Haber Detayı
05 Kasım 2015 - Perşembe 13:48
 
Osmanlı Devleti’nden Günümüze Ermeni Meselesi - Fatih Turplu
Tarih Haberi
Osmanlı Devleti’nden Günümüze Ermeni Meselesi - Fatih Turplu

Osmanlı Devleti’nde Ermeniler ve Günümüze Kadar Ermeni Meselesi 1324-2015

 

Osmanlı Devleti’nde Ermeniler (1324-1828)

Osmanlı’nın hâkimiyeti altındaki bölgelerde dört ayrı millete mensup olmak üzere yirmiden fazla etnik grup yaşıyordu. Osmanlı yönetimde “millet sistemi”ni kullanıyordu; bütün merkez ağırlıklı olarak şu dört milletten müteşekkildi: Türk milleti, Ermeni millet, Rum milleti, Yahudi milleti... Devletin ve yönetimin sahibi olan Türk milletine millet-i hâkime, Ermeni milletine ise millet-i sadıka denilirdi. Osmanlı’nın kullandığı “millet” kavramı, Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkan National-Ulus kavramıyla aynı değildir; dine ve mezhebe dayalı bir yönetim şeklidir ve devlet bugünkünün aksine fertlerle değil, bu milletlerin dinî önderliğini yapan kişilerle muhatap oluyordu. En sonda söyleyeceğimizi şimdiden söylemiş olmakla beraber şu hususu hatırlatalım ki, Osmanlı Devleti Tanzimat Fermanı’nı ilân etmek zorunda kalmasıyla beraber dine ve mezhebe dayalı oluşturduğu “millet sistemi”nden Avrupalıların dayattığı ulusçu-milliyetçi sisteme geçmek zorunda kalmıştır; velhasıl böyle olunca da, bir problemi olduğunda kendi milleti-cemaati vasıtasıyla devletle muhatap olabilen azınlıklar kanunen her ne kadar “hür”müş gibi olsalar da, esasında “millet sistemi”nin hürlüğünden mahrum kalarak ulusçu-sömürgeci sistemin fertleri mahkûm edici ortamına düşmüşlerdir.

“Gayr-ı Müslim” denilen azınlıkların en mühimlerden birisi de kuşkusuz Ermenilerdir; çünkü onlar Osmanlı Devleti ve ahalisinin çoğunluğunu oluşturan Türkler tarafından “tebaayı sadıka-sadık tebaa” olarak isimlendirilmiş ve öyle bilinerek kabul edilmişlerdir. Kendi tarihi boyunca hâkimiyeti altındaki bütün devletlerden zulüm görmüş ve en son olarak Bizans tarafından gördüğü zulümlerle perişan olmuş Ermeniler, Selçuklu Türkleri’yle beraber tarihlerinde ilk defa adilâne bir muamele görmüşler ve bu durum Türkler ile Ermeniler arasında büyük bir yakınlaşma doğurmuştur. Selçuklunun zayıflaması ve Osmanlı’nın devletleşme sürecindeyse iki millet arasındaki uyum daha da gelişmiş ve Türklerin Anadolu’daki hâkimiyet ve kontrolünde Ermeniler -özellikle iktisâdî bakımdan- mühim bir unsur olmuşlardır… Nitekim Ermeni asıllı Aşug Emir’in (öl. 1882) şu şiiri iki millet arasındaki uyumu pek güzel anlatır:

 

Din ayrı mahkem gardaşıg

Senin bahtına benzerlik

Kol bir, el bir, eliyek, birlikte dağık (dağız)

Ayrılıkta nazik bir koluk

 

Tarihçi Abdurrahman Şeref ise Ermeni şairle aynı his ve fikri paylaşmaktadır: “Ermeniler ehl-i silah ve kavgacı değil idiler. Kendi işleriyle, sanatla, ticaretle uğraşmışlardır. Devlete karşı vazifelerini tamamıyla ifa ettiklerinden hükümete hiçbir güçlük çıkarmamışlardır. Vilâyât-ı Sitte’yi terk ederek Anadolu’nun her tarafına ve Rumeli’nin bazı yerlerine yerleşmişlerdir. (…)Türklerle et- kemik misali hem halk, hem menfaat, hem nasip oldular. Bu itibarla devletle-Ermeniler arasında ciddi bir güven duygusu mevcut idi.

1324’te Osman Gazi Kütahya’da bulunan Ermeni Dinî Başkanlığı’nı Bursa’ya taşıyarak özellikle ticaret ve kuyumculuk zanaatında uzmanlaşan Ermenilerin Müslüman Türk ahâliyle entegre olmalarını sağlamıştır. Daha sonra Orhan Gazi’nin dirayetli ve yayılmacı politikaları Osmanlı’nın sınırlarını genişletmiş ve neticesi hâlinde Osmanlı’nın sınırları Edirne’ye kadar uzanmıştır; Edirne’nin Osmanlı’nın başkenti olma sürecinde Ermeniler inşaat ve rençberlik işlerinde çalışmış ve Osmanlı’nın ikinci başkentinde de ahaliye dâhil olmuşlardır.

Ermenilerin Osmanlı ahalisiyle bir bütün olması Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonradır. 1461’de Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Ermenilerin Bursa’daki ruhânî başkanı Hovakim’i İstanbul’a getirmiş ve ardından bir fermanla Ermeni Patrikhane’sinin kurulmasını sağlamıştır. Anadolu’da yaşayan birçok Ermeni’yi İstanbul’a getiren Fatih Sultan Mehmed onları Topkapı, Edirnekapı, Kumkapı ve Balat semtlerine yerleştirmiştir… Karaman’ın fethinin (1465-1472) ardından o bölgede yaşayan ve Kilikya’dan (Adana civarı) gelme Ermenilerin bir kısmı da yine Fatih devrinde İstanbul’a getirilmiş ve Galata, Ahırkapı, Gedikpaşa çevresine yerleştirilmişlerdir…

 Anlaşılacağı üzere, İstanbul’u her yönden mamur bir şehir yapmak isteyen Fatih Sultan Mehmed, zanaatkârlıklarıyla meşhur Ermenilerle hususiyetle alakalanmış, atalarının yaptığı gibi Müslüman ahaliye entegre olmaları için gerekli tüm şartları temin etmiştir…

Fatih devrindeki Ermenilere uygulanan entegre-bütünleştirme politikası Yavuz Selim Han ve Kanûnî Sultan Süleyman devrinde de devam ettirilmiştir; Yavuz’un İran Şahı’nı yenmesiyle birlikte (1514) Erzurum, Muş, Sivas ve Erzincan’ı almasının ardından; Kanûnî’nin Van ve çevresini almasının (1534) ardından birçok Ermeni zanaatkâr İstanbul’a getirilmiş ve sosyal hayata intibakları sağlanmıştır…

Sonraki padişahlarda aynı geleneği sürdürerek bu intibak politikasını terk etmemişlerdir; nitekim 1583-1590 yılları arasında III. Murad Gürcistan ve Tebriz’deki bazı kuyumcu, mimar ve çiftçi Ermenileri İstanbul’a getirtmiştir…

Sultan II. Beyazıd devrinde Ermeni patriğinin tavsiyesi üzerine birçok mimari yapıda Ermeni kalfa ve mimarlardan yararlanmışlar, Ermeniler intibak ettikleri toplumlarına faydalı olmuşlardır…

Ermeni yazar Oskanyan, yazdığı bir kitapta (1857) şöyle der: “Ermeniler Türkiye’de günlük hayatın esasını teşkil ediyordu. Türkler, sanayiin bütün dallarını onlara bırakmışlardı. Dolayısıyla bankacılar, tüccarlar, zanaatkârlar hep Ermeni idi. Aralarında his benzerliği, menfaat birliği mevcut. Duyguları ve adetleri aynı idi…

Fatih Sultan Mehmed Hân’ın bütünleyici politikası diğer azınlıklar gibi Ermenileri de bir Osmanlı tebaası yapmış, II. Mahmud dönemine kadar geçen 350 sene içerisinde Ermeniler hem dinî bakımdan ve hem de kendi aralarındaki ilişkiler bakımdan hür bir şekilde hayat sürmüşlerdir… Ermeni Patrikhânesi diğer azınlıklar gibi o kadar hürdür ki, Patrikhânelerinin kendi mahkeme ve hapishaneleri dahî vardı. Askerlikten muaf tutulan Ermeniler kısmen vergilerden de muaf tutulmuşlardır ve bu imtiyaz onları ticâri bakımdan sosyal hayatın birçok sınıfında hâkim bir pozisyona getirmiştir…

Ermeni Milleti’nin Müslüman Türklerle olan bu iç içeliği zamanla Ermeni toplumunda sosyal değişikliklere yol açmıştır. Muş ve Bitlis yöresindeki Ermeniler Türkçe konuşur ve Kilisedeki ayinlerini de Türkçe yaparlardı. Hatta Türkçe’ye yeni terimler ekleyecek kadar Müslüman Türk toplumuna adapte olduklarını söyleyebiliriz; nitekim bir Fransız seyyah Ermenilerin kendi aralarında dahî Türkçe konuştuklarını söyleyerek bahsettiğimiz iç içelikten bahseder…  Alman General, büyük komutanlardan Helmuth Von Moltke, 1835-1839 yılları arasında edindiği intibalarından yola çıkarak Osmanlı Seraskeri Hüsrev Paşa’nın Ermeni Tercümanı Mardiraki’ye Ermenileri şöyle anlatır:

- “Bu Ermenilere, hakikatte, Hristiyan Türkler denilebilir. Rumların kendi özelliklerini korumalarına karşılık bunlar Türk adetlerini, hatta dilini benimsemişlerdir. Ermeni kadınlar Türk kadınlarından fark edilemez. Bir Ermeni kadını sokakta sadece gözlerini ve burnunun üst kısmını gösterir, diğer tarafını kapatır.

“Kâzım Karabekir Paşa” olarak tanıdığımız Musa Kâzım Karabekir ise Van’da geçen çocukluk hatıralarına dayanarak şunları söyler:

- “1886 (1302)’da Van’a gittiğimiz zaman ilk olarak Ermeni aşçımızı gördüm. Sonraları da ailesini ve diğer Ermeni ailelerini, yakından ve içlerinden gördüm ve tanıdım. Kılık kıyafetleri, ev hayatları, yemekleri, eşyaları Türklerininkinin aynıydı. Ermeni kadınları beyaz çarşaf giyerlerdi. Müslümanlar gibi görünmekten kaçınırlardı. Erkeklerinin kıyafetleri de bizimkilerden farksızdı. Ermeni zenginleri, yanlarında hâlâ mutemet olarak Türk bulundurmayı tercih ettiği gibi, Türklerde işlerinde bir Ermeni’yi Türk’ten farksız olarak kullanıyorlardı. Hacca giden bir Türk evini barkını bir Ermeni’ye emanet ettiği gibi, yerinden uzaklaşan bir Ermeni de varını yoğunu bir Türk’e bırakırdı. Türk zenginlerinin çoğunun aşçısı Ermeni’ydi.

1820’den sonra isyan etmeye başlayan Yunanlılar sebebiyle Osmanlı bürokrasisinde yer etmiş Rumların yerini yavaş yavaş Ermeniler almış ve Ermeniler devlet kademelerinde yer almaya başlamışlardır. Kabaca ifade edersek Osmanlı’da 22 bakan, 29 paşa, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 12 öğretim üyesi, 8 doktor general ve sayısız yüksek dereceli Ermeni memur devlet kademelerinde yer almıştır… Bu hususa dâir birkaç misal de verebiliriz:

Osmanlı imparatorluğunun ilk elçisi (Paris) Reşid Paşa’nın müşaviri, Osmanlı imparatorluğunun Paris’teki Elçiliğinin Maslahatgüzarı (1834-) Agop Gırcikyan’dır… Osmanlı PTT Umumi Müdürü (1864) Krikor Agaton’dur… Hariciye’de (Dış İşleri’nde) Baş Sır Kâtibi (1870-1871) Serkis Efendi’dir… Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nde Hariciye Nazırı (1912) Kapriyel Noradunkyan’dır… Hariciye Vekâleti Umumi Kâtibi (1871) Hazine-i Hassa Nazırı (1897) Sakız Ohannes Paşa’dır… Viyana Sefiri (1856-1857) Lübnan Valisi (1861) PTT ve Nafia Nezaretlerinde Nazır (1868) Garabet Artin Davut Paşa’dır...

Osmanlı-Ermeni ilişkisinin aktardığımız bölümüne dâir kısa bir izah getirmek gerekirse, Osmanlı Devleti kendi içerisindeki Yeniçeri vesâir isyanları bile sıradan sayabilirdi ama Ermenilerden bu türlü bir kalkışma hiçbir zaman beklememiş, bunu hatırına dahî getirmemiştir.

Nitekim Ermeniler de böyle bir duruma Rusya ve Batılı devletler kendilerine müdahale edip ayartana kadar tevessül etmemiş, devletlerine sadık olmayı içinde yaşadıkları topluma vazife bilmişlerdir…

İki Not:

Osmanlı Devleti, ilk günlerindeki aşk ve vecdi kuruluşundan 250 sene sonra kaybetmiş, fakat 250 sene boyunca atılan sağlam temeller daha sonraki yıllar yönetimde yapılacak işleri bir nevi tahkim ederek sürdürülmesini sağlamıştır. Bu bakımdan iki mühim notu buraya düşelim…

İlki, Osmanlı Devleti kuruluşundan 250 sene sonra kendini yenilemesi gerekirken bunu yapamamış, giderek büyüyen gücün zamanla bir zaaf doğuracağını hesab edememiştir…

İkincisi ise, Osmanlı zannedildiği ve her fırsatta söylendiği gibi askerî bir kuvvetten ziyade hukûkî ve iktisâdî bir kuvvetle ilerleyerek büyümesini sağlamış, askerî kuvveti, diğer iki kuvvetini tahkim vazifesi görmüştür...

Avrupa Reneissance-Rönesans ile birlikte kendi içinde değişime giderken Osmanlı bu gelişmeye tamamen kapalı kalmış, oradaki değişimi kavrayamamıştır. Osmanlı’nın dünyaya bakış açısı olan “insânî” bakış açısı kendisinin tahripkâr bir tarzda hareket etmesinin de önüne geçmiş, böylelikle başka millet ve memleketleri boyunduruğu altına alıp sömürmek gibi bir durum hatırlarına hiç gelmemiştir. Bahsettiğimiz zaaflarla birlikte kabaca söylersek, Osmanlı’nın çöküşü bir yönüyle sömürgeci olmaması ve dünyaya bakış açısının insânî olmasından kaynaklanmaktadır.

Bir misalle notlarımızı bitirelim:

Amerikan bakış açısıyla hayata bakıyorsanız, bırakın insanları, bitkileri dahî mahveden atom bombasını icad etmekte ve bunu kullanmakta zorlanmayacaksınızdır; bu açıdan bakıldığında Aylık Dergisi yazarı Mevlüt Koç’un şu sözlerini hatırlatmak isterim:

- “Dünyaya talan edilecek bir yer, yeryüzüne de açık hava kerhanesi gözüyle bakıyorsanız, dünyayla temasınız ahlâksızca ve sadistçe olacaktır. Dolayısıyla böyle bir ilişkiden doğacak olanlar da pek soylu şeyler olmayacaktır.

Çok enteresan bir netice olmakla birlikte şunu söyleyebiliriz ki, anlaşılacağı üzere Osmanlı’nın dünyayla, hayatla olan insânî teması, bir bakıma çöküşünün de sebeblerinden birisi olarak sayılabilir.

 

Bugünkü Ermenistan Bölgesi ve Ruslar

Bugünkü Erivan, Yani Revan civarına Timur’un varmasıyla Türkler bölgeye yerleşmiş, sonrasında ise Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevî Türkmenleri aynı bölgede uzun yıllar yaşamışlardır. Osmanlı hâkimiyeti altında (1583) “Revan Beylerbeyliği” olarak isimlendirilen bölge 1604’te Şah Abbas tarafından ele geçirildi; Sultan IV. Murad 1635’te Revan’ı tekrar fethetmiştir. Topkapı Sarayı’ndaki “Revan Köşkü” de bu fetih sebebiyle yapılmıştır… Revan şehri daha sonra ise tekraren Safevî Devleti’nin eline geçmiştir; 1804,1806 ve 1826’da üç defa şehri kuşatan Ruslar başarılı olamamışlardır ama sonrasında 1827’de İran’ı yenerek bu şehri de almışlardır.

Prof. Dr. Kemal Beydilli 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası “100.000 kişiden oluşan kalabalık bir Ermeni topluluğu”nun “Anadolu’dan Ruslar tarafından zorla göç ettirilerek Kafkasya'nın çeşitli bölgelerine yerleştirilmişlerdir” der. Yani, bugünkü Ermenistan’ın ilk temelleri o günlerde Ruslar tarafından atılmış ve Revan’daki Müslüman çoğunluk hâkimiyetini nüfus bakımından da kaybetmiştir. 80 binin üzerindeki Müslüman nüfusun yaklaşık 30 bini Rus işgaliyle birlikte ya öldürülmüş, ya evlerini terk etmişlerdir.

Toparlarsak, Osmanlı’ya gözünü diken Ruslar Revan-Erivan’ı Ermenileştirerek kendisine bir nevi tampon bölge oluşturmuş ve ileride gözükeceği üzere bu tampon bölge üzerinden Osmanlı’ya karşı yürüteceği Ermeni kozunun mühim bir safhasını başlatmıştır. Nitekim 1890’lı yıllara gelindiğinde tarihleri boyunca istedikleri tarzda devletleşememiş Ermenilere karşı yürütülen ve çoğu Ermeni’nin maalesef bu tuzağa düşeceği devletleşme fikri Erivan bölgesi (Türkiye’nin bir bölümü de içine katılarak) işaret edilerek yapılmıştır.

 

1828-1878 Arası…

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşını sona erdiren ve Osmanlı Devletinde önemli toprak kayıplarına yol açan Küçük Kaynarca Antlaşması’nın ardından Rusya İran’la savaşmış ve 1828’de yapılan Türkmençay Antlaşması’yla Erivan ve Nahçıvan Rus Topraklarına katılmıştır… 1839’da “Tanzimat Fermanı” yayımlanmış ve Osmanlı Devleti topraklarını bir bir kaybederken diğer yandan ise tabiri caizse Batılıların uluslararası baskısı altına tamamen girmiştir. Tanzimat Fermanı’ndaki azınlıklar ile alakalı maddeler Osmanlı topraklarında gözü olan Rusya ve Batılı devletler için mühim birer sebep teşkil etmiş ve azınlıkları dini bakımdan kışkırtmak için politika geliştirmeye başlamışlardır.

16 Aralık 1855’teki Viyana Konferansı’nın ardından 28 Şubat 1856’da Sultan Abdülmecid tarafından Islahat Fermanı ilan edilerek Tanzimat Fermanı ile bir nebze olsun giderilmek istenen durumlar tersine çevrilmiş ve Osmanlı büsbütün diğer devletlere açık hâle gelmiştir; çünkü içerik bakımından büyük bir fark olmasa da Tanzimat Fermanı her ne kadar Batılı devletlerin tazyikiyle meydana gelse de Osmanlı tarafından hazırlanmıştır; oysa Islahat Fermanı’nın ortaya çıkış süreci direkt Batılıların tazyikiyle olmuştur. Bir de, Tanzimat Fermanı tüm uyrukları (Müslümanlarda dâhil) kapsamakla birlikte Islahat Fermanı sadece Hıristiyan uyruklar hakkındadır…

Özetle, Osmanlı 1856’dan sonra (Islahat Fermanı’nın ardından) Rusya ve Batılı devletlerin kendi içinde barındırdığı tüm azınlıklara dolaylı yoldan müdahalesinin önünü de açmış bulunuyordu… Bu fermanların mühim zararlarından birisi de Fransız İhtilâli ile birlikte dünyada yayılan “uluslaşma” fikrinin bütün azınlıkların şuuruna da yerleşmesinin önünü açmış, o zamanlar fark edilmese de Osmanlı’ya sonradan pek çok zarar verecek bir döneme girilmişti.

Tanzimat Fermanı’nın ardından 1846’da Ermeniler “Milletdaş Cemiyeti” ismi altında bir dernek kurarak Gregoryen ve Katoliklerin yanı sıra Protestanları da örgütleme yolunu tutmuşlardı. Ermeniler’in Batı’ya açılmalarından ötürü, o zaman da dâhil Osmanlı hiçbir zaman tedirgin olmamış ve “tebaayı sadıka” olan Ermenilerden bir zarar geleceği fikrine kapılmamıştır…

Burada Osmanlı’nın o günkü yönetimi adına mühim bir ayrıntıyı hatırlatmak isterim; İngilizler Osmanlı’yı daha kolay yoldan parçalamak adına para yedirdiği paşalar eliyle sarayda darbe yaparak bir tezgâha kalkıştı ve Sultan Abdülaziz’i katletti.

Sultan Abdülaziz, İngilizlerden maaş alan Serasker Hüseyin Avni Paşa ve İngiliz sefiri (Sör Anri Elyot)a yapacağı katliamı bildiren Mithat Paşa eliyle Pehlivan Mustafa ve arkadaşları tarafından katledilmiştir. Ama bütün bunlara mukâbil bu hâdisedeki gizli ve baş müessir İngilizlerdir. Bu bakımdan bahsettiğimiz dirayetsiz paşalar, bu katliamda tıpkı çapulcu Pehlivan Mustafa ve arkadaşları gibi İngilizlerin bir kuklası olmaktan öte bir kıymet belirtmezler. Sultan Abdülaziz, bizzat İngilizlerin dahliyle katledilmiştir; Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin “İslam’a en düşman millet İngilizlerdir!” buyurmalarını unutmamak lazım.

İngilizlerin böyle bir cinayeti azmettirmelerinin sebebi Sultan Abdülaziz’in yerine V. Murad’ı tahta çıkararak Osmanlı’yı kukla bir devlet hâline getirmekti. Zahirde bağımsız gerçekte ise İngiliz müstemlekesi bir devlet yapmaktı. İşte Abdülhamid Han kendi paşalarının dahî İngiliz uşağı olmak gibi aşağılık bir pozisyonda bulundukları bir demde Halife oldu ve büyük Hakan böyle netameli bir zamanda tabiri caizse ateşten gömlek giyerek İslam Milleti adına yükü omuzladı… Balkanlar baştanbaşa isyan ve karışıklıkla çalkalanırken Mithat Paşa ve şürekâsı İttihatçılar Sultan Abdülhamid Han’ın karşı çıkmasına mukâbil Osmanlı’yı harbe soktular…

Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden “93 Harbi” denilen ve Üstad Necip Fazıl’ın; “işte Abdülhamid'in iradesine zıt ve meşhur Rus Sefiri (Ignatyef)den daha fazla Moskof emellerine yol açarcasına Mithat Paşa hediyesi olarak gelen «93» isimli” dediği Türk-Rus Harbi!

1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı Osmanlı’nın mağlubiyetiyle neticelenmiş ve sonrasında taraflar arasında “Ayastefanos Antlaşması” yapılmıştır. 3 Mart 1878'de İstanbul'un Yeşilköy semtinde Osmanlı Devleti açısından ağır koşullar içeren bu antlaşma imzalanmış ve her biri Osmanlı’nın mahkûmiyetini daha da artırıcı şartlar kabul edilmişti. Esasında bu antlaşma Osmanlı’nın çöküşü niteliğindeydi ama Sultan II. Abdülhamid Han, İngiltere'yi Rusya'ya karşı kışkırtarak “Rusya'nın Orta Doğu'daki İngiliz menfaatlerini tehdit edeceğine, sıcak denizlere inip kendisiyle rekabete başlayacağına” inandırarak- ki Ruslar böyle düşünüyordu zaten- Rusya’yı Berlin Antlaşmasına zorlayabildi… 31 Temmuz 1878’deki bu Antlaşma’nın 62. Maddesi doğrudan Ermenileri alakadar etmese de, Osmanlı toprağından yaşayan Müslüman uyrukları kapsadığından onları da içine alır. Bu maddeyle birlikte Osmanlı konsolosları, misyonerleri ve dini tapınakları koruma altında tutacağını taahhüt etmiştir. Sonradan bir İngiliz diplomatın iki Amerikalı misyoner etrafında gerek yalan beyanlarla olsun gerek abartı ile olsun tüm Avrupa’da yaygara kopartabilmesinin sebebi de bu antlaşmalar sebebiyledir.

Ayrıca antlaşmadaki 61. Madde şöyleydi: "Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan vilayetlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir".

Bu antlaşma içeride ve dışarıda yavaş yavaş dernekleşen, toplaşan Ermenilerin Rusya ile Batılı devletler tarafından kışkırtılmaya müsait hâle gelmesinin önünü açtığı gibi, aynı zamanda herhangi bir anlaşmazlık sırasında Batılıların kendilerini koruyacağı fikrini de aşılaması bakımından mühimdir. Osmanlı ve Ermeniler arasına görünmez bir uçurum da oluşturan bu antlaşma bakın Londra’da bulunan bir Rus Ermenistan’ı Prensi Leon tarafından nasıl sezilmiştir.

“Doğu Sorunu” isimli kitabın 63 ve 64 sayfasında Karl Marx ve Frederich Engels’in de aktardığı, Londra’daki “New York Daily Tribüne” gazetesinde yayımlanan (1853) bildiri ileri görüşlü samimi bir Ermeni’nin adeta haykırışıdır:

- "Tanrının inayetiyle Ermenistan Prensi olan Leon'dan Türkiye'deki Ermenilere:

Sevgili kardeşlerim, sadık yurttaşlarım, istediğimiz ve yürekten arzumuz, kanımız son damlasına kadar ülkenizi (Osmanlı) ve sultanı, Kuzey'in zalimine (Çarlık Rusya) karşı savunmaktır.

Kardeşlerim, Türkiye'de Rus kamçısı yoktur; burun deliklerinizi yırtmazlar, kadınlarımızı gizlice ya da halkın gözü önünde kamçılanmaz, (Osmanlı) sultanın hükümranlığı altında insanlık vardır. Buna karşılık, Kuzey'in o zalimin hükümdarlığı altında ise sadece gaddarlık vardır. Bu nedenle kendiniz ve (Osmanlı) ülkeniz özgürlüğü ve şimdiki (Padişah) hükümdarınız için kahramanca savaşın. Engelleri kırmak için evinizi yıkın, silahınız yoksa masa ve sandalyenizi parçalayın ve kendinizi onunla savunun. Zafer yolunda kılavuzunuz yüce tanrı olsun…

Benim için tek mutluluk sizin aranızda, sizin ülkenize ve dininize zulmedene karşı savaşmaktır. Çünkü (sultanın) hükümdarlığı altında dininiz saf biçimde kalırken, Kuzey'in zaliminin hükümdarlığı altında değiştirilecektir."

Ermeni Prensi Leon’un haykırışları duyulmamış, Batılılar tarafından Osmanlı’ya karşı bir koz olarak kullanılan Ermeniler, kendi devletlerini kurmak hayaliyle kendi memleketlerini mahvetmek için maalesef bu büyük tezgâha gelmişlerdir… Bir Ermeni’nin gördüğünü göremeyen Müslüman görünümlü İngiliz ve Rus uşaklarının hainliğine mi yanalım, Ermenilerin bu tuzağa nasıl düştüğüne mi? İki türlü de bu memleket ve millet için bahtımıza yanmak düşüyorsa elden ne gelirdi?

 

Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Politikaları

Rusya: Ermeni Meselesi’nde Osmanlı’ya en büyük zararı veren ülke şüphesiz Ruslardır; Batılı devletlerin Osmanlı ile savaş yapmak istediklerini fark eden Rusya “pasta”dan pay kapmak maksadıyla Doğu Anadolu politikalarına ağırlık vermiş ve bu politikaları kapsamında “Ermeni kozu” üzerinde çok çaba sarf etmiştirler. Rus Kilisesi’nin ana gayelerinden birisi de –bugün de öyledir- İstanbul’u ele geçirerek tüm Ortodoksları bir araya getirecek dini bir merkez olmak, böyle bir merkezî bayrak etrafında Ortodoksları toparlamaktır… İstanbul bütün dinler için bir merkez sayılmakla beraber sembolik açıdan dünyada eşsizdir; nitekim bizim için bile, ikinci ve birinci kıblemiz bakî olmakla beraber, o kıblelere giden bütün yolların hürriyeti İstanbul’dan geçer; işte Ayasofya’ya da bu mânâdan bakmalı ve bütün mânâların niçin onda düğümlendiğini böylelikle buradan sezmeli…

Rusların Osmanlı düşmanlığı sadece dinî bakımdan çıkarları olmasıyla sınırlı değildi; aynı zamanda her zaman sıcak denizlere inmek isteyen Rusya siyâsî, iktisâdî ve askerî bakımdan da büyük çıkarlar peşindeydi. Rusların bu türlü yayılmacı politika gütmesini sağlayan ve bunları düşünen lideri “Büyük Petro”ydu.

“Deli Petro” diye de anılan bu adam 17 yaşında bir gece darbesiyle Çarlığı ablasının elinden alarak Ruslara kendi içinde bulundukları topraklardan daha da ileri gidilebileceği fikrini veren ve nispeten bunu gerçekleştiren adamdır. Kuzeyinde buzlarla kaplı denizler, güneyinde Osmanlı Devleti denetimi altındaki Karadeniz arasında sıkışmış bir ülke konumunda olan Rusya’ya sıcak denizlere inme fikri işte bu Çar tarafından “Deli Petro” tarafından verilmiştir...

Büyük Petro’nun vasiyetnamesindeki 9 ve 11 numaralı maddeler Rusya’nın o günlerdeki politikasını –ve aslında bugün bile niçin Suriye meselesine müdahil olduğunu- açıklar:

9. madde:  Rusya devletini, dünya devleti yapabilmek için, onun başkentinin, Asya ve Avrupa hazinelerinin anahtarı olan İstanbul olması lazımdır. Acele ve noksansız olarak çalışıp, İstanbul’un batı topraklarına sahip olmak gerekir. Şüphesiz ki İstanbul’a sahip olan şah, dünyada ilahi şah olacaktır… Hem İran, hem de Türkiye’nin Avrupa halkları ile temas etmesine imkân vermemeli. Eğer bu ülkelerin Müslümanları gözlerini açıp hukuklarını anlayacak olurlarsa, o bize büyük bela olacaktır… İslam akidesini Asya’dan uzaklaştırmak, Hıristiyan dini akidesini ve medeniyetini oralarda ciddi bir şekilde tebliğ etmek ve yaymak zaruridir.

… …Ama Türkiye devleti mahvolmadan İran’ın canını almanız tavsiye edilmez.  Gürcistan ülkesi, Kafkasya hattının yani İran’ın şah damarıdır. Eğer Rusya’nın tesellüd neşteri o damara yetişecek olursa, o zaman kalbinden zayıf kanı akacak ve onu öyle halsiz edecektir ki bin Eflatun dirilip gelse dahi onu ıslah edip sağlığına kavuşturamaz. O zaman İran ülkesi Rusya çarlarına deve gibi muti olacaktır. Ve Türkiye’nin son alevi de sönecektir. Maddi ihtiyaçlar bölgesi olan Türkiye’nin işini bitirdikten sonra, İran’ı zorluk çekmeden mahvetmek ve başını kesmek mümkündür. …

Suriye vasıtası ile Rusya’nın Yakın Doğu ile olan eski ticaretini canlandırmalı ve bu yolda, dünyanın hazinesi olan Hindistan’a ulaşabilmeğe çalışmalı… Bu maksada erişebilirsek, artık İngiliz altınına ihtiyacımız kalmaz… Hindistan’ın anahtarı Türkiye’nin Payitahtıdır.

Gidebildiğiniz kadar Kırgız, Hive (Bugünkü Özbekistan ve civarı) ve Buhara sahraları tarafından ilerleyin ki hedefiniz size yaklaşmış olsun. Zaman kayıp etmeyin, aynı zamanda telaş ve acele etmekten imtina edin…

11. madde: Türkiye’yi Avrupa’dan ayırmalı (uzaklaştırmalı) ve bu işbirliğinden Avusturya’da fayda temin etmeli. Bu işte iki yol var: Biri Avusturya’yı başka bir yerde meşgul etmek, biri de Avusturya’ya Türkiye topraklarından öyle bir parça vermeli ki bilahare onun Avusturya’dan geri alınması kolay olsun.” (Burada geçen “Avusturya”yı sanırım bugünkü Almanya olarak okumak yanlış olmaz)

1877 yılında Cenevre’de kurulan Hınçak-Çan, Çıngırak Komitası Kafkasyalı Avetis Nazar Bek ve nişanlısı Mariam Vardanyan tarafından kurulmuş olup bu komitanın önde gelenleri dev Rus’turlar.

Osmanlıyı hiç görmemiş ve İsviçre’de çıkan “Armenia” gazetesinden edindikleri bilgilerle hareket etmeleri Rus ve Batılıların bu türlü çetelere –kendilerine zarar vermedikleri müddetçe- kucak açtığının da ayrıca bir göstergesidir. Nitekim Sultan Abdülhamid Han’a düzenlenen suikastta Belçikalı bir casus kullanılmıştı…

Netice olarak Ruslar, bir yandan Osmanlının doğusunu önce çökertmek ve sonra elde etmek ideali güttüğü için Ermenileri koz olarak kullanmaktan çekinmemiş, yeri geldiğinde ise kendisinden yardım isteyen Ermenilere “problemlerinin kendilerini ilgilendirdiğini, Ermenileri İngilizlerin himaye ettiğini” (bizzat Çar tarafından söylenmiştir) söylemekten de çekinmemiştir. Çünkü Ruslar için ana gaye Ermenistan değil, Doğu Anadolu’nun parçalanarak zaafa uğraması, kendi etkinliklerinin artmasıdır.

 

İngiltere: İngilizler için bir Ermenistan devletinin kurulması demek, Rusya’nın neredeyse Osmanlı’nın bütün topraklarını kendine katacağı ve sonrasında Basra Körfezi’ne doğru uzanarak kendisini tehdit edeceği bir tehlikenin önünü almak demekti; nitekim 93 Harbi’nden sonra yapılan Ayastefanos Antlaşması’nın şartları pek ağırdı ve Osmanlı tamamen Rus hâkimiyeti altına girme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Sultan II. Abdülhamid Han’ın dâhiyane politikası -kendisini kukla devlet haline getirmek isteyen- İngilizleri de devreye sokarak Rusya’yı Berlin Antlaşması’nda masaya oturmaya razı etti ve Ayastefanos Antlaşması şartları uygulanmadı; İngilizler de böylelikle Rus tehdidine karşı olarak Ermeni meselesine dâhil oldular ve bu yönde politika geliştirdiler…

 Netice de İngilizler şu yahut bu şekilde Osmanlı’yı iyice zaafa uğratmak istiyorlardı; madem bu kadar oyunun içindelerdi Abdülhamid Han’da onları bu şekilde oyuna dâhil ederek Ruslara karşı bir tampon olarak kullanmak yolunu tuttu… Islahat Fermanı’ndaki “din değiştirme serbestliği” maddesi de İngilizler tarafından eklenmiş ve böylece Filistin bölgesindeki Protestan Ermenilerin çoğaltılması amacı güdülmüştür… Ayrıca İngilizler antlaşmadaki 61. Madde üzerinde ısrar etmişler ve Ermenilerle alakalı olan bu maddeyi de kabul ettirmişlerdir.

Bir yandan Osmanlı’nın dağılması üzerine politika geliştiren İngilizler diğer yandan Rus tehdidine karşı yine Osmanlı ile ilişkilerini belirli düzeyde korumak zorunda kalmış, gerektiğinde Rusya’ya karşı bir üs olarak kullanılmak üzere Kıbrıs’ı (ve aynı zamanlarda Mısır’ı) Osmanlı’dan almışlardı… Rusya’nın güneye sarkmasının önüne geçmek için Ermeniler önemli bir koz ve kullanılabilir nitelikteydi. Nitekim böyle de yaptılar…

 

Fransa: Fransa’nın Rusya ve İngiltere gibi Ermeni meselesinde birinci dereceden bir alakası olmamasına mukâbil bu mesele etrafında Osmanlı’ya en çok zarar veren ülkelerden birisi de yine Fransızlardır.

Daha çok Afrika’daki çıkarları (sömürgeleri) peşinde giden Fransa Osmanlı ile ticâri bakımdan alakalanmış ve gerek demiryolları yapımı ve gerekse yeni kurulan bankaların finansmanını karşılayarak kâr gütmeye bakmıştır. Bütün bunlara mukâbil Avrupa’da öbekleşen ve Osmanlı aleyhinde yayın yapan ve çete faaliyetinde bulunan bütün Ermeniler Fransızlar tarafından himaye edilmişlerdir… Ayrıca Fransa’nın o yıllarda diğer devletler kadar bir ağırlığı ve uluslararası bir oyun çevirecek gücü yoktu… Bir not olarak eklemek gerekirse, İkinci Dünya Savaşında Alman Panzerleri Paris’e vardığında hiçbir direniş göstermeyecek kadar vatansever Fransızların İkinci Dünya Savaşı’ndaki direnişlerini gösteren sinema filmlerine aldanmamak lazım…

 

Sultan II. Abdülhamid Han ve Ermeniler 1878 -1909

Ermeni meselesinin belirli bir şekilde ilk ortaya çıkışının Berlin Antlaşması’yla olduğunu söylemek yanlış olmaz. Elbette bu hüküm sınavlarda talebelere sorulacak ve cevabı böyle alınacak bir hükümdür; işin aslı Osmanlı kan kaybettikçe kaybediyor ve bütün güçlü devletler köpekbalığının kanı sezmesi gibi Osmanlı’nın etrafında dolaşıyordu…

Yaptığı antlaşmalar ile Balkanlardaki hâkimiyetini kaybeden ve sırasıyla hâkim olduğu Arap coğrafyasındaki gücü azalan Osmanlı, II. Abdülhamid Han ile beraber denge siyaseti gütmeye koyulmuş ve her meselede Batılılara ne evet ne de hayır demeden gücünü toplama yolunu tutmuştur. Bir süre sonra bunu fark eden Batılı devletler yaraladıkları ama saldırmaya da gözlerinin kesmediği bu arslanı öldürmek için Osmanlı’nın kendi içindeki problemleri kanatmak ve böylelikle parçalamak yolunu gütmeye baktılar. Çünkü Ruslara mağlub olan Osmanlı Devleti tamamen yok olacağı ve paramparça olacağı yerde başka bir mağlubiyet olan Berlin Antlaşması’yla hayatta kalabilmeyi başarmış ve hatta II. Abdülhamid ile birlikte yeniden toparlanma alametleri göstermeye başlamıştır.

İşte böyle bir manzara içerisinde bir yandan Jön Türkler diğer yandan Ermeniler mevcut otoriteye karşı Batılı devletler tarafından kışkırtılmışlardır. Nitekim II. Abdülhamid Han 16 Kasım 1894’te bir Alman elçisini kabulünde bu durumu şöyle özetler:

- “…Ermenilerin gözle görülen amaçları Türkleri kışkırtmak ve ondan sonra kendilerini bastırmak için üzerlerine kuvvet gelince zülüm gördüklerini ileri sürerek Avrupa ve bilhassa İngiltere’nin merhametini üzerine çekmektir. Türk kılığına girmiş pek çok Ermeni yakalanmıştır. Bunlar Ermenileri öldüren tahrikçilerdir. Yemin ederim ki Ermenilerin haksız yere baskısına asla boyun eğmeyeceğim. Muhtariyete götürecek ıslahatı kabuldense ölmeyi tercih ederim

Zaten çok geçmeden Ermeniler özellikle İngilizlerin tazyikiyle birçok yerde eşzamanlı isyana başlamışlardır. Buraya alacağımız sınırlı sayıdaki Ermeni isyanı, meselenin hangi boyutlara vardığını ve nasıl memleketin her yerini sardığını izah edecektir:

 

16 Eylül 1895- Zeytun (Süleymanlı)

29 Eylül 1895 - Sivas, Divriği

30 Eylül 1895 - Bâb-ı Ali olayı

2 Ekim 1895 - Trabzon

6 Ekim 1895 - Elazığ, Eğin

7 Ekim 1895 - Kayseri, Develi

9 Ekim 1895 - İzmit - Akhisar

21 Ekim 1895 - Erzincan

23 Ekim 1895 - Trabzon

24 Ekim 1895 - Zeytun Ayaklanması

25 Ekim 1895 - Gümüşhane

25 Ekim 1895 - Bitlis

26 Ekim 1895 - Bayburt

27 Ekim 1895 - Maraş

29 Ekim 1895 - Urfa

30 Ekim 1895 - Erzurum

2 Kasım 1895 - Diyarbekir, Siverek

4 Kasım 1895 - Malatya

7 Kasım 1895 - Harput

9 Kasım 1895 - Arapkir

15 Kasım 1895 - Sivas

15 Kasım 1895 - Sivas, Merzifon

16 Kasım 1895 - Antep

18 Kasım 1895 - Maraş

22 Kasım 1895 - Muş

3 Aralık 1895 - Kayseri

Tarihlere bakıldığında bu saldırı ve isyanların eş zamanlı olarak bütün memlekette başlatıldığı ve tek bir elden organize edildiği görülebilir…

Tam bu esnada Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün açtığı arşivinden Ermenilerin Türklere yaptığı zulümlerden bazılarını anlatan telgrafların özetini paylaşmak istiyoruz:

Rusların Ermeni çeteleriyle birlikte Hasankala'dan hudûd-ı asliyyeye sürüldüklerinde beraberlerinde götürdükleri iki bin islâm ahalisinden bir kısmını öldürüp bir kısmını ülke içlerine sevkettikleri, Erzurum'da dokuz kişiyi idam edip on dört yaşına kadar olan erkek nüfusu meçhul yerlere gönderdikleri; Pekreç nahiyesinde Ermenilerden oluşan bir mahkemenin üç-dört yüz kişiyi astığı, Aşkale, Tercan, Ilıca, Tavuskerd ve Artvin cihetlerinde İslâm namına bir şey bırakmadıkları, Van'da Ermenilerin iki yüz kadar kadın ve çocuğu öldürüp Mahfuran Deresi'nde sekiz-on bin Müslümanı katlettikleri, Narman hududunda Hot karyesi ahalisinin mitralyözlerle tamamen imha edildiği, Bitlis'in Çukur nahiyesindeki Morh-i Süflâ muhacirlerinin çoğunun kılıçtan geçirildiği, Ergani, Cinis, Pezentan ve Semerşeyh karyelerinin ahalisiyle birlikte yakıldığı; Kürt Bedirhani Kamil'in şarlatanlığı sebebiyle Bitlis'e yakın bir yere yerleştirilen pek çok köy ahalisinin açlıktan öldüğü, ağır hasta çocukların Bitlis Hastanesi’nde vahşice öldürüldüğü, Balekan karyesinde katledilenlerin cesetlerinin köpeklere yedirildiği, Çukur'da esir edilen kadın ve kızlara tecavüz edilip ihtiyarların yakıldığı, çocukların süngüyle öldürüldüğü vesâir katliama dair Erzurum, Bitlis ve Mamuretülaziz vilayetlerinden gelen telgraf sûretleri.” (HR. SYS. 2872/2, Belge no: 9-11, 17, http://www.devletarsivleri.gov.tr/icerik/1730/ermeni-ceteleri-ile-ruslarin-muslumanlara-ve-musevilere-yaptiklari-soykirim/)

Şimdi bu telgraf suretlerinin birinci bölümünün yalnızca az bir kısmını buraya alsak bile Ermenilerin Rus tazyikiyle nasıl bir soykırım ve katliama sebeb oldukları belli olur:

- “O zaman Salimli karyesine giren bir Ermeni çetesi, köyde ne kadar bâkir varsa ırzlarına tasallut etdikleri gibi kendilerine teslîm olmayan Reşid Bey'in gelini[ni] katl ve kâ’imvâlidesini cerheylemişlerdir. Garb ordusu[nun], Yüzveren köylerinde elli üç İslâm cenâzesi götürdüğünü Köprü köyünden 19 Kânûn-ı Evvel sene [1]331 târîhinde arzetmiş idim. Bu sene Erzurumun sukûtundan sonra, Rusların işgâl etdikleri yerlerde yapdıkları kıtâl ve i‘tisâf geçen seneden pek fazladır. Erzurum şehrinde dokuz kişiyi i‘dâm ve on dört yaşına kadar bütün nüfûs-ı zükûru muhtelif ve meçhul istikâmetlere sevketmişlerdir. Erzurum'dan, Aşkala'dan ve ahîren Tercan'dan firâr edip gelebilen Reşid Bey ve rüfekâsının verdikleri îzâhâta göre Kazak ve Ermeni çetelerinden mürekkeb müfrezelerin Aşkala, Ilıca, Tercan kazâlarında mal nâmına ne gördülerse kâmilen gasb ve gerilere sevkeylemekde bulundukları ve Hovik karyesiyle Pekeriç nâhiyesinde, başda imâm olduğu hâlde yüzü mütecâviz İslâmı çoluk çocukları önünde katl ve pek çok muhadderât-ı İslâmiyyeye tasallut etdikleri ve Rusların pîşdâr kuvvetlerinin Ermeni bakâyâ süvârîlerinden ibâret bulunduğu anlaşılmışdır. Ruslar Erzurum'da bütün câmi‘lerdeki halıları toplamış ve geriye sevketmişdir. Geçen sene taht-ı işgâlimizde iken terkolunan Tavuskerd ve Artvin cihetlerinden kaçanların ifâdesine göre, Ruslar orada İslâm nâmına birşey bırakmamışlardır. Pekeriç nâhiyesinde Ermenilerin teşkîl ve mahkeme tesmiye etdikleri hey’et-i zâlimenin verdiği karârla Tercan ve civâr kurâsında kalan ileri gelenlerden üç-dört yüz kişi i‘dâm edilmişdir. Bunların esâmîsini yakında arzederim. Erzurum vilâyetinde elli binden fazla mevâşî ve üç yüz bin koyun Ruslar tarafından alınmış ve ahâlî-i İslâmiyye yedinde çift hayvânâtı bile bırakmamışlardır. Ermenilerin en büyük mezâlimi Van'da cereyân etmişdir. Vanın sukûtu ihtimâliyle on dört kayığa irkâben Tatvan iskelesine sevkedilen bin iki yüz kadın ve çocukdan, ancak yedi yüzü Bitlis'e vâsıl olmuş, muhâlefet-i havâdan dolayı Erciş önüne düşen yedi kayıkdan üçü Ermeniler tarafından batırılmışdır. Diğer kayıklara karşı dört sâ‘at devam eden yaylım ateşi üzerine, elliyi mütecâviz kadın ve çocuk şehîd olmuş ve bu miyânda Erzurumlu Ârif Efendi ile iki polis, bütün efrâd-ı â’ileleriyle şehîd düşmüşlerdir. Van'dan Norduz tarîkıyla Bitlis'in Pervari kazâsına kaçmak isteyen sekiz-on bin Müslüman, Mamhuran [Mahfuran] deresinde kâmilen katli‘âm edilmişlerdir. Bunlar içerisinde kurtulabilen Van Ma‘ârif Müdîri Şerif Bey bu ahvâle şâhiddir. Adana Vâlîsi Cevdet Bey o zaman Halil Bey müfrezesiyle binlerce kadın, çocuk cesedi görmüşlerdir. Ordunun lutf-ı hakla ahd-i karîbde ilerilemesi üzerine Rus ve Ermenilerin yapdıkları fecî‘alar tamamen görülecek ve tafsîlâtı arzedilecekdir. (http://www.devletarsivleri.gov.tr/assets/file/1915_Olaylari/belge/991/2.PDF)

1890 yılından sonra kendini açık eden ve sonrasında düzeyi artan Ermeni çetelerin saldırı ve isyanları aynı zamanda Avrupa basınında büyütülüyor, şişiriliyor ve işin garibi sanki Türkler Ermenilere zulmediyor gibi haberleştiriliyordu. Londra basını bu tarz haberleri o kadar abartıyor ve Türkler aleyhine öyle iftiralar atıyorlardı ki, Ermenilere zulmettiği iddia edilen bir “Türk” için Alman İmparatoru bile insafa gelip “İngiliz Liberal basını bu durumu o kadar büyüttü ki, mevzu bahis Atanaş yahut Boyacıyan isimli biri olsaydı elbette Londra’da böyle bir gürültü olmazdı” demiştir!

Ermeni Meselesi Rusya ve Batılı devletlerin Osmanlı’yı parçalamasının ana misyonu hâline getirilmiş ve tutmaması için iki millet arasındaki bağ bir o kadar kuvvetliyken tutuveren bu tezgâh büyütüldükçe büyütülmüş ve köpürtüldükçe köpürtülmüştür. Hızını alamayan Ermeni çeteleri çoluk-çocuk demeden Müslüman Türkleri katletmeye ve Devlet-i Aliye’ye isyan etmeye devam etmiştir. Elbette bu hâdiselere katılmayan Ermeniler sayıca çok olsa da, bir kere araya kan girince iki milletin arası artık tamamen açılma safhasına çoktan girmiştir.

Fakat yine de, Sultan Abdülhamid Han’ın, Kürtler tarafından “Kürt Babası” diye de anılan siyâsî dehânın “Hamidiye Alayları”nı kurması mevzuun iyice dallanıp budaklanmasının önüne geçmiş ve özellikle Güneydoğu Anadolu’da fazlalaşan bu hâdiseler kontrol edilebilmiş, Ermeni Çeteleri dizginlenmiş, dört bir yandan kanayan Osmanlı’yı Batılılar bir türlü yere serebilecek kuvveti ve cesareti yine de bulamamışlardır…

Hamidiye Alayları bölgeye öyle bir ferahlık getirmiştir ki Rus tehdidi azalmış ve Ermeni çete faaliyetleri neredeyse yok mesabesine inmiştir; Rusya ve çeşitli Batılı devletlerinin Hamidiye Alayları karşısındaki duruşundan, bugün bile “Batıcı aydın tipi” dediğimiz burnundaki halkalarla Batı çıkarlarına bağlı yazarların Hamidiye Alayları’nı hâlâ kötülemesinden bile nasıl muhteşem bir organizasyon olduğu anlaşılabilir…

Ermeni çeteleri faaliyetlerini Anadolu’nun içlerine doğru kaydırarak özellikle İstanbul’a yoğunlaşmaları Hamidiye Alayları’nın dirayetli duruşundan sonradır…

1896’nın 26 Ağustosunda bir grup Ermeni, İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı basıp, çalışanları rehin almış, bankayı basan Ermeniler hakları verilmediği takdirde (Doğu Anadolu’nun Ermenilere bırakılması) bankayı havaya uçuracakları söyleyip bir kaç bomba da patlatmışlardır; fakat alınan önlemle hepsi ellerindeki silah ve bombalarla ele geçirilmiştir.

Ayrıca yabancı elçiliklere tecavüzle Avrupa devletlerinin müdahalesini temin etmek maksadını güden Ermeni bir grup ise Yıldız İstihbarat Teşkilatı vasıtasıyla ortaya çıkarılmıştır…

Ermeniler sadece bununla kalsa iyi; baskın yapılan birçok Ermeni Kilisesi’nin silah depoları hâline getirildiği ortaya çıkmıştır.

Devrin Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa’nın hatıratından bu mühim mevzuyu aktaralım. Çünkü Sultan Abdülhamid’in yönetimdeki siyâsî hamleleri, Osmanlı’ya karşı yapılan bütün tezgâhları tersine çevirici bir pozisyona dönüşüyordur:

- "...Ermeni ayaklanmalarında Ermeni papazlarının büyük rolü olduğunu ve kiliselerin ibâdetten ziyade fesad ve sekavete hizmet ettiklerini haber almıştık. Ancak Ermeni ihtilalcileri bazı elçiliklerin de yardımıyla o derece mahirane tertibat almışlar, silah ve komitacılar, memlekete sokmak hususunda öyle yardımlar temin etmişlerdi ki, ipucu bulmak mümkün olamıyordu. Nihayet bir gün, yine kendi aralarından temin ettiğimiz bazı kimseler bize bu silahların Beyoğlu'nda Ermeni kilisesinin duvarında saklı olduğunu haber verdi.

Bunun üzerine Zaptiye Nâzırına emir gönderildi, bir heyet marifetiyle kilise basılarak duvar yıkıldı, silah deposu meydana çıktı!

Bir ibadethaneyi eşkıya sığınağı haline sokan Ermeni ihtilalcilerin bu fesad ve ihaneti elçiliklerden çağrılan kimselere gösterildi ve hemen bir zabıt tutuldu. Ermeni komitacıları, en ziyade Londra'da efkâr-i umumiyyeyi aleyhimize tahrik etmekte ve bilhassa nüfuzlu İngiliz kadınlarının yardımlarından istifade eylemekte olduklarından Türk dostu Sir Arshmitt Bartlet'in vasıtasıyla, bu kilisede çıkan silahlar Londra'ya gönderilerek Parlamento'nun yanında teşhir edildi ve bu suretle bize karşı uyandırılan gayz ve gazabın mecrası değiştirildi."

Bu hâdiselerin ardından Müslüman Türkler de Ermenilerin yoğun yaşadığı yerlerde şiddet hareketlerine girişmiştir. Osmanlı Devleti bu tip çete faaliyetlerine asla müsamaha göstermese de Ermenileri toptan dışlamamış, suça karışmamış hiçbir Ermeni’yi tahkir bile etmemiştir.

Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa “bize karşı uyandırılan gayz ve gazabın mecrası değiştirildi” demesi doğrudur ama memleket içindeki çete faaliyetlerinin mecrası değiştirilmiş olsa da, “gayz ve gazabın mecrası” Sultan II. Abdülhamid Han’a yöneltilmiştir…

Hadiseler bu tonda ilerler ve Sultan Abdülhamid Han yangın yerine dönen memleketi toparlamaya çalışırken İngilizler başta olmak üzere Batılı devletler bütün dikkat ve siyasetlerini Abdülhamid Han’ın şahsına çevirmişler ve o başta oldukça emellerine pek çabuk hatta hiç ulaşamayacaklarını anlamışlardır.

Bu sebepten dış basında ve içeride onun aleyhine bir karalama ve zihin yönlendirme kampanyası başlatıverdiler… Bu saldırı ve linç kampanyasını umûmî olarak izah edersek, kabaca iki elden yürüdüğünü görürsünüz. Birinci grup, millî olan ama Osmanlı Milleti’yle bir alakası olmayan, İngiliz, Fransız aşığı sahte aydın güruhu: Sultan Abdülaziz’in borç batağındaki Osmanlı’yı iyice batırmak için borçlanarak çürümesi için İstanbul Boğazı’na demirlediği donanma gibi hediye ettiği, himaye ettiği Genç Osmanlılar ki, kendi içlerinden “İttihat ve Terakkî” gibi azılı bir zümreyi doğurmuştur… İkinci grup ise yazımızın mevzuu olan ve İngiliz, Fransız, Rus tezgâhındaki kendilerine Batılıların devlet kurduracağını zanneden Ermeniler…

Özellikle Fransa’da, Londra’da öbeklenen İttihatçılar ile Ermeniler Batılıların tazyikiyle öyle canhıraş feryatlar yükseltiyordu ki, gerçekten de mevzulardan haberdar olmayan herhangi bir insan, Sultan Abdülhamid Han’ın insanlığından şüphe edip onu bir canavar zannedebilirdi.

“Velî Padişah” Sultan II. Abdülhamid Hân’ın asil merhameti kezzap gibi döküldüğü her yeri eritirdi de, maalesef bu gözü dönmüşlere ilaç olamadı! Nasıl olsun ki? Kendi memleketinin bekâsı için gecesini gündüzüne katan bu padişah için atılmadık iftira söylenmedik yalanın kalmadığı bir iklim ortamı hazırlanmış, kan döken vahşi mânâsına Bete Rouge-Kızıl Sultan, Kızıl Hayvan (Kızıl Canavar diye de tabir edilebilir) diye lakap takılmıştı. Bu lakabı takan da Piyer Kiyar isimli bir Ermeni’dir; 31 Mart’taki hâl’ edilmesinden çok sonraları kendisine böyle bir iftira atıp bunu meşrulaştırmaya çalışanın kim olduğunu öğrenen sultanın hatıratında bu mevzu etrafında anlattıkları Ermeni Meselesi’ne dâir mühim bir vesikadır:

- “Musahibim evvelki gün Fransızca küçük bir kitap getirdi. İsmi «Piyer Kiyar'ın Hatırasına»dır. Methiye ve hicviyelerden yapılmış bir kitapçık. Övülen, Piyer Kiyar, yerilen de ben… Piyer Kiyar’ı ismen bilirim. Yirmi üç yıl önce İstanbul’a gelmişti. Ermeni mekteplerinde fesad muallimi idi. Üç-dört sene kaldıktan sonra da def olup gitti… Tuhaf! Bana (Kızıl Hayvan - Bete Rouge) lakabını takan Piyer Kiyar'mış… Sözü bilirdimse de ortaya atanını bilmezdim. Taşıdığım yabancı ülke nişanları kadar, yine o yabancı ülkeler tarafından bana yakıştırılmış böyle birçok unvanlarım vardır! Ben, bunlarla iftihar etmekte haksız değilim, işte bakınız, «kızıl hayvan» payesinin verilme sebebini bu kitaptan öğrendim. Ve öğreten de Aharonyan, Çobanyan adındaki iki ermeni hatibinin hararetli nutuklarıdır!

Musahibimin getirdiği kitapta ünlü, ünsüz bir sürü Fransız edebiyatçısının da nutuk tarzında hicviyeleri var ise de «kızıl hayvan» isminin niçin konmuş olduğunu, insan dış düşmanlarından değil, iç düşmanlarından işitmek ve öğrenmek ister. Böylesi daha belgeli ve güven verici olur. Aharonyan efendi de, mösyö Çobanyan da ağız birliği edip ballandıra ballandıra anlatıyorlar ki Piyer Kiyar, Ermeni okullarına öğretmen olarak 1893 yılında İstanbul’a gelmiş, Ermeni gençlerine felsefe ve edebiyat tarihi ile birlikte «Türklerin boyunduruğundan kurtulmak için çalışmak» dersleri vermiş! Ermeni öğrencilerinin felsefe ile edebiyat tarihi derslerinden ne kadar yararlandıkları belli değildir ama ihtilâlciliği öğretmek ve inandırmakta o kadar başarı kazanmış ki; «Sason» meselesinde, «Zeytun» meselesinde, yâni Ermeni kanının dökülüp, ermeni ocağının sönmüş olduğu her meselede, bu Piyer Kiyar’ı minnet ve şükranla anmak, Ermeni cemaatına kutsal bir vazife olmuş!” (1 Mart 1333-1917, Beylerbeyi Sarayı)

Yeri gelmişken “Sason”dan bahsedelim:

Hamparsum Boyacıyan isimli Emeni çete reisi Sason’da (bugün Batman ilinin bir ilçesi) devlete karşı bir isyan tertipler ve bölgedeki Müslümanlara saldırırlar. Hamparsum Boyacıyan bir bağımsızlık bildirgesi yayınlayıp şartlarını Bâb-ı Âli’ye-hükümete telgrafla bildirecek kadar gözü dönmüştür. Bu sayede Avrupa devletlerinin dikkatini çekmek ve onların Osmanlı’ya müdahalesini meşrulaştırmak gayesi gütmektedir. Sultan II. Abdülhamid Han istemeyerek de olsa Hüseyin Nazım Paşa komutasında 21 tabur askeri bölgeye yollar ama kesinlikle müdahale edilmemesini söyleyerek hücum emri vermez. Kan dökülmesini kesinlikle istemeyen padişahın bu tavrına mukâbil Ermeni isyancılar daha da azgınlaşırlar. Böyle olunca bölge halkı isyancı Ermenilere karşı taarruz ederler ve aynı zamanda isyancı Ermeniler de kendilerine karşı hücum emri verilmeyen askerlere saldırır; nihayetinde askerlerle bölge halkı arasında kalan Ermeniler ağır kayıplar vererek isyanı sonlandırmak zorunda kalırlar. Meselenin ilk ağızdan aslını Hüseyin Nazım Paşa “Hatıralarım” isimi kitabının 306-307. sayfasında böylece anlatmıştır… 1893-1896 yılları arasında Van ve Bitlis’te görev yapan Rus Konsolos General Maywesky’nin hazırladığı raporda söyledikleri hem Sason’un hem de diğer isyanların sebebini belgeliyor:

Türkiye’deki Hıristiyanların- bu sefer de Ermenilerin-Türklerin zulüm ve istisabına (gasbına) mâruz bulunduklarını Avrupa’ya göstermek icap ediyordu. Program şu şekildeydi: ancak kan dökmek lâzımdır ki Ermeniler serbesti kazansın! Kan dökünüz! Avrupa sizi himaye eder!

İki taraf hakkındaki bütün bu söylenenleri tek bir hamlede düşürücü öyle bir hâdise vardır ki, sırf bu hâdise bile bütün hâlinde mevzuyu özetler:

Avrupa’da Sultan II. Abdülhamid aleyhinde yayınlar yapan Jön Türkler’den meşhur birisi paraya sıkışınca, merhameti ve asaleti, insan olan herkesi karşısında mum gibi eritecek Sultan II. Abdülhamid Han devreye giriyor ve kendi aleyhinde yayın yapılacak gazetenin masraflarını dolaylı yollardan bizzat üstleniyor. Hatıratında bu mevzuyu anlatan İslam Halifesi, böyle davranmasının sebebini ise “madem aleyhimde yayın yapacaklar, hiç olmazsa gâvurların parasını alarak, onların maşası olarak değil, kendi fikirleriyle karşı olsunlar diye masraflarını onların haberi olmadan ödedim” mealindeki sözleriyle açıklar… Câni, katil, kıyıcı; Kızıl Sultan Öyle mi?

Ermeniler tarafından 1882’den 1909’a kadar irili ufaklı 39 isyan gerçekleştirilmiş ve bunların arasında bizim şu ana kadar saymadığımız 1890 Kumkapı Gösterisi, 1892-1893 Kayseri, Merzifon Yozgat hâdiseleri, 1897 İkinci Sason İsyanı ve 1905 II. Abdülhamid Han’a suikast girişimi de bunlar arasındadır…

Burada altını çizeceğimiz son husus 1905’te II. Abdülhamid Han’a yapılan suikast girişimi olacak; söylediğimiz gibi, isyanlardan bir netice çıkaramayan ve hatta aleyhlerine dönmeye başlayan bu meseleyi kökten halletmek için Sultan II. Abdülhamid Han yok edilmesi gereken tek hedef hâline getirilmişti.

Sultan II. Abdülhamid'e Yıldız Camii'nden (Hamidiye) çıkarken yapılan suikast, Yıldız Suikastı…

Taşnaksutyun çetesi Sofya’da bir kongre düzenledi (1904). İstanbul temsilcisi Kristofor Mikaelyan’ın da (Samuel Fayne) hazır bulunduğu bu toplantı da Mikaelyan suikast yapılması fikrini ortaya attı ve kongre bu fikirde birleşti… Kristofor Mikaelyan suikastta görev alacak kırka yakın yetenekli Ermeniyi tespit ederek hazırladı… Bu kırk kişi içerisinde öne çıkan isimlerden bazıları ise şunlardı: Konstantin Kabulyan (Lipa Rips), Rubina Fayn (Mikaelyan’ın kızı), Maria Zayts (Sofi Rips, Kabulyan’ın Karısı), Vram Şabuh Kendiryan, Silviyo Ricci, Belçikalı casus Edouard Joris, Anna Nellins (Joris’in Karısı), Karabet Ohannesyan, Ardaş Haçik Kapudanyan, Mıgırdıç Garipyan, Kirkor Varşam, Yervant Frankulyan, Maria Arşamof (Arşanef ) ve Anton Koş

Suikastın elebaşıları ise Bakûlü Samoil Kayın (kod adı Hristofor Mikaelyan), kızı Robina Kayın ve Konstantin Kabulyan (kod adı Safo) adlı 3 Rus Ermenisi idi. (Rusya başlığı altında bu mevzuya atıfta bulunmuştuk)

Beyoğlu-Pera’da Moraviç apartmanında bir ay kalıp, İstanbul'daki elemanlarını örgütleyip hazırlık yapmışlardır… Singer fabrikasında işçi gibi çalışmaya başlayarak memurluk yapan Belçikalı anarşist Charles Edouard Jorris ise bu suikastın en mühim şahsıdır ve bu adam aynı zamanda çok yetenekli bir casustur. Jorris’in karısı da İsviçreli Anna Nellens’tir; büyük ihtimal ki İsviçre’de örgütlenen Ermenilerle de alakası vardır.

Bu suikastın maksadı, Anadolu'nun “Vilayet-i Sitte” denilen altı vilayetinde bir Ermenistan Devleti kurmak isteyen Ermeni komitacıları tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca Yahudiler de Ermenilere bu mevzuda para yardımı yapmış, İttihat ve Terakkiciler de bu suikasta destek vermişlerdir…

Ermeni komitacılarının maksadı, padişahı öldürdükten sonra, Babıali'yi, Galata Köprüsü'nü, Tünel’i, Osmanlı Bankası'nı yabancı sefarethaneleri ve diğer bazı özel, resmi birçok kuruluşu havaya uçurarak, ihtilal havası meydana getirmek ve bu şekilde Avrupa devletlerinin askeri müdahalelerini sağlayarak Ermeni Devleti’nin önünü açmak için işleri hızlandırmaktır. En azından Ermeni isyancı tarafının planları bu yöndeydi…

Suikastçılar İstanbul'da kaldıkları bir ay boyunca Selâmlık seyrine giderek, Yıldız'daki Hamidiye Camii'nden arabasına binen Sultan Abdülhamid'in dış kapı önüne rutin bir şekilde tam bir dakika kırk iki saniyede geldiğini tespit ediyorlar ve tekrar Avrupa'ya dönüyorlar. Viyana'da saatli bombanın konduğu zarif bir araba hazırlanıyor. Patlayıcılar ise Kyustendil isimli Bulgar kasabası yakınlarında, Sablyar köyünde bir fabrikada yapılıyor… Yaklaşık 80 kilo ağırlığında olduğu söylenen –kimilerine göre 100 kg.- Machine İnfernale- “Cehennem bombası”nın yerleştirildiği bu araba ve suikastçılar, 21 Temmuz 1905 günü Yıldız'a giderek dış kapı civarında duruyorlar. Madam Sofi Liparis, arabacı Sarkis, oğlu Mıgırdıç, seyis Yervant Frankolyan ve arabacı Jorj Petri Varşamof (Kirkor Varşam) isimli çete üyeleri de Saat Kulesi’nin altındadırlar.

Sultan II. Abdülhamid Han Cuma namazından sonra saraya dönmek için camiden çıkarken Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile o gün gerektiğinden çok az da olsa fazla konuşunca (ki mevzu Yahudilerle alakalı bir fetvadır) padişah dışarı çıkmadan bomba patlıyor ve İstanbul'un en uzak semtlerinden bile duyulan müthiş bir ses çıkıyor… Bombanın tahrip gücü o kadar yüksek ki, dördü gazeteci ve üçü asker olmak üzere 26 kişi hayatını kaybetmiş, 56 kişi ise hafif veya ağır şekilde yaralanmıştı. Ayrıca 20 kadar at ölmüş, birçok araba enkaz haline gelmişti.

Üstad Necip Fazıl bu manzarayı şöyle tasvir eder: “Gündüzü geceye çeviren bir duman, baruttan yayılan ölüm kokusu ve hemen arkasından bir harp sahnesi manzarası… Parçalanmış bir sürü insan, at ve araba… Camide ne cam, ne pancur… Parmaklıklar üstünde kopuk insan ve at uzuvları, yerlerde sahiplerini kaybetmiş sorguçlu kalpaklar, baltayla doğranmış gibi paramparça cesetler… Ve feci bir panik… Boğuşma halinde bir kaçışma… Ana-baba günü…

Panik, kargaşa ve çığlıklar; bütün bu kaos manzarası içinde kılı dahî kıpırdamayan cesur padişah canından daha çok değer verdiği halkına dönüp; “Korkmayın, korkmayın… Telaş edilmesin. İzdihamdan kimse incinmesin” diyor. Kendisine “evhamlı” diye iftira atılan büyük padişah, sonrasında kılıcını çekerek yerli, yabancı bütün orada hazır bulunanların “Yaşa Sultan!” haykırışları arasında atlarının dizginlerini bizzat eline aldığı bir arabayla saraya dönüyor. Yabancı sefirler dahî “Viva Sultan-Yaşa Sultan” diye bağırmışlar, bu cesaret heykeli büyük adam karşısındaki hayranlıklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir.

Hâdisenin şahidlerinden ve Osmanlı donanmasını ıslahla görevli İngiliz Amiral Woods bakın neler söylüyor:

- “Padişah’ın soğukkanlılığına hayran kalmıştım. Padişah’ın gözlerini diktiği cami avlusuna baktığım zaman hayretten irkildim. Cami avlusu top ateşiyle silinip süpürülmüş bir savaş meydanına benziyordu. Ölü atlar, her tarafa sıçramış tahtalar, cansız yatan talihsiz araba sürücüleri, 1-2 metre ötede sol tarafta yüksek bir subayın emir çavuşu, şarapnellerin isabetiyle hayatını kaybeden subayının üzerini örtmeye çalışıyordu. Patlama ile birlikte bir süvari takımı kılıçlarını çekerek olay yerine girdi. Ancak Abdülhamid eliyle işaret ederek süvarilerin geri dönmesini emretti. Padişah’ın ayakta ve sağlam ve badireyi kazasız belasız atlattığını gören asker ve siviller derhal Padişahım çok yaşa nidalarıyla ortalığı çınlattılar. Abdülhamid, yanında bulunan yüksek rütbeli subaylara talimat verdikten sonra faytonunu kendi kullanmak suretiyle sakin bir yüz ifadesi içinde camiden Saray’a hareket etti.” (Henry F. Woods, Türkiye Anıları, Çev: F. Çoker, İstanbul, 1976, s.163)

Padişahın bu cesur ve telaşsız, bilakis insanları teskin eder hâli İstanbullular tarafından sonradan defalarca anlatıyor nesilden nesile… Çit Köşkü'ne varan Sultan II. Abdülhamid Han, hiçbir şey olmamış gibi rutinini bozmayarak o gün kabul edeceği elçileri huzuruna kabul etmiş ve yirmi dakika görüşmüştür…

Hâdiseyi soruşturmak üzere Ticaret ve Nafia Nezareti müsteşarı Necib Melhame Paşa ve İstinaf Cinayet Mahkemesi Başkanı Hilmi Efendi başkanlığında bir komisyon kuruldu… Hilmi Efendi, bilindiği üzere Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın dedesidir…

Yeri gelmişken alakalıları için şu mühim kitabı hatırlatalım: Prof. Dr. Haluk Selvi tarafından 2014 yılında “Sultan II. Abdülhamid'e Sunulan Bomba Hadisesi Fezlekesi” başlığı altında İ.B.B. Kültür A.Ş. Yayınları tarafından bir kitap yayınlanmış ve bu kitapta suikasta dair ek raporla birlikte 89 sayfa hazırlanmış olan tahkikat raporu günümüz Türkçesiyle yer almıştır.

 Kitapta ayrıca 1905 yılında bir suikastın nasıl incelendiği, sanıkların nasıl sorgulandığı ve en küçük ipuçlarının nasıl takip edildiği, uluslararası örgütlerin bir padişah suikastını nasıl planladıkları, Avrupa Devletlerinin bu olaya müdahil olma istekleri ve benzeri bilgiler detaylıca anlatılmıştır…

Hemen tahkikat başladı ve bir hafta içinde ilk yakalan Belçikalı elebaşılardan Edouard Joris oldu; Joris’in karısı İsviçre’ye kaçmıştı… Joris, Belçika elçisinin huzurunda her şeyi itiraf etti ve azmettirici Ermeni komitecilerin isimlerini de söyledi… Buna ilave olarak Osmanlı Bankası ve Galata Köprüsü’nün de havaya uçurulmak istendiğini de anlattı. Onun ifadeleri doğrultusunda İzmir’deki komitacılar da yakalandı ve İzmir’de de yapılması planlanan çeşitli sabotajlar ortaya çıkarıldı… Ayrıca Hacı Nişan Minisyan isimli bir Ermeni de tutuklandı ve Minisyan sorguda konuşmamak için intihar etti… 

Edouard Joris idam cezası aldı ama Sultan Abdülhamid’le görüşmesinin ardından padişah tarafından affedilerek Yıldız Hafiye Teşkilatı’nda görevlendirilmiş, gizli ajan olarak 500 altın harcırahla Avrupa’ya dönmüş, uzun yıllar Osmanlı’ya hizmet etmiştir…

Kendi canına kasteden ecnebiyi bile affedip memleketi için faydaya tahvil etmeye bakan Abdülhamid Han mı, kendi yaşadığı toprakları Batılılara peşkeş çekecek kadar insaniyetini kaybedenler mi hakikatin taraftarı acaba?

Hâdisenin ardından İstanbul’daki tahkikat daha da genişletildi ve 148 kiloluk bir başka bombayla beraber Osmanlı Bankası ve Galata Köprüsü’nü uçurmak üzere kazılmış yer altı tünelleri de bulundu. Ayrıca suikastın girişiminden hemen sonra komite üyelerinden birçoğunun yurt dışına kaçtığı ortaya çıkarıldı; Konstantin Kabulyan ve eşi Maria Zayts’ın Rus konsolosluğundan aldıkları pasaportla hâdise gününün gecesi İstanbul’dan Fransa’ya; Kirkor Varşam, Silviyo Ricci, Yervant Frankulyan, Mıgırdıç Garipyan, Karabet Ohannesyan, Haçik Kapudanyan, Anna Nellens ve Erzurumlu Arşak’ın da benzer şekillerle yurt dışına kaçtıkları ortay çıkarıldı…

Tevfik Fikret “Bir Lâhza-i Teahhûr” (Bir Anlık Gecikme) isimli şiirinde “Ey şanlı avcı, damını beyhude kurmadın / Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın”  diyerek günümüzde de sürüsüne bereket her köşeyi tutan Batıcı Aydın Tipi’nin atası olduğunu ilan ederek Ermeni komitacılara hayıflanmış, sultanın öldürülememesinden ötürü üzüntüsünü dile getirmiştir… Fikret’in bu şiirini Sultan II. Abdülhamid Han hatıralarında şöyle değerlendirmiştir:  “Hiçbir namuslu Ermeni, Padişah’ına kast eden eli bombalı ırkdaşına şanlı avcı diyecek kadar hayâsız olmamıştır.”…

Alaka çekici bir bilgidir ki, daha sonraları Yıldız Sarayı’nda ortaya çıkan belgeler arasında bu hâdiseye dair jurnaller vardır ve bunların içinde Ermenilerin verdiği jurnaller de vardır… Bu jurnallerin 100 tanesi Türkler, 100 tanesi Ermeniler, 3 tanesi Rumlar ve 11 tanesi de diğer yabancılar tarafından verilmiştir.

Tüm bunlara mukâbil Sultan II. Abdülhamid Han suikastın hemen ardından devrin Ermeni Patriği’ne şöyle demiştir: "Bazı Ermenilerin hataları tüm millete suç olarak mâl edilemez ve ben Ermenilerin sadakat hislerinden eminim!

Buraya kadar meselenin özünün tam anlamıyla anlaşıldığını varsayarak, yazının kalanındaki meseleleri özet hâlinde geçeceğiz…

 

II. Abdülhamid’in Ardından İttihat ve Terakki Belâsı 1909-1915

1908 yılının Kasım-Aralık ayları içinde yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle anlaşan Ermeniler 14 Mebus seçtirmişlerdir. Seçilen mebusların içinde bizzat isyanlara öncülük etmiş Ermeniler de vardı Sason’daki Boyacıyan da bunlardan birisiydi... 1908, 1912,1914 tarihlerinde tekrarlanan seçimlerde aşağı-yukarı aynı sayılarda Ermeni Mebus seçilmiştir…

13 Nisan 1909’da- Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te Sultan II. Abdülhamid Han’ın hal’ edilmesinin ardından İttihat ve Terakki yönetimi devralmış ve bu basiretsiz adamlar elinde koca devlet, bir Osmanlı elçisinin ecnebi bir elçiye “biz içeriden siz dışarıdan kaç senedir bitiremedik!” dediği gibi, koca imparatorluk her şeye mukabil ayağa kalkma ihtimâli varken beş senede savaşa sokulmuş, toplamda on senede bütün memleket evladı kırılmış, iktisadı tamamen bitmiş bir hale getirilmişti…

Üstadın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni tarifi o devre ait karmaşaya neyin sebeb olduğunu da anlatır bir bakıma: “Tahlilsiz, teftişsiz, muayenesiz, murakabesiz, Batı Kültürüne dışından sürtünmüş ve Batının işporta malı mefhumlarına (hürriyet, adalet, müsavat) kapılanmış maceracı çeyrek aydınların şekavet ocağı...

 

24 Nisan 1915, Tehcir Meselesi,

İttihat ve Terakki’nin Ermeni Zulmü

Osmanlı Devleti ile Rusya 8 Şubat 1914’te Birinci Dünya Savaşı’ndan beş ay önce Ermeniler lehine ıslahat yapılması hususunda anlaşma yaptılar. Anlaşmanın maddelerinden birisi de “Ermeniler Doğu Anadolu’da oturdukları bölgelerde askerlik yapacaklar”dı… Savaştan önceki bu anlaşmanın nasıl bir felaket olduğu sezilebilir; müfettişler gelmiş yerinde incelemeler yapmış ve anlaşma şartları veremi kendi kendimize enjekte eder gibi yerine getirilmeye çalışılmıştır… Çok geçmeden çıkan Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından ise Ermeniler silahlarıyla Osmanlı ordusundan firar ederek çeteler oluşturmaya ve Ruslarla işbirliği yapmaya başladılar. Osmanlı hükümeti Ermeni ileri gelenlerine (Patrik, vekiller vesâir kişilere) bu tip hâdiselerin devam etmesi hâlinde gerekli önlemlerin alınacağını söylemişlerse de bahis mevzuu durum daha da büyüyerek devam etti; hatta Kayseri, Sivas ve diğer bölgelerde Ermenilerin Osmanlı Ordusu’ndan aldığı bir sürü bomba ortaya çıktı… Giderek artan bu duruma müdahale etmek maksadıyla 24 Nisan 1915’te vilayetlere, mutasarrıflıklara acele ve gizli kaydı ile bir talimat gönderildi.

Bu talimat Ermeni Komita Merkezleri’nin kapatılması, liderlerinin yakalanması, bulundukları bölgelerde oturmayan Ermenilerin kontrol edilmesi, suçlu şüphesi olanların mahkemeye sevk edilmesiyle alakalıydı.

İstanbul’da 24 Nisan 1915’te isyanlara katılan ve çete faaliyetleri yürüten 2.345 Ermeni tutuklandı ve Ankara, Kayseri, Çankırı’daki hapishanelere gönderildi…  Tutuklananlar arasında “Sason”daki isyanın ele başısı Dr. Hamparsum Boyacıyan da vardır. Boyaciyan Temmuz ayında yargılanmış ve 24 Ağustos 1915'te idam edilmiştir… “24 Nisan Ermeni Soykırım Günü” diye anılan gün, bu tutuklamaların olduğu gündür.

Bir yandan savaş devam ederken diğer yandan memleketin birçok yerinden Ermeni isyanları, firarları, yol kesme, köy basma ve katliam haberleri artarak gelmeye başladı.  Bu hâdiselerin ardı arkasının kesilmesi bir yana artarak devam etmesi neticesinde İttihatçıların başını çeken paşalardan olan Talat Paşa 26 Mayıs 1915’de Başbakanlığa bir tezkire ile başvuruda bulunarak “Osmanlı topraklarına göz diken istilacı güçlerin Osmanlı tebaası ile Ermeniler arasına nifak soktuğu; İsyan eden Ermenilerin Türk ordusunun hareket etmesini engellemek için her türlü önleme başvurduğu; Askere erzak ve mühimmat nakline mani oldukları; Düşmanla işbirliği yaptıkları; Bir kısmının düşman saflarına katıldıkları; Askeri birliklere ve masum halka silahlı saldırıda bulundukları; Şehir ve kasabalarda katl ve yağmacılık yaptıklarını ve düşmana müstahkem mevkileri gösterdikleri” gerekçelerini öne sürerek tedbir alınması gerektiğini yönünde fikir belirtti…

Böylece “Vakt-i Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçün Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedâbir Hakkında Kanun-ı Muvakkat- Savaş halinde devlet yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak tedbirler” 1 Haziran 1915 günü Takvim-i Vekayi’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu tedbirler “Tehcir kanunu” olarak kabul edilir ve maddeleri şöyledir:

1-Savaş sırasında ordu,  kolordu ve tümen komutanları ve bunların müstakil mevki kumandanları, ahali tarafından herhangi bir suretle hükümetin emirlerine, yurt savunmasına,  asayişin korunmasına ilişkin işlere ve düzenlemelere muhalefet,  silahla saldırı ve direnme görürlerse bunu önlemeye mezun ve mecburdurlar

2-Ordu,  müstakil kolordu ve tümen kumandanları askerlik icaplarından dolayı veya casusluk ve hıyanetlerini htikleri köyler ve kasabalar halkını tek tek veya toplu olarak diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler

3-İş bu kanun yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.

4-Bu kanunun uygulanmasından Başkomutanlık vekili ve Harbiye Nazırı sorumludur. …

Gerisi hepimizin bildiği tehcir manzaraları… Tehcir, maksadı itibariyle her ne kadar doğru olsa da, İttihat ve Terakki elinde bütün memleket yangın yerine dönmüştü ve Ermeniler de bu yangından nasibini almaktaydı. Tam bu esnada Ermeni Meselesi hakkında Üstad Necip Fazıl’ın kıymet hükmünü hatırlatmak icab ediyor sanırım.

Necib Fazıl’dan “Ermeni Meselesi”nin Kıymet Hükmü:

- “O, kendisine bir şey yapılmış olmasa da, yaptığını yapacaktı. Gidişi, tutumu, edası ve üslûbu buydu. Ermeni Bâbıâli’deki nazırları, sarrafları, tüccarları ve türlü iş ve teşebbüs adamlarıyle nüfuz ve refahının en tatlı demlerini yaşarken bile, başına veya kıçına kancayı geçirmiş olan öz komitesi yüzünden kendisini Firavun’un ehramlarına taş taşıyıcı esirleri tarzında, ırzı, malı, canı ve her şeyi yönünden Türkün zulüm pençesinde kıvranıyor sanmaktaydı. Bu bakımdan, büyük niyeti ve onu iyice belirten bazı teşebbüsleriyle evvelden mahkûmdu; fakat bu mânevi bir mahkûmiyet olmalı ve tedbir plânında ona göre bir tecelliye çatmalıydı. Ne çare ki, en büyük zulüm teşebbüsü, kendisininkinden evvel, Türk’e musallat komiteden geldi ve Ermeni’nin esasen hazır ve saklı iş plânı, “Kısasa Kısas” şeklinde, zahirde doğru, bâtında yalan bir istismarcılıkla, kendisine sahte bir özür bulmanın kolaylığına erdi.

- Bana ettiğini ben de ona ettim!

Sözünü nasıl söyleyebilir ki, Ermeni; ona edileni Türk milleti yapmadı, “İttihat ve Terakki” yaptı; oysa ettiğini Türk milletine etti.

Evvelce de belirttiğimiz gibi, (Taşnaksiyon)la kan kardeşi olan “İttihat ve Terakki”yi bir tarafa ayıracak olursak, her iki millet de mazlumdur; fakat zalimlik sırasında nasıl birinci “İttihat ve Terakki” ise, mazlumlukta da aynı sıfat Türk milletine aittir. Ermeni yalnız “İttihat ve Terakki”nin, biraz da kendi komitesinin mazlumuyken, Türk, üçünün birden mazlumu…

Yani:

Ermeni’ye edileni, Türk milleti yapmıyor, kendi hususî kadrosuyla İttihat ve Terakki yapıyor.

Karşılığını, “İttihat ve Terakki” değil, Türk milleti çekiyor.

Bunu da sadece (Taşnaksiyon) değil, ona uyan Ermeni milleti yapıyor.

Gerçek mâna bilânçosu bundan ibarettir ve bu vaziyetten Ermeniye zulüm bahsinde “İttihat ve Terakki” hesabına küçük bir özür payı bulunmak şöyle dursun, (Taşnaksiyon)a kadar olanca sorumluluk ve biricik suç (İttihat ve Terakki) üzerindedir.” (Necip Fazıl Kısakürek, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Büyük Doğu Yay. Sh. 565, 566.)

Tehcir meselesine bir önemli dipnotta şudur ki tarih profesörü Nurşen Mazıcı bu meselenin bizzat Talat Paşa’nın fikri olduğu ve İttihatçıların bir çoğunun bundan haberi dahî olmadığını iddia eder; ittihatçıların tarihi seyrine bakıldığında bu iddianın doğru olmadığını söyleyemeyiz; fakat buradaki mühim bir ayrıntı da şu olsa gerek ki Talat Paşa da bir ittihatçıdır ve hem de onların elebaşlarından birisidir…

 

Anadolu’nun İşgali Safhasında Ermeniler

Yeni Osmanlı’lar Cemiyeti’nin doğurduğu ve Jön Türkler eliyle urlaşan İttihat ve Terakki, Müslüman Türkü kırdığı gibi Ermeni Milletini de Batılıların kucağına itmiş ve koskoca imparatorluğu, 1877-78’den sonra paramparça olacakken Sultan II. Abdülhamid Han’ın dehâ vârî siyaset ve yönetimi elinde toparlamaya başladığı imparatorluğu, onun ardından bir kumarbaz gibi 5 senede harcamış 10 senede bütün sermayesini bitirmiş olarak cümle âleme, bütün küffara açık bir işgal sahasına döndürmüştür...

Batılıların burunlarına taktığı kancayı göremeyen Ermenilerin ve yine Batılıların ciğerlerine kadar nüfuz ettiği İttihat ve Terakkicilerin Abdülhamid’e kaşı yürüttükleri el ele siyaset Abdülhamid Han’ın hal’i neticesini ortaya çıkartmış; fakat bundan sonra ikisi de birbirine kıymak gibi bir felakete sürüklenmişlerdir…

10 Kasım 1918… Birinci Dünya Umûmî Harbi’nin ardından İttihatçı Talât, Enver ve Cemal Paşalar eliyle yapılan Mondros Mütarekesi neticesinde Anadolu ile sınırlı kalan Osmanlı İmparatorluğu şimdi de itilaf Devletleri’nin işgaliyle karşı karşıyaydı; memleketi felakete sürükleyen Talât, Enver ve Cemal Paşa, Enver’in yalısında toplanıp sabaha karşı bir Alman harp gemisiyle Karedeniz, Köstence üzerinden Almanya’ya kaçtılar… Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “İttihat ve Terakki kodamanları, yere serdikleri yaralıyı bırakıp kaçan kaatîller gibi savuştular”… Sultan Vahidüddin’e “vatan haini” damgası vuran da bunlar ve mânâda çocukları…

İtilaf devletleri, İstanbul’un bir yakası Fransızlara, Beyoğlu ve Boğaz’ın Batı tarafı İngilizlere, Kadıköy, Üsküdar ve Boğaz’ın Anadolu yakası İtalyanlara; Trabzon’dan İnebolu’ya Karadeniz kıyılarını İngilizler, Batı Karadeniz kıyıları ile İskenderun ve Mersin civarını Fransızlar; Antalya’dan Edremit’e kadar uzanan deniz kıyılarını da İtalyanlar olmak üzere kendi aralarına pay etmişlerdi…

Sultan Vahidüddin ise saray’ın içinde ve dışında İngiliz ajanları kaynamasına mukâbil Millî Mücadele’yi başlatmış ve memleket çapında yeniden bir hamle etme devrine girilmişti… İşin Ermenilerle olan alakalı kısmı da bu bölümdür ki, İstanbul’da Yahudi ve Ermeniler yollara dizilip Batılı işgal kuvvetlerini alkışlamışlardır; ne hazin bir manzaradır ki, dindaşları Bizans elinde inim inim inleyip tırnakları çekilen Ermeniler, 700 senedir kendilerinden emin oldukları Müslüman Türklerin vatanının, aslında kendi vatanlarının işgalini alkışlamak gibi bir piyon durumuna düşmüşlerdir. Elbette bu tezgâha gelmeyen Ermeniler olsa da onların ne sayıları ne de kuvvetleri bu hâdiselerin önüne geçemezdi…

Konya’da Maraş’ta Antep’te ve daha birçok yerde “kraldan çok kralcı” gibi davranan Ermeniler, kendi yaşadıkları toprakları işgal edenlerle birlikte işgalcilerden daha zalim bir şekilde çete faaliyetlerini devam ettirmişler ve katliama, yağmadan tecavüze birçok hâdiseye tekrar kalkışmışlar ve bu seferde işgalcilerle birlikte Milli Mücadele yürüten Anadolu halkına karşı yer yer savaşmışlardır…

 

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Sonrası Ermeniler 1923-2015

Lozan Antlaşması’yla Ermeni Meselesi’nin nispeten çözüldüğünün varsayıldığı ama yine de çözülmediğini, sorunun ittihatçı politikanın bir devamı olarak Kemalist bir yönetim elinde belli bir zümre dışındaki Müslüman yahut gayrimüslim bütün herkese şamil bir noktada toplandığını söylemek yanlış olmaz...

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla olsun Tehcirle olsun yahut başka sebeplerle göçen, yurt dışına giden Ermenilerin birçoğu çok zorluklar çekmişler ve gittikleri memleketlere intibak hususunda zorluklar yaşamışlardır. Bu meselenin ayrıntılarını Sedat Laçiner “Ermeni sorunu, Diaspora ve Türk dış politikası: Ermeni İddiaları Türkiye’nin Dünya ile İlişkilerini Nasıl Etkiliyor?” isimli kitabının netice bölümünde paragraf paragraf işlemiş ve izâh etmiştir…

Türk ırkçılığı güden Mustafa Kamal ve “yeni” Cumhuriyet, Müslümanları öncelikli hedef tahtasına koyarken mezhebi bir ayrım da yaparak Alevî’leri de buna dâhil etti; fakat tuhaftır, Kemalizm’in katlettiği bütün Alevilerin çocuklarını “kılıç artığı” olarak ve Kemalist ideolojiyi benimser bir şekilde yetiştirmiştir. Dersim katliamı bu açıdan önemli bir misaldir; çünkü hem Kürt, hem Alevi ve hem de Ermenilerin yaşadığı bu bölge baştanbaşa katliam alanı olarak Resmî İdeoloji’nin kanlı yüzünü göstermektedir.

Kamal, ırkçı politikasını ve askeri kuvvetini nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan Müslümanları hedef tahtasına oturtarak başladı ve Lyon Kasabı olarak bilinen Fransız politikacı Fouche’ye rahmet okutacak bir şekilde kurdurduğu İstiklâl Mahkemeleri’yle, yine bir Fransız’a, İhtilâl sonrası “Terör Devri”ni başlatan Robespierre’e özenerek bir terör dalgası başlattı…

(Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin Kamal için “habis ruh” mânâsına “ahbes” dediğini biliyoruz; Üstad Necip Fazıl’ın “İhtilâl” isimli kitabında Robespierre’den bahsettiği bölümlerde onu “habis ruh” diye nitelemesi dikkatimi çekmiş ve sonrasında Üstad’ın herhangi bir kelimeyi boşu boşuna kullanmayacağını hesab ederek dikkat ettiğimde, Kamal’ın Robespierre’i kendisine rol model olarak aldığını farkettim. Nitekim bu mevzuyu ayrı bir makale yahut kitap mevzuu olarak Allah izin verirse ileride yazacağım.)

Kamal ve şürekâsının ittihatçı çizgiyi devam ettirmeleri tabiî olarak Ermenileri de etkilemiştir. Fakat mevzu Kamal ve arkadaşlarına gelince Ermeniler ve diğer azınlıklara yapılan zulümlerin nispeten “yok” denilebilir bir veçheye büründüğünü söyleyebiliriz; Ermenilere de zulmetmediğinden değil ama Resmî İdeoloji’nin, İttihatçı damarın yeni yüzü imha hedefi bakımından bütün memleketi sıraya dizmiş ve kıyafetinden diline, camiinden bohçasına kadar müdahale etmediği bir alan bırakmayarak Robespierre’i aratmayacak bir Terör Devri başlamıştır…

İnatçı ve intikamcı bir mizaca sahip olan Ermeniler, kendilerini katleden İttihat ve Terakkicileri unutmamış Talat Paşa’yı bir suikastla öldürmüşlerdir; bu meyanda listede ismi bulunan Mustafa Kamal’e de suikast düzenleme teşebbüsünde bulunmuşsalar da girişimleri başarısız olmuş, Kamal İzmir vesâir yerlerde kendisine karşı suikast düzenleyecek olan Ermenileri tutuklatmıştır…

Ermeni Patrikhanesi 1922’de İstanbul’da bastırılan “Les Atrocites Kemalistes-Kemalist Mezalim” isimli kitapta Kamal ve yönetimi hakkında ağır ithamlarda bulunmuştur… 1924-1927 yılları arasında Kamal’e karşı altı suikast girişimi düzenlenmiş, bunlardan iki yahut üçü Ermenilerce planlanmıştır… 1924 yılında Ermenilerce planlanan ilk suikast girişimi Artin Karabet tarafından hazırlanmıştır... 1925 yılındaysa Manok Manokyan ve iki arkadaşı suikast planı iddiasıyla tutuklanmış, Manokyan yapılan muhakemelerden sonra İstiklâl Mahkemesi’nin 5 Mayıs 1925 tarihli kararı ile idam edilmiştir…

Kamal’in ardından paraların üzerinden fotoğraflarını kazıdığı arkadaşı “Milli Şef”, Kamal’i aratmayacak düzeyde “devrimler”i ilerletmiş ve ırkçılıkta o kadar ileri gitmiştir ki soyup soğana çevirdikleri memleketin hesabını bu sefer de dönüp Gayrı Müslimlerin mallarına el koyarak çözümlemek yolunu tutmuşlardır. 11 Kasım 1942 tarihinde başlayan Varlık Vergisi zulmü kanunlaştırılmış, Türkiye vatandaşı olan Gayrı Müslim azınlıkların servetinin önemli bir bölümüne bu vergi ile devletçe el konulmuştur… İnönü ve Saraçoğlu’nun bu projesi neticesinde 27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü Gayri Müslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Aşkale’de kurulan çalışma kampına yollanmış, sürgün olanlardan 900 kişi 8 ağustos 1943'te yük vagonlarıyla Eskişehir -Sivrihisar’a nakledilmiştir... Elbette, bu Gayrı Müslimlerin çoğunluğunu da azınlıklar içindeki çoğunluk olan Ermeniler oluşturuyordu tabiî olarak… Sait Çetinoğlu “Varlık Vergisi” isimli makalesinde bu durumun “İttihat ve Terakki geleneğinin bir devamı, devam ettirilmesi” olarak tespiteder ki çok mühim bir bakış açısıdır ve alakalıların “Varlık Vergisi” isimli bu makaleyi incelemeleri tavsiye olunur… Bu zulme dâir bir Ermeni vatandaşın söylediklerini misâl olarak buraya alalım:

Dr. Yeoryiu Topaloğlu: “İstanbul’da doğdum ve okula gittim. Sonradan peynir tüccarı oldum ve bilinen Ticaret Odası’nda kayıtlıydım. Dükkânım Eminönü’ndeydi; orda babam İosif bana yardımcı oluyordu. 1943’ün Ocak ayında bize toplam 105.000 lira vergi tarh edildi Varlık vergisi altında. Tanıdığımız bir Türk’e baba emaneti evimizi iki bin liraya satmak zorunda kaldık, Türk devleti bizi mecbur etmeden evvel. Fakat bize tarh edilen vergi çok büyük olduğu için ve verebilecek durumda olmadığımız için Şubat 1943 tarihinde polis babamı tutukladı; 72 yaşındaydı o zaman ve Aşkaleye tehcir oldu.

Menderes Dönemi’ndeki 6-7 Eylül Olayları ise Rumları olduğu gibi yine Ermenileri etkilemiş maddî-manevî birçok zarar görmüşlerdir; 6-7 Eylül Olayları’nın bir tezgâh olduğu hususunda sanıyorum bir ilkokul talebesinin bile kuşkusu yoktur. Buradaki mühim husus, Menderes’in de bana kalırsa bu tezgâhtan haberdar olmadığı ve aslı itibariyle tezgâhın azınlıklar üzerinden Menderes’e bir operasyon olduğu pek açıktır… Çünkü bugünkü Türkiye’de uygulan tezgâhlarla (Hrant Dink gibi) Abdülhamid Dönemindeki tezgah, Menderes Döneminden farklı değildir; geçtiğimiz günlerde anti-Tayyipçilik etrafındaki muhalefete karşı olarak söylenmeye çalışan Abdülhamid-Tayyip Erdoğan denkleştirilmesi her ne kadar uygun değilse de, söylem olarak doğru bir yaklaşımdır ve bütün tezgâhlar zannedildiği gibi gizli değil apaçık yapılmaktadır, ve her ne hikmetse hep aynı yöntemlerle; bu bakımdan Batılıların yahut bu memleket üzerine tezgâh kurmaya çalışanların o kadar da büyük çaplı insanlar olduğunu söyleyemeyiz. Buradaki temel problem, bizim, etrafımızdaki yahut tarihimizdeki meseleleri bilmememizden daha doğru ifade etmek gerekirse –açıkça söyleyelim- kimsenin hiçbir mesele hakkında tam mânâsıyla kapsayıcı bir bilgi ve kültür birikimi sahibi olmamasına mukâbil “öyley-miş gibi” hayatını sürmesinden kaynaklanmaktadır… Bu durum bir Müslüman için böyle olduğu gibi, koyu bir Kemalist için, “hepimiz Ermeni’yiz” diye slogan atıp muhalefet ettiğinin, slogan atanın çıkarları için Batı ile bozuştuğunu anlamayan bazı “Türkler” için ve bir Ermeni olarak karşısına aldığının, Ermenileri kandıranları karşısına aldığını bilmeyen bir Ermeni için de böyle...

Devam edelim…

1960’lı yıllardan sonra Avrupa’da başlayan eylemler ve silahlı eylemler neredeyse bütün dünyayı sarmış ve her hareket şu yahut bu şekilde bu eylem rüzgârlarından etkilenmiştir; Asala da böyle bir dönemde belirerek Türk diplomatları hedefine alarak Ermeni Meselesi’ni dünyaya bu şekilde duyurma yolunu seçmiştir… Asala, 1975 yılında, Lübnan İç Savaşı esnasında, Beyrut şehrinde, sempatizan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin yardımı ile Agop Agopyan tarafından kurulmuş ve Agopyan'a göre, örgütün temel amacı Ermeni ilkesinin dünya kamuoyuna tanıtılması ve yurtdışı Ermeni toplumunda milliyetçi hislerin öne çıkarılmasıdır… Yunanistan ve Suriye istihbaratlarının eğitim ve lojistik destek verdikleri Asala 1979 yılından itibaren güç toplamaya başlamış, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 eylem gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda Türkiye'nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır… Markisist bir ideoloji taşıyan Asala’nın 2-3 tane de Türk olmayan unsurlara karşı düzenlediği eylemler de vardır… 1985’ten sonra da kayda değer bir eylem yapmayan Asala, kendi kendini feshetmiş gözükmektedir…

 

Diğer Bölümlerle Alakalı hatırlatmalar

Ermeni meselesi mevzuundaki yazılarımızın son bölümü olması hasebiyle bu yazımıza varıncaya dek neleri anlattığımızı hatırlatalım ki, anlattığımız bu bölüm bütünlüğünü koruyabilsin:

İlk yazımızda “Tarih Şuuru” meselesi etrafında bir girizgâh yaparak bu coğrafya insanının tarihi hafıza bakımından “Traumatic” diyebileceğimiz bir “sarsıntı”ya maruz kaldığını, bu (travma)nın hâli hazırda devam ettiğini, kendi yaralarını sarmadan bir başkasına fayda veremeyeceğini, “Travmatik durumun sürekliliği”nin “bir bakıma travmanın varlığını gizler bir hüviyete bürünerek yaşanan travmaları geçmişin 'doğal bir parçası' olarak görmeye sebeb”(1) olacağını, bu bakımdan “Ermeni Meselesi”ni ele alabilmenin ilk şartlarından birisinin kendi tarih şuurumuzun- yahut şuurumuzun- farkına varmakla olabileceğinin altını çizerek Cumhuriyet Dönemi”yle birlikte yaşanan (travma-kırılma)ya dikkat çekmiştik...

Devamında ise, Bu “kırılma”nın ilk defa Necip Fazıl tarafından fark edildiğini, Necip Fazıl'ın sadece fark etmekle kalmayıp örgüleştirdiği dünya görüşüyle bu coğrafyanın tüm problemlerinin halli noktasında çözüm teklifleri getirdiğini ve Salih Mirzabeyoğlu'nun Necip Fazıl'ın fikirlerini İBDA ile bütünlediğini, nihayetinde ise, birçok mesele olduğu gibi “Ermeni Meselesi”nin de bu dünya görüşü veçhesinden bakılmadıkça çözülemeyeceğini hatırlattık. Bunun yanında, bu mesele hakkında bugüne kadar yapılan pek kıymetli çalışmalar bulunmasına mukâbil ekseriyetle meseleye tutarlı bir dünya görüşü veçhesinden bakılmadığından ötürü çözüm tekliflerinin bahsettiğimiz sebeblerden ötürü -iyi niyetle yaklaşanların görüşleri de dâhil- havada kaldığı ve akamete uğradığına dikkat çekerek “Mevzuun aslı ve esası unutulunca aradaki kavganın 'esas' zannedilmesi gibi tuhaf bir durumun içine gömülmüş ve hep o zaviyede görülen 'Ermeni Meselesi'nin ancak tutarlı bir dünya görüşü tarafından ele alınıp yeniden yorumlanması ise elzem. Burada sorulması gereken o dünya görüşünün 'hangisi' olduğu? Bizce bu dünya görüşü Büyük Doğu-İbda fikriyatı, yani İslâm'a Muhatap Anlayış dâvâsıdır. Nitekim bunu reddedenler olacaktır ve işin 'ilmî ve tarihî' veçhesinden bakılması gerektiği gibi mânâsız karşı çıkışlar da; oysa bu mevzuya ait materyallerin bir kısmı incelendiğinde II. Abdülhamid Han Hazretleri, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu'ndan bahsedilmeksizin ve onların mevzu hakkındaki kanaatleri bilinmeksizin bir arpa boyu bile yol alınamayacağı anlaşılır."(2) demiştik.

İkinci yazımızda, Ermenilerin tarihi kökeni üzerinde durarak sosyolojik ve dini bakımdan nasıl bir hüviyete sahip olduklarını irdelemiş, ayrıca tarihleri boyunca tam mânâsıyla devlet olamamalarının kökenlerine bakarak yine tarihleri boyunca hangi milletlerin boyunduruğu altında kaldıklarını ve ne türlü zulümler gördüklerini kabaca izâh etmiştik. Sonrasında uzun yıllar boyunca boyunduruğu altında bulundukları Bizanslılar tarafından hayvanca muamelelere maruz kaldıklarını, Selçukluların bölgeye gelmesiyle bu durumun değiştiğini, Ermenilerle birlikte diğer azınlıklar için de yaşanabilir bir saha açıldığını, Ermenilerin Türklerle ilk defa bu vesileyle ilişkiye girdiğini aktararak "Ermeniler’in kökleri ve tarihî geçmişleri ile alâkalı bu özet sunum bile, tarihi boyunca şu yahut bu şekilde devletleşememiş ve her devlet tarafından bir şekilde istismar edilmiş Ermenilerin asıl kimliklerini Osmanlı Devleti’yle bulduğunu söylemek, zannediyorum yanlış olmaz." (3) tesbitinde bulunmuş ve Selçuklular ile başlayan bu ilişkinin nereye uzandığını anlatmaya çalışmıştık.

Üçüncü yazımızda ise, Ermenilerin Selçuklular dönemindeki durumlarını ve Selçuklular ile arasındaki ilişkilerini irdelemiş ve Müslüman Türkler tarafından nasıl hakkaniyete dayalı bir biçimde muamele gördüklerini izahlı bir biçimde anlatmıştık. Bu bölümde tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi o vakitlerde Haçlılar tarafından Ermenilerin nasıl bir (koz) sayıldığını ve yeri geldiğince kışkırtıldıklarını tarihî seyir içerisinde misallendirmiş ve netice olarak Selçukluların zayıflamasının Ermenilerin durumunu da etkilediğini aktarmıştık. Yazımızın sonunda “millet olarak otoriteden doğan boşluk zamanlarında manipüle edilmeye yatkın bir mizaçları olduğu”nu, “tıpkı bugünkü gibi her defasında Haçlılar'ın (Batılıların) kullanageldiği bir unsur” (4) durumuna düşebildiklerini eklemiştik.

 

Günümüz ve Netice

Birçok misal verilebilirse de yakın zamanda Ermeni Meselesi’ni en çok gündeme getiren hâdise gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesi olmuştur. Hrant Dink Ermeni Meselesi’nin Osmanlı’dan ziyade Avrupalı’ların bir sorun olarak ortaya çıkardığını savunuyor ve Ermeni Diasporasıyla bu noktada ayrılıyordu; yani aslında Hrant Dink’in öldürülmesi hemencecik devletle yahut hükümetle –ki devlet ve hükümet ayrımının yaşandığı bir dönemdeyiz- ilişkilendirilmesi de tuhaf. Çünkü Ermeni toplumu içerisindeki böyle mühim birisinin mevcut hükümetle aynı düşünüyor olması- en azından bazı hususlarda anlaşıyor olması- hükümet için bir tehdit değil kazanımdır! Öyleyse? Öyleyse, 2002’den sonra iktidara gelen ve şahsen benim de Müslümanların işlerinden çok azınlıkların işlerini yapmasından ötürü kendi içimde eleştirdiğim Ak Parti hükûmeti ve Recep Tayyip Erdoğan, Hrant Dink gibi bir gazeteci’nin devre dışı bırakılmasından en çok rahatsız olacak insandır; böyle olunca da Hrant Dink cinayetinin devletin içine sızmış Batı yanlısı kimselerle eliyle yahut direkt Batılılar eliyle hükümeti kafa kola almak için yapılmış olması ihtimâli artıyor; nitekim gerek Hrant Dink olsun ve gerekse Rahip Santora ve benzer faili meçhullerin gayet organize bir ilişki ağının ürünü olduğu, Ergenekon’un dolambaçlı yollarında kilitlendiği de göz önünde bulundurulursa, 17-25 Aralık operasyonları sonrası, bu cinayetler ve diğer tezgâhların hep hükümeti devre dışı bırakmak için yapıldığı ortaya çıkmaktadır… Hükümetin devletle girdiği savaşın bir neticesi demek te sanıyorum yanlış olmaz…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Müslümanlardan çok azınlıkların meseleleriyle alakalanması İslamcı camia içerisinde her ne kadar tepki alsa da- ki ben de aksini düşünmüyordum-, bugün gelinen noktadan bakıldığında çok doğru bir siyaset güttüğünü söyleyebiliriz… Yabancı devletler ve içimizdeki şer odaklarının Müslümanlar üzerinden yapacakları oyun sahasının dar olması, Müslümanları, azınlıklar ve mezheb çatışması ekseninde dâima oyunlarına dâhil ediyor oluşlarını da düşünürsek, devletin başı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 24 Nisan 2014’te Ermenilere taziye dilemesi, Ermeni Diasporası ve uluslararası camiadaki Türkiye düşmanlarının elini zayıflatmış olduğunu söyleyebiliriz…

Yine, Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarında Ermeni Meselesiyle alakalı kullandığı “Adil Hafıza” kavramının- sanıyorum- mimârı Başbakan Davutoğlu’nun gerek Dışişleri Bakanlığı görevindeki ilişkileri esnasında ve gerekse akademik açıdan bu mevzuya yaklaşımı, Ermeni toplumunun akilleri tarafından olumlu bir şekilde karşılanır ve mesele etrafında çözüm teklifleri geliştirilirse, bu durum memleket ve milletimiz menfaatince halledilebilir noktaya çekilmesi hiç de zor değildir. Bu bağlamda, meseleye “Ermeni Meselesi” değil, “Ermeni Meselemiz” denilerek yaklaşılmalı ve iki milleti biribirine düşürenlerin her zaman Batılılar yahut onların içimizdeki gönüllü ajanları olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır…

Ermeni Meselesi’ndeki ana problem Ermeni problemi olmaktan çok Osmanlı’nın çöküş sürecindeki zaaflarının büyüyerek çoğalması ve zayıflayan imparatorluğa diğer büyük devletlerin göz dikmesi etrafında bakılması, problemin daha tutarlı bir şekilde tahliline ulaştıracaktır. Bu durum esasında bugünkü “Kürt meselesi” diye tanımlanan meseleyle de birçok yönden benzerlik taşımaktadır ki “Ermeni Meselesi” etrafında söylenenlerin aynısı yer, tarih ve kişileri değiştirerek “Kürt meselesi” hakkında da söylenebilir. O halde, Ermeni ve Kürt meselesi değil, bir milletin 150 yılı aşkın bir zaman zarfınca oyuna getirilme ve maalesef  Batılılar tarafından her zaman aynı tarzdaki usullerle milletimizi parçalama meselesi olduğunu, bütün “problem”in buradan kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Dipnotlar:

1) Fatih Turplu, Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş-, Aylık Dergisi 125. Sayı, Mart 2015.

2) A.g.e

3) Fatih Turplu, Osmanlı Devleti Dönemine Kadar Ermeniler, Aylık Dergisi, 127. Sayı, Nisan 2015.

4) Fatih Turplu, Selçuklular Devri'nde Ermeniler 1028-1246, Aylık Dergisi, 128. Sayı, Mayıs 2015 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler (1453-1953), Rahip Komidos Çarkçıyan, İstanbul.

British Documents on Ottoman Armenians (4 cilt),1983.1989.1990, Türk Tarih Kurumu.

Necib Fazıl Kısakürek, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Büyük Doğu Yay.

Necib Fazıl Kısakürek, Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin. Büyük Doğu Yay.

Sultan II. Abdülhamid Han, Siyâsi Hatıratım, Dergâh Yayınları.

Nurşen Mazıcı, Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorunu’nun Kökeni, 1878-1918, Pozitif Yay. 3. Baskı.

Prof. Dr. Ekrem Memiş, Ermenilerin Tarihi Kökeni Ve Geçmişten Günümüze Türk-Ermeni ilişkileri.

Münir Süreyya Bey, Ermeni Meselesi’nin Siyasi Tarihçesi 1877-1914, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın numarası: 53.

Songül Telçeken, Osmanlı Devleti’nde Ermeni Sorunu, Tavşanlı Cumhuriyet Liesi, 2003.

Prof. Bayram Kodaman, II. Abdülhamit ve Kürtler-Ermeniler, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2010, Sayı: 21.

Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğr. Gör. Zeynep Altıntaş, 1890 Yılına Kadar Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Ermeni Sorununun Ortaya Çıkışında İngiltere’nin Rolü.

Yrd. Doç. Dr. Afyon Kocatepe Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü, Zelkif Polat, Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin Sosyo-Ekonomik Yapısından Kentsel Kesitler.

http://www.gumushane.gen.tr/v2/turk-ermeni-iliskileri-ve-ermeni-meselesinin-tarihi-seruveni-makale,1185.html

http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-67-68-69/yildiz-suikasti-ermenilerin-abdulhamite-karsi-son-tesebbusleri-bombali-saldiri

http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=372&DilId=1

http://www.devletarsivleri.gov.tr/

https://en.wikipedia.org/wiki/YC4B1ldC4B1z_assassination_attempt

https://kpssblogu.wordpress.com/tag/ulusculuk/

Aylık Dergisi, 133. Sayı, Ekim 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler: Osmanlı, Devleti’nden, Günümüze, Ermeni, Meselesi, -, Fatih, Turplu, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı