiyeci değildir; sadece iyi eseri iyi takdim etmenin yollarını arayan insanlardır. Neticede beğenecek ve kararı verecek olan en büyük eleştirmen halktır.

Okurlarımızda sizde tesiri olmuş eserlerden hangilerini önerebilirsiniz?

Öykü türüne yıllarımı vermiş olduğum için bu türden tavsiyelerde bulunayım. Sait Faik’in, Sabahattin Ali’nin, Mustafa Kutlu’nun, Cemal Şakar’ın eserlerinin sakınca duyulmadan okunabileceğiniz zannediyorum. Herkes zevkine ve keyfine göre okuyacağından herkes kendi kitabını kendisi seçecektir.

Kültür-sanat ile alâkalı olmanıza mukabil siyasî sahada yazılar yazıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

Edebiyatın tümüyle ilgileniyorum; özellikle son beş yıldır da görsel sanatlarla, plastik sanatlarla ilgileniyorum. Tezyini sanatlarla da ilgileniyorum. Sanat her zaman rahat ve problemsiz ortamları tercih eder. Sanatçının iyi sanat yapabilmesi için zihninde sanatının dışında bir sorunun olmaması gerekir.

“Sanat baskıdan doğar” sözündeki baskı böyle düşününce zihindeki sanat baskısı mı?

“Sanat baskıdan doğar” düşüncesi sadece devrimci sanat ile alâkalı. Bu sadece tanımlardan bir tanımdır. Kendi içerisinde doğru olabilir; ancak sanatın tamamını kapsamaz. Son tahlilde sanat rahatlığı gerektirir. Bu Batı’da da böyledir, Doğu’da da böyledir. Fuzulî’nin iyi şiir yazabilmesi ve sadece şiir ile uğraşabilmesi için Kanunî Sultan Süleyman’dan maaş alması gerekiyordu. İtalya’da Medici ailesi sanatçıları destekliyordu. Bu böyle gelmiş böyle gidecektir. Bu söylediğim ortamı rahat bir ev ortamı olarak düşünürseniz, eğer o eve ateş düşmüşse sanatçının sanatçılıkla kalması mümkün değildir. Evi yanmaktadır. Dolayısıyla evimin yakılmak istendiği ve çeşitli tasallutların içeriden ve dışarıdan sürekli olarak yapıldığı bir ortamda, ülkemin üzerinde türlü oyunların oynandığı bir dönemde, düşünmeye çalışan bir insan olarak siyasete de bulaşmak zorundayım. Çünkü evim yanıyorken şarkı söyleyemem.

Müslüman her faaliyetinde sanatkârane bir tavır takınmak zorundadır. Bunu yaparken de sanatçı olunabilir değil mi?

Müslüman güzeli tercih etmek zorundadır. Her şeyin güzelini ve doğrusunu… Allah size cümle kurma kabiliyeti bahşediyor, kelime nimeti veriyor. Siz bu kelimelerle sadece şiir kuramazsınız; siz bu kelimelerle yoksulun hâlini de, despotun hâlini de, size yönelen düşmanlıkları da, vatanınıza yapılan kasıtları da ele almak zorundasınız. Aksi hâlde sadece gül-bülbül şiiri içerisinde yaşamış ve gül bahçelerinde ömrünü tüketmiş bir insan olursunuz. Oysaki Müslüman’a böyle bir hayat haramdır.

Teşekkür ediyoruz.

Ben de teşekkür ediyorum.

Aylık Dergisi, 131. Sayı, Ağustos 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı