Haber Detayı
04 Ağustos 2022 - Perşembe 14:09
 
Özel Hayat - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Özel Hayat - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Yokuşun başında durdu, aşağıda uzayıp giden ve arkası görünmeyen kırmızı çatılara baktı. Cadde üzerindeki birkaç bina hariç mahallesinde hemen hemen hiç apartman yoktu. Derin bir nefes aldı yoluna devam etti.

 

Kendi gibi, her bir aile Anadolu’nun farklı bir şehrinden gelmiş olsalar da mahrumluklarının müşterekliği ile birbirlerine yakınlaşma yolunu tutmuşlardı. Her sokakta farklı bir şehirden birkaç hane vardı.

 

Burada yaşayan insanlar birçok şeyden mahrum oluşlarını kendi imâl ettikleri yahut bir takım ıvır zıvır eşyalar ile uydurmak suretiyle kendileri elde etmeye çalışırlardı. Hayatlarındaki maddi eksikliğin kendilerini bir takım ihtiyaçlardan mahrum etmesine izin vermemişlerdi. Bahçelerde tahta sebze kasalarından imal edilmiş tavuk kümesleri, evlerinde bir demirciye ölçüleri verilerek iskeleti yaptırılmış, üzerine uygun bir sünger bulunarak divan olarak kullanılan eşyalar, pekâlâ dikiş dikmeyi bilen ev hanımları tarafından çok güzel desenli örtülerle süslenerek evlerin başköşelerinde yer alırdı. Şimdi biraz yıpranınca yüzüne bile bakılmayan eşyalar yıllar boyu kullanılırdı.

 

Hemen her evin küçük de olsa bir bahçesi ve bu bahçede ortadan yarılarak ikiye ayrılmış bidonların içinde yetiştirilen soğan, nane ve en renkli çiçekler yetiştirilirdi. İmkânı olmayıp evlerini derme çatma malzemelerle kurmuş olan ailelerin bile evlerinin hemen girişinde kendilerine sıcak yaz akşamlarında oturacakları,  duvar üzerine dizdikleri saksılarla sokaktan gelip geçenlerin meraklı bakışlarından koruyacakları mahrem bir köşe oluşturma çabaları takdire şayandı.

 

Bu gibi küçük detayların her insan için farklı mânâları vardır; fakat pencere önüne konulmuş tek bir saksı çiçek sahibi için dünyalar kadar büyük ehemmiyettedir. O, insanlara geldiği yeri, özlediği kocaman bahçesini ve sanki yeşil bir denizin ortasındaymış gibi boylu boyunca taptaze otlarla kaplı yaylasını hatırlatıyordu. Alevlerden kaçarcasına baba ocaklarını bırakıp geldikleri bu yerde 80’ler fırtınadan daha sert geçmişti, 90’lar ise insanların çırpındıkça battığı bir bataklıktan farksızdı. Bu insanlar kendilerini daha müşkül bir hayattan kurtarmak isterken ve her biri başka bir şeyden kaçarken kendilerini belanın tam ortasına düşmüş gibi hissediyorlardı. Bunun böyle olmadığını kimse iddia edemezdi. Çünkü kimse onlara fikrini sormadı, hoş, sormuş olsalar da etraflarında kendi lisanlarıyla anlatamayacakları, mânâ veremedikleri hadiseler cereyan ediyordu. Buradaki insanlara kimse bir şey bahşetmeyecekti, o yüzden her şeyi kendi imkânlarıyla, canlarını dişlerine takarak, aldıkları her kuruş için ter dökerek kazanmak zorundaydılar.

 

Çocuklar da büyüklerinin yolunu tutmuşlardı; kendi oyuncaklarını kendileri icad ediyorlar arkadaşlarınınki gibi oyuncak bir silahı olmayan erkek çocukları kendilerine tahtadan bir tabanca veya tüfek uyduruyorlardı, bunların bazıları gerçekten güzel bir işçilik örneğiydi, kimin silahı güzelse diğer çocuklar ona gıbta ederlerdi. Pekâlâ, kız çocukları da bir tahta çubuğu rengârenk kumaş ve pamuk parçaları ile giydirerek kendilerine ak yüzlü, al yanaklı, uzun etekli, sırma saçlı bebekler yapıyorlardı. Erkek çocukları bu tahtadan silahları akşam eve giderken bir kanun kaçağının gizli zulası gibi, bir köşeye veya bahçede bir yerlere saklarlardı, fakat kızların böyle bir dertleri yoktu.

 

Mahallenin orta yerinde meydan gibi bir yerde kahvehane, bakkal, manav, tuhafiyeci, turşucu ve terzi yan yana dizilmişler kendilerine ekmek çıkaracak müşterilerini beklerlerdi. Arnavut kaldırımı, kırma taş döşeli yolların çok can yaktığı bilinse de, yağmurlu havalarda bata çıka yürüdükleri toprak yollardan daha iyi olduğunu kabul ederlerdi. Her dükkân ve ev sahibi kendi mülkünün önünü kendi sular, süpürürdü. Belediye hizmetleri arkası kesilmez ordular gibi boş arsaları işgal eden bu insanlara hizmet götürmeye yetişemiyordu. Evine su bağlatan, elektrik çekebilen kendini bahtlı sayardı.

 

Kahvehanenin bir çınarı olmamasına rağmen ismi Çınaraltı’ydı. Belki eski bir zamanda burada gerçekten de bir çınar vardı. Fakat şimdi bir köşesindeki bir ulu kavak ve yaz günleri tabii bir tente vazifesi görmesi için çatı üzerine kadar çıkan asmadan başka bir ağaç yoktu. Kahvenin müdavimleri belliydi. Orada oturduklarında sanki iş taksimi yapmışlar gibi, kimin ne yapacağını, kimin huzur bozacağını, kimin sessiz sedasız oturacağını, kimin oyun oynayıp oynamayacağını bilirlerdi. Kahvede gündüz vakti oyun oynayan bulunmazdı, o yüzden tantana da olmazdı,  bu daha çok akşamları ve hafta sonları yapılan bir şeydi.  Fakat hafta sonları da yorgun argın adamlar, işlerinden çıkıp geldikleri cumartesi günü bile hemen oyun başına oturmazlardı. Kayıp kardeşlerini bulmuş gibi, semtin başka bir ucunda oturan hemşerileriyle baş başa verirler, kendileri gibi göç edip gelmiş, ama şehrin başka bir yerinde oturan akrabalarından, memleketlerinden gelen haberleri birbirleriyle paylaşırlardı. Bu en mahrem bir ândı ve kimse bunu bozacak başka bir şeyden bahsetmezdi. Ne zamanki haber havadis işleri biter, herkes buldukları bir masada hemen oyuna başlardı. Tabii herkes oyun oynuyor değildi. Asla kâğıda, taşa elini sürmeyen sadece bir köşede çayını kahvesini yudumlarken kendi gibi bir ahbabıyla sohbet edenler de epey çoktu. O zamanlar kahvehaneler bu gibi semtlerde bir vakit öldürme yeri değil, sohbet ve hasret yerleriydi.

 

İstanbul’un ne güzel bir baharı vardı. Her semtinde farklı bir çehreye bürünüp insanlara görünürdü. Usul usul, sessiz sessiz gelir sokulur, kapıya, pencereye can verir, insanlara tekrar temiz, taze hava ile nefes almanın güzelliğini hatırlatır gibi, kendini htirirdi. Daha henüz geniş toprak parçaları, bahçeler ağaçlar kaybolup gitmiş değildi. Her yağmurda havaya yayılan toprak kokusu kapılara, pencerelere hasret yüklü hatıralar, hayaller taşırdı.  Böyle havalarda dışarı salınmayan çocuklar pencerelerden karşılıklı birbirlerine seslenir, dil çıkarır, türlü türlü muziplikler yaparak oyunlarına devam ederlerdi.

 

Kahvehanenin kapısına gelince hemen içeri girmedi, tanıdık yüzleri aramak için içeri bir göz attı. Deli Haydar gözlüklerini burnuna indirmiş gazeteyi okuyordu. Kahvede gazete onun elinden düşmezdi. Başkasının elinde olsa alır, kahvehanenin malı olan gazeteyi yıpranana kadar elinde tutardı. Karşısında her zamanki gibi Mahmut vardı. Kara kuru bir adamdı. Kanından canından alan işi onu bu hale getirmişti. Artık çalışmadığı işi hakkında konuşmayı sevmezdi. Bilenler onun bir döküm ustası olduğunu söylüyorlardı. Yıllar boyu ateş karşısında kalıp maden cevherlerinden dağılıp ciğerlerini dolduran tozların onu bu hâle getirdiği söylenir, ama kimse bu mevzuları onun yanında açmak istemezdi. Pek sessiz, pek sakin bir adamdı. Ama bu gibi bir mevzu açılınca yıllarca karşısında durduğu azgın ateşin kor ışıkları gözlerinde parlardı. Artık bastona dayanarak yürüyor onu ilk defa görenler bir derinin doğrudan iskelet üzerine giydirildiğini sanıyorlardı.

 

Aslan ocakçı Mustafa ile sohbet ediyordu. Aslan kahvehanede çalışmasa da, gelir burada takılır, bazen çay verir, küllükleri boşaltır, sabahları yerleri süpürür, çaya da para vermezdi. Mustafa iyi günlerinde Aslan’ın cebine de harçlık koyardı. Aslan adına nisbet babayiğit biri, insan irisiydi. Fakat biraz saftı ve şu zamanda herkes bunu bir zaaf olarak görüyordu. Hakikatte gerçek bir fazilet olması gereken böyle bir hâlin bu şekilde görülmesine rağmen bütün mahalleli onu koruyup kollardı. Aslan kardeşiydi, Ali onu rahat bırakıp bir köşede laflayan arkadaşlarının yanına geçti.

 

Deli Haydar:

 

“Ee, Mahmut, diye gürledi, seni ne zaman emekli ediyoruz?”

 

Haydar gazete okumasına hiç ara vermez arada laf olsun diye Mahmut’a laf atardı. Ali’nin hemen arkasından pantolonu ayağına kısa gelen bir velet içeri daldı:

 

“Babaaa, annem seni çağırıyor!” dedi.

 

“Sen git ben gelirim.”  dedi oyun oynayanların arasındaki Sadık.

 

“Acele gelsin, dedi annem.” Çocuk başıyla işaret ederek “O işmiş…” dedi.

 

Sadık hemen masadan kalktı çocuğun elinden tutup neredeyse sürükleyerek götürdü. Millet arkasından Sadık’a takılıyordu “Hangi iş, hangi iş? Evin adamı, koş, koş…”

 

“Bak, dedi Haydar yine Mahmut’a, senin adın yok ki, bak süper emeklilik diye bir şey uydurmuşlar, adamlar otuzunda, kırkında emekli oluyorlar, sen de son birkaç yılı ödeyeceğim, diye burada çırpın.”

 

Mahmut’un kaşları kalktı. Pek öyle tepki vermez sadece dinlemekle iktifa ederdi, fakat belli ki bu mesele garibine gitmişti. Ali de meseleyi merak etmiş olacak ki,

 

“Haydar abi nasıl oluyor o süper emeklilik?”

 

“Ulan bebe, geldin İstanbul’a iki gün çalıştın hemen emeklilik hayalleri mi kuruyorsun?”

 

“Yok, abi sadece merak ettim, aklım almadı o işi.”

 

“Senin aklın alırsa gel bana da anlat, aptal adamlar, otuz yaşında, kırk yaşında sapasağlam adamları emekli ediyorlar, onların parasını bir otuz, kırk yıl millet çalışıp ödeyecek, ahmak bunlar, ahmak!”

 

Haydar’ın heyheyleri gelmişti, gelince de ağzını bozardı. Sayfayı çevirdi “Bak haspama seeen!” gazetenin o sayfasını çevirip Mahmut’a da gösterdi. Haydar gazeteyi okur, haberi okuduktan sonra bir de sesli olarak duyururdu, gazeteyi okuyanlara bile tekrar anlatırdı, kimse de bu güne kadar hayır, diyememişti ona. Hatta onun gazetede anlatılanlardan daha iyi anlattığını iddia edenler de vardı.

 

“Özel hayatıymış, bu değil miydi geçen çıktığı sahnede eteğini kaldırıp millete kıçını gösteren, kendini yalayan, şimdi çıkmış özel hayatım, diyor. Arkadaş parası olanın hatası da yok hastalığı var, uydurur bir şey geçer gider.”

 

Haydar’ın söyledikleri Aslan’ın dikkatini çekti. Onun oturduğu masanın başında durdu. Artık Haydar’ın bahsettiği şarkıcı mı, yoksa para lafımı alakasını çekmişti bilinmez, ama Haydar’ın söylenmelerini can kulağı ile dinliyordu. Ürkek bir eda ile:

 

“Haydar amca, özel hayat, nedir.”

 

Her zaman bir konuşmanın tek taraflı olmasına alışık olan Haydar tepesinde dikilmiş olan Aslan’a önce garibseyerek baktı. Onun gerçekten merak ettiğini anlayınca:

 

“Bir kişinin mahrem hayatı evladım, senin özelin. Senin mahremin kimseyi alakadar etmez.” Eliyle gazetedeki şarkıcının resmine fiske vurdu, “ama bunun dediği gibi değil evladım. İnsan mahremini herkesin ortasında icra etmez.”

 

Aslan anlamış gibi kafasını salladı. Ali kardeşini işmar ile yanına çağırdı. Kendisine bir çay vermesini ve insanları meşgul etmemesini söyledi. Ali de biliyordu Aslan yanlış bir şey yapmamıştı, fakat bazen kafasını kurcalayan bir şeyi insanları bezdirene kadar sorar, onları kızdırırdı. Ali’nin de aklına Haydar’ın söylediği “parası olanın hatası yok hastalığı var” lafı takıldı. Gerçekten de paran varsa sınırları çizme hakkın da vardı. Hatalarının sınırlarını bile çizebiliyorsun, başkaları yapınca suç olan şey parası olan biri yapınca küçük bir kabahat veya latife olarak adlandırılabiliyordu. Bununla alakalı televizyonda ve gazetelerde her gün başka bir tane görüyorlardı. 

 

Bu yer, bu mahalledekiler kendilerini yaşadıkları topraklardan tecrid ederek gerçeklikten kopuk bir hayat kuranlardan daha sahici bir hayat kurmuş olarak varlıklarını gösteriyorlardı. Bu gerçek bir hayat kavgasıydı. İşte kahvehanede her gün böyle onlarca ciddi mesele konuşulur, ama sonra unutulur giderdi. Ali de çoktan unutmuştu. Yorgundu. Birazdan arkadaşları kendisini bir oyun masasına davet ederlerse onları kıramayacak saatlerce oturacaktı. Bir çay içip kalkmanın en iyisi olduğunu düşündü.

 

Aslan gelmek istememesine rağmen yemek yiyeceklerini söyleyerek onu zorla kahvehaneden çıkardı. Eve girdiklerinde Aslan abisiyle beraber yattığı odadaki güzel bir çikolata kutusunun içine ceplerini boşaltmaya başladı. Gazoz kapakları oyun kâğıtları ve bir sürü ıvır zıvır vardı. Üzerinde resim veya amblem bulunan her şeyi toplardı. Renkli olan her şey hoşuna gidiyordu. Annesi onu görünce;

 

 “Yine mi getirdin o pis şeyleri eve?” dedi.

 

Aslan sadece omuzlarını silkti. Hakikaten bazıları pisti.

 

“Onları getirme eve bir daha oğlum.” dedi annesi.

 

“Ya, bu benim özel hayatım.” dedi.

 

Babası lavabodan yeni çıkmış havluyla elini yüzünü kuruluyordu. Aslan’ın söylediklerini duyunca adeta kükredi.

 

“Ne özel hayatı ulan! Evimde başıma iş çıkarmayın. Özel hayatmış, özel hayat neymiş, benim evimde kendi beyliğini ilan eder gibi.”

 

Aslan’ın topladıkları kapı dışarı atılmadı, ama Aslan süt dökmüş kedi gibi sofranın başına oturdu. Babası hâlâ ona yan gözle bakıyordu. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi Ali’nin kulağına eğildi:

 

“Oğlum bu özel hayat ne?”

 

Aylık Baran 1. Sayı

 

Aylık Baran dergisine ulaşmak için TIKLA

Kaynak: Editör:
Etiketler: Özel, Hayat, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı
barandergisi.net/