Haber Detayı
02 Ekim 2020 - Cuma 10:41
 
Prof. Dr. Ali Satan: “Lozan Yeniden Ele Alınabilir!”
“Lozan’ı imzalayanlar onun kusursuz, eksiksiz olmadığını biliyorlardı. Şartlar olgunlaştığında tadil edildi. Gücümüz ve konjonktür müsait olduğunda Lozan’ın kimi maddeleri tashih edilebilir. Ama bu çok dikkatle ele alınmalıdır.”
Söyleşi Haberi
Prof. Dr. Ali Satan: “Lozan Yeniden Ele Alınabilir!”

Sultan Vahdettin çok tartışılan bir şahsiyet. Cumhuriyet rejiminin ortaya çıkmasıyla beraber ihanetle suçlanan bir Osmanlı padişahı. Yıldız'da gerçekleşen Sultan Vahdettin-Mustafa Kemal görüşmesi malum. Tarihî belgelerle böyle bir görüşmenin olduğu sabit... M. Kemal'i Anadolu'ya gönderip, Millî Mücadele'yi başlatanın da o olduğu biliniyor. Üstad Necip Fazıl’ın, "Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" diye bir kitabı var. Sizce Sultan Vahdettin nasıl bir şahsiyettir?

 

Öncelikle meseleyi tarihî kahramanlar ve hainler tartışmasının dışına çıkarmamız gerekiyor. Kahraman yahut hain aramak, durumu ya da tarihi anlama noktasında sıkıntıya sokuyor. Son yüzyıldır tartıştığımız mevzular da bu parantezin içerisinde maalesef. Yakın dönem tarihimize sağlıklı yaklaşamıyoruz... Hâdiseye serinkanlı baktığımız zaman şunu söyleyebilirim ki, bir Osmanlı padişahının hain olması mümkün değildir. Vahdettin, bir kırılma noktasıdır.... İstanbul'dan Ankara'ya, yâni Osmanlı'dan Cumhuriyet’e geçiştir. Dolayısıyla, padişah bir kopuşu da temsil etmektedir. Bu bir bakış açısıdır. Eskiden kopuş olduğu için "hain!" diye yargılamalar oldu, oluyor da. Aradan yüzyıl geçtikten sonra, hâlâ aynı söylem ve kavramları kullanmak zorunda değiliz. Bugün, daha önyargısız, hâdiselerin akışını anlamamız lâzım. Sultan Vahdettin, göreve geldiği zaman (Temmuz 1918) zor bir dönemdi. Yâni harbin sonu, koskoca bir dünya savaşı bitti, birkaç ay sonra da imparatorluğun teslimi söz konusu...

 

Bu şartlar altında, hangi kahraman ya da lider ne yapabilir? Dürüstçe soralım bu soruyu kendimize. İstanbul'da şu kadar düşman askeri var, dünyanın en büyük donanmalarına sahip İngiliz ve Fransızlar İstanbul'a demirlemiş vaziyette. Sizin hükümetinizden sabah-akşam rapor istiyor... Sizin bu şartlara göre bir şey yapmanız lâzım... Ne yapabilirsiniz?.. Vahdettin'in hareket alanı işte böyleydi, en zor süreçti. Burada İtilaf Devletleri'ni idare etmek, millete güven vermek, aynı zamanda millî haysiyetimizi koruyacak bir anlaşmayı da bu ortamdan çıkartmak lâzımdı. Osmanlı'ya nefes aldırabilme mücadelesi!.. Biz, stratejiyle taktikleri karıştırıyoruz... Genel olarak strateji nedir? Millî haysiyetimizi koruyacak bir barış antlaşması yapmak... Yâni Osmanlı devletini yeniden müstakil hâle getirip, bu süreçten dışarı çıkarmak. Şimdi bu genel stratejimiz. Bu çerçevede birtakım taktikler yapılıyor... İtilaf Devletleri'yle tabiî ki görüşeceksiniz. Temsilcileriyle masaya oturacaksınız, birtakım münasebetler olacak, olmuştur da. Burada herhangi bir taktiğe bakarak, "Sultan Vahdettin, İtilaf Devletleri'nin komutanıyla şunu konuştu, falancayla bunu konuştu!" gibi ifadelerle, meseleyi aslî noktasından çıkarıp, onun üzerinden tarih okunursa, orada "ihanet" de olur, başka bir şey de.

 

Resmî tarih bu değil mi?

 

Tabiî, onu arz ediyorum. Süreci doğru okumak için, tamamına bakmamız lâzım. Buradaki genel duruş Osmanlı'nın kurtuluşudur. İstanbul işgal altında, temsilcilerle birtakım görüşmeler yürütülüyor. İşin doğasında var bu. Görüşmelerin bizi bir yere vardırmadığı anlaşılınca Erkan-ı Harbiye -yâni Osmanlı Genel Kurmaylığı- ve saray Nisan 1919'dan itibaren Anadolu'da bir direniş hareketinin lüzumuna inandı. Çünkü, mütarekeden sonra yapılan bütün jestler, gitmeler, gelmeler bizim iyi netice alabileceğimiz bir şey çıkarmadı ortaya. Artık, Osmanlı için Anadolu'da bir hareketin başlaması lüzumlu hâle geliyor ve mücadele başlıyor. Bundan sonraki süreç de mâlum, Mustafa Kemal'in ve karargâhının Anadolu'ya geçirilmesi söz konusu. Sadece Mustafa Kemal değil, şahsa özel bir durum değil yâni. Hatırlatalım... Kuvvetli komutanlar Anadolu'ya geçirildi, hareket başlatıldı. Burada Sultan Vahdettin'i ihanetle suçlayabileceğimiz herhangi bir şey yok!

 

“5816 Tarihçilerinin Önünde Engeldir.”

 

Üstad Necip Fazıl'ın mevzuyla alâkalı kitabından bahsettik. Bu eser münasebetiyle hatırlatalım, kitapta herhangi bir hareket olmamasına, çeşitli kaynaklardan terkib edilmesine mukabil 5816 sayılı kanundan ceza almıştı Üstad... Bu kanunun varlığı, tarihin objektif bir şekilde anlatılıp-anlaşılmasına engel olmuyor mu?

 

5816 sayılı "Atatürk'ü koruma kanunu" çıkarken de çok tartışılmıştı. Mecliste yapılan görüşmelerde, bunun lüzumlu olmadığı, zaten hâlihazırdaki kanunların yeterli olduğu ifade edilmişti. Hepimiz kanunun koruması altındayız, kimse kimseye hakaret edemez ki. Dolayısıyla "şahısa özel bir kanun çıkartılamaz!" denilmişti. O günkü mecliste (1951) çok ciddi tartışmalar olmuştu. Argümanlardan bir tanesi de şu, "tartışılamaz, eleştirilemez, hatta araştırılma dahi yapılamaz hâle getirirsiniz!" diye ifadeler... Bahsettiğimiz kanun yüzünden tarihçiler, bu meseleyi araştırmaz hâle gelmiştir.

 

Maalesef.

 

Netameli bir mesele, konjonktüre göre kanunlar işletilmiştir. Bu kanunun nasıl vurgulandığına da baktım bir ara. Mesela, sıkıntılı zamanlarda, darbe süreçlerinde 5816 işletilmiş. Araştırmacılar, bu alandan çekilmek zorunda kalmıştır. Hâl böyleyken, insanları suçlayamayız. Şahsî kanaatim de, bu kanunun artık kaldırılması yönünde. Tarihi anlayabilmemiz için bu korkunun ortadan kalkması gerek. Gereksiz kanun. 1950'li yıllarda hangi gerekçelerle 5816'nın ortaya çıkarıldığı tartışılır. Artık 2020'lerdeyiz, Türkiye'de Mustafa Kemal'i koruma kanunu olmamalı. Bizim karar verebileceğimiz bir husus değil. Bilimsel olarak, araştırmaların çekindiği bir alan olmuştur. Bunu konuşuyor olmamız bile, bu alandaki özgürlüğün sıkıntılı olduğunu gösteriyor. Burası siyasî açıdan girip çıkılan bir alandır. Her sözümüz siyasallaşabilir, hemen mahkum edilebiliriz. Ortamın sakinleşip, objektifleşmesi lâzım diye düşünüyorum. İnsan, insanı hakaret etmeden eleştirebilir, eleştirebiliriz.

 

“Millî Mücadele Osmanlı’ya Sadık Yürütüldü!”

 

Millî Mücadele döneminde, yanılmıyorsak çeşitli yerlerde otuz civarında irili-ufaklı kongre yapıldı. Başlangıç itibariyle mevzubahis kongrelerin hilafetle bir problemi olmadığını görüyoruz. I. Meclis'i, III. Meşrutiyet olarak yorumluyorsunuz. I. Meclis’te rejime dair bir gündem yok fakat II. Meclis ile beraber böyle bir mesele ortaya çıkıyor. I. ve II. Meclis'in yapıları ile, o süreçte yaşananlar çerçevesinde rejimle yâni hilafetle sorunun nasıl başladığını anlatır mısınız? İki meclis arasındaki fark nedir?

 

Mondros Mütarekesi'nden beş gün sonra Kars'ta İslâm Şûrası toplandı. Devam etti... 1918-1920 arasında benim tesbit ettiğim otuz bir ayrı kongre var... Bunlar karar almışlar!.. Bununla alâkalı bir kitabım baskıda, çıkmak üzere... Kararları bir araya getirdim, toplu hâlde bastık inşallah. Kim, nerede, ne demiş, dertleri neymiş, kimlermiş... Bu saygıdeğer bir iş, en zor zamanlarda, insanlar on yıl savaştıktan sonra "bıktık!" demeyip, "nerede kalmıştık?" diye toplanıp mücadele kararı alınmış. Hemen hemen hepsinde de silahlı mücadele kararı var. Ayrıca bu kongrelerin hepsinde, Osmanlı vatan kavramı da var. Maalesef, literatürde bunlara yerel kongreler deniliyor. Halbuki bunlar yerel olmakla beraber hedef itibariyle genel kongreler. Yâni “sadece Akşehir’i kurtaralım” yahut da “Kars’ı kurtaralım” demiyorlar. Bu kongrelerin fikriyatı da I. Meclis’e taşınmıştır. Temsilciler I. Meclis’e geçmiştir. Bunlar, Türkiye’de müstakil ve bağımsız bir yapının yeniden kurulmasını istemiş. Kararlarına yine baktığımızda hiçbirinin İstanbul (Osmanlı) ile sorunu yoktu. Varolan rejimle devam etme kanaati, fikir kuvveti vardı. Şunu da hatırlatmakta fayda var, I. Dünya Savaşı bittiğinde Almanya, Macaristan, Avusturya ordusu ayrılmıştı. Hepsinde kendi yönetimlerine karşı muazzam şekilde isyan hareketleri vardı. Bizim müttefikimiz olan, beraber savaşa girdiğimiz ve kaybeden ülkeler yâni... Kendi rejimine karşı olmayan istisna Osmanlı ordusu... Ordu, hanedanına ve rejimine karşı herhangi bir isyan hareketi yapmıyor, aksine padişahı ve rejimi etrafında kenetlendi. Farkımızın gözükmesi bakımından önemlidir... Unutmayalım ki, I. Meclis fikri de esas itibariyle Osmanlı meşrutiyetinin devamından ibarettir. Yâni I. Meclis’i Ankara’da istemişiz. 1860’dan bu yana Türkiye’de çalışan meclis var. 1908’den itibaren Türkiye’de çok partililikten bahsedebiliriz. Ve Anadolu sathındaki Müdâfaa-i Hukuk Hareketi bir yandan direnişi örgütlerken, öbür yandan da anayasanın gerektirdiği seçimlerin yapılması fikrini de müdafaa etti. 1876 anayasası çerçevesinde mücadele yürütüldü. Meclis kapatıldıktan sonra kırk beş gün içerisinde yahut üç ay içerisinde meclisin açılması lâzım. Meclis kapatılınca, o yüzden Ankara ile İstanbul arasında Amasya Mutabakatı yapılarak seçimlerin yapılması kararlaştırıldı. 1919 seçimleri yapıldı, akabinde de İstanbul’da meclis açıldı. İstanbul’daki Osmanlı Mebusan Meclisi, Mart 1920’de çalışamaz hâle gelince, Osmanlı Meşrutiyet Meclisi üyeleri yeni bir seçimle Ankara’ya geçti. İstanbul’da çalışamayan meclis Ankara’da açıldı. Burası önemli bir ayrılma noktası. Meclis başkent dışında açılmış oldu. Öbür taraftan da bunun devamlılığının olduğunu da görmek lâzım. O yüzden meclis açıldığı zaman, Osmanlı Mebusan Meclisi hukukuna ve iç tüzüğüne göre açılmıştır. İstanbul’da hangi gündemle toplandıysa, Ankara’da da o gündemle toplanmaya devam etmiştir. Meclisin aldığı ilk karar meşhur hayvan vergisi kararıdır. Halbuki yeni bir meclisin alacağı ilk karar o değildir. Fakat İstanbul meclisinde orada kalındığı için, Ankara meclisi de açıldığı zaman oradan devam etmiştir. Önemli bir husus da meclis açıldığı zaman padişaha bağlıydı. Padişaha bağlılık telgrafları bildirilmiştir. Bundan dolayı Ankara için, Üçüncü Meşrutiyet tanımlaması vardır. I. Meclis esas itibariyle Üçüncü Meşrutiyet’tir. Çünkü hem Anayasa itibariyle Osmanlı’ya tâbidir, hem de padişaha saygılıdır. Dolayısıyla bir ayrışma değil, devamlılık vardı. Ankara’nın yeni zaferler kazanıyor olması, kuvvetlenmesi ve orduyu yeniden inşa etmesi, Ankara’nın gücünü genişletmiştir. Bu genişleyen güç, son büyük taarruzla beraber zirveye ulaşmıştır. 200 bin kişilik kuvvet ve büyük bir zaferle beraber Anadolu, Yunanlıların elinden kurtarılmıştır. Ele geçirilmiş olan iktidarın yeniden İstanbul ile paylaşılması düşünülmemiştir. Büyük taarruzdan sonra Refet Paşa’nın İstanbul’a gelerek Sultan Vahdettin ile görüşmeleri vardır. Ankara’nın Sultan Vahdettin’e birtakım teklifleri var, o tekliflerden biri bildiğimiz kadarıyla saltanatsız hilafet teklifidir. Nitekim Refet Paşa İstanbul’a geldiğinde artık padişaha halife olarak hitap ediyordu, padişah olarak değil. Zaferi kazanan komutanların kendi aralarında bir mutabakat yaptıkları düşünülüyor. “Artık İstanbul hilafet merkezi olsun, siyasî otorite tamamen bizim elimizde bulunsun.” diye.

 

“Halife Siyasetten Mahrum Olamaz!”

 

Bu hilafet müessesesinin tabiatına aykırı bir durum değil mi? Neticede hilafet müessesesi siyasî olarak Müslümanların hamiliği iddiasında olan, bir devlet başkanının elde ettiği unvan. Hilafetin tabiatı böyle değil mi?

 

Hilafet ciddi bir güç. Halife, Müslümanların devlet başkanına verdikleri isim. Siyasetten mahrum bir halife olamaz. Yavuz Sultan Selim’in hilafeti Mısır’dan aldığını kabul ediyoruz, oradaki Abbasi halifesinin siyasî gücü yoktu ama müessese olarak hilafet vardı. Ankara ve Ankara’nın sözcüleri saltanatın ilgası sürecinde, hilafet ve saltanatın ayrılmasının dinen de çok makbul bir şey olduğunu savundular. İsmet Paşa’nın “Arkasında meclisi olan bir halifemiz var, bunu kimse bizden ayıramaz.” diye görüşü var. Ama siyasetin kirli işleriyle de kirlenmemiş bir halife olması lâzım. Çünkü siyaset kirli ve dünyevi bir şeydir. Halbuki halife makamı yüce bir makamdır bunlardan âzâde bir halifemiz olsun diye saltanat ile hilafetin ayrılması sürecinde bu tez işlenmiştir ve kabul edilmiştir. 1922’nin Kasım ayında bu tezi savunanlar ilginç bir şekilde 1924 yılının Mart ayında aksini savunacaklardır. Hilafet ile saltanatın ayrılmasının dinen sorun olmayacağını savunan zümreler, hilafetin ilgası sürecine geldiğimiz zaman bu defa “İslâm’da böyle bir şey olmaz, halife dediğimiz zat devlet başkanıdır ve siyaseti de elinde tutması gerekir.” tezini savunmaya başladılar. “Halbuki, siyaset bir tarafta, hilafet bir tarafta iki ayrı kurum ve iki ayrı kişide bölünmesi İslâm’ın Vatikanlaşması, Papalaşması demektir. Bu kati surette caiz değildir. İslâm’ın ruhuna uygun olan, bu makamın kaldırılmasıdır.” şeklinde açıklamalar yaptılar. Hilafetin ilgası, İslâmî argümanlarla olmuştur. Laikliğin “l”si yoktur. Bütün zabıtlara bakarsanız gayet İslâmî gerekçelerle hilafet makamı mülgadır. Oradaki değişim ne olmuştur? Şudur; “Hilafet kaldırılırken Halife dediğimiz gibi devlet başkanı ise, Ankara’da devlet başkanı var zaten. Seçilmiş cumhurbaşkanımız var. Halife ne yapar? İslâm hükümlerini icra eder, şer’i şerifi uygular. TBMM kuruluş amacı gereği şer’i şerifi uygulamakla mükellef. O tarihte zaten Anayasa’da devletin dini İslâm yazıyor. Bu şartlar altında Ankara’da hükümet ve devlet başkanı var, bide bu İslâmî görevleri yapmak üzere var olan bu yapı burada dururken, İstanbul’da ayrıca bir makama gerek var mıdır?” diye soruluyor. “O zaman gerek yok.” diyorlar. Biz zaten bunu deruhte ediyoruz. O yüzden o kanunda cumhuriyet ve meclisin şahsı manevisinde mündemiç olan ifadesi oluyor. “Burada zaten halifenin görevini ifa eden bir sistem var iken, ayrıca bir halifeye, şahsa ihtiyaç var mı, yok. O zaman halifelik makamına gerek yok hilafeti zaten biz icra ediyoruz.” diyorlar. Bu çerçeve içerisinde hilafetin ilgası gerçekleşiyor. Meclisten de çok büyük bir itiraz gelmiyor. Tabiî hem Cumhuriyetin ilanını hem de hilafetin ilgasını gerçekleştiren II. Meclis’tir. Türkiye’yi yeniden istikbaline kavuşturan I. Meclis’imizdir, kendini fesh etmiş ve yeniden seçime gitmiştir. Akabinde yeni bir meclis oluşturulmuştur. I. ve II. meclisin farklarından bahsedecek olursak, I. Meclis kendi bölgesinden temayüz etmiş kişilerin bölgesinde seçilerek geldiği demokratik bir meclis havasındadır. Çok çeşitli fikirlerin, görüşlerin olduğu ama partinin olmadığı bir meclisti. Parti meselesini bölünme olarak algılamışlardır, öyle de tezahür eder. “Şimdi parti zamanı değil, mücadele zamanı.” diyerek parti zamanı ertelenmiştir. Yeniden partileşme zafer kazanıldıktan sonra artık siyasî mücadele yapılabilir diye hem Cumhuriyet Halk Fırkası akabinde yine aynı Anayasa’ya ve aynı siyasal partiler kanununa göre Terakkiperver kurulacaktır. Ama II. Meclis’in farkı, II. Meclis M. Kemal’in iradesinin yansıdığı bir meclisti. Adayların Ankara’dan belirlendiği bir meclis. I. Meclis’te adaylar Ankara’dan belirlenmemiştir. Ama II. Mecliste mebus adaylar Ankara’dan belirlenmiştir ve M. Kemal’de adayların belirlenmesinde son derece etkin bir rol oynamıştır. I. Mecliste M. Kemal’in karşısına çıkan muhalif gruplar II. Meclis kurulduğunda tasfiye olmuştur.

 

“İngilizler İstediğini Almıştı”

 

Biraz önce “Yunanlılar en azından Anadolu’dan çıkarıldı.” dediniz, Millî Mücadele’de temel itibariyle bizim savaştığımız Yunanlılar değil mi? 

 

İngiltere ve Fransa gibi emperyalist devletler taşeron kullanmayı çok iyi biliyorlar. Kendi nam ve hesabına çalışacak ve ölecek adamı ya bulup getiriyorlar ya da gelmesini sağlıyorlar. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda sömürge ülkelerinden insanlar, Afrikalılar, Hindistanlılar vs. bunlar için savaştılar.

 

Üstelik Müslüman insanlar.

 

İyi söylediniz. Paris’teki caminin yapılma hikâyesi budur, Meşhur Paris Camii. Dünya Savaşında Fransa için savaşan Müslümanlara bir teşekkür mahiyetinde yapılmıştır. Çünkü Fransa o coğrafyalara hâkimdi, bugünlerde de gördüğümüz emperyalist yaklaşım o günlere dayanıyor. Bu yüzden bunları kullandılar ve Çanakkale’de karşımıza çıktılar. Savaşın bitimiyle beraber İngiltere’nin kendi kamuoyu savaş istemiyordu, “Yeteri kadar savaştık.” dediler. Bu noktada Yunanistan devreye alındı ve İtalyanlara rağmen Yunanistan çeşitli vaatlerle Anadolu’ya girdi. Batı Anadolu ve Trakya’da Yunan işgalinden bahsediyoruz. Yine belli bölgelerde İtalyanları, Fransızları ve İngilizleri görüyoruz. Bizim savaştığımız ilk cephe Doğu cephesidir, bunu unutuyoruz. Millî Mücadele’de cepheler dediğimiz zaman aklımıza hep Batı cephesi geliyor ama Doğu cephesi kazanılmasaydı, Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenilere karşı harekatı başarılı olmasaydı, Batı’da bu kadar başarılı olunamayabilirdi.

 

Yine taşeron bir güçten bahsediyoruz.

 

Evet. Emperyalizm böyle bir şey. Yerinde kullanacağı adamı buluyor ve size karşı hareketlendiriyor. Yine mücadelenin görmediğimiz bir tarafı da Karadeniz bölgesindeki çok güçlü bir Rum Pontus Hareketi. Rum Pontus Hareketi o kadar güçlüydü ki, Sakallı Nurettin Paşa komutasında merkez ordusu kurulması gerekti. Bir yıl boyunca, bu ordu bununla mücadele etmek zorunda kaldı. Pontus Hareketi bastırılmadan, Anadolu’da başarı alınamazdı. Bu sağlanmış oldu, İkinci cephesi de budur. Henüz Millî Mücadele organizasyonu kurulmadan Fransızlarla güneyde savaşırken, şehirlerin kendi kendilerini müdafaa ettiğini gördük. Fakat, Sakarya Savaşından sonra hem Fransızlarla, hem de İtalyanlarla bir uzlaşı bulundu. Türkiye’de, direniş ve başarı hikâyesi görülmeye başlandığında, İtilaf Devletleri de kendi aralarında ayrışıyor. Orada da bir çatlak oluşuyor. Bizim diplomasimiz, bu İtilaf Devletlerinin çatlaklarından, aralarındaki ihtilaftan yararlanmak üzerine kuruluyor. Bu anlamda netice de alınmıştır. İstanbul’daki hükümetler de bunun üzerine oynamışlardır, İngiliz-Fransız ihtilafından yararlanmak, Ankara da bunun üzerine oynamıştır ve bundan yararlanılmıştır. Şunu da unutmayalım, Yunanistan’ı destekleyen İngiltere’dir. Görünen yüz Yunanistan olabilir ama arkasında İngiltere’nin, Yunanistan’ı açıkça desteklediğini biliyoruz. Benim yayınladığım İngiliz yıllık raporlarında şöyle bir itiraf cümlesi var, İngiliz komiser “Biz her ne kadar Yunanlılarla Türkler arasında tarafsızlığımızı ilan etsek de, aslında biz tarafsız değildik, Yunanlıları desteklemeye devam ettik.” diye. 1921 veya 1922’de olacak. Aradaki irtibatın kopmadığını düşünüyorum, burada tartışılan husus “Türkiye İngiltere ile karşı karşıya gelmedi.” yani biz İngilizlerle savaşmadık.

 

İngiliz-Fransız ihtilafından faydalanmaktan bahsettiniz, İngilizler tek kurşun sıkılmadan işgalden nasıl vazgeçtiler, neyin karşılığında Cumhuriyet rejimini kabul ettiler?

 

Şu hususu gözden kaçırmamak gerekiyor. Harbe girerken Osmanlı dediğimiz coğrafya, Anadolu’dan ibaret değildi. Osmanlı İmparatorluğu I. Cihan Harbine girerken Meriç Nehri’nden Basra Körfez’ine, Karadeniz’den Hint Okyanusu’na kadar devam eden bir coğrafyaydı. Bugün Orta Doğu petrolleri dediğimiz petrollerin hepsi Osmanlı petrolleriydi. İngilizler stratejik olarak buradan İstanbul’u kontrol etmek istiyorlardı. Fakat İstanbul’un kontrol edilmesine karşı hem Anadolu, hem de Hindistan direnç gösterdi. İngiltere, tek başına burayı kontrol edemeyeceğini anladı ve İstanbul’u terk etme kararı aldı. Ama hedef ve stratejik önemi haiz olan petrol bölgelerini, Irak’ın, Filistin’in, Ürdün’ün önemli bir kısmını aldı. Bundan sonra Anadolu’da birtakım yerleri almak hedefinde yoktu İngiltere’nin. Yani bu strateji olarak önceliği değildi. Fakat onun için de İngiltere savaşmayı göze almadı bizimle.

 

Zaten istediğini almıştı yâni.

 

Almıştı, yani biz Orta Doğu’yu kaybettik. Yani bütün Orta Doğu petrollerini kaybettik. Ama Batıda aslî dediğimiz yeri de kurtardık. 1921 yılı, Türklerle Yunanlılar savaşıyorlar. Çatışma olmadığı gün yoktur neredeyse ve İngilizler şunu söyler “Dur bakalım ne yapacaklar?” Yani bekle gör politikasını takip ediyorlar. Eğer yenilseydik biz Yunanlılara, şüpheniz olmasın ki, çok daha küçük yerlerde yaşayacaktık. Sevr’de Haymana Ovası civarı bize öngörülen yer. İstanbul’un olmadığı, küçük bir coğrafyayı vereceklerdi. Bugünkü hudutlarımız da olmazdı. Bizim zaferimiz, bizim başarımız bize bu hudutları getirmiştir. Biz, aşağı yukarı 4 milyon km kareyle savaşa girdik. 4 milyon km’den bizim Misak-ı Millî hudutlarımız aşağı yukarı bir milyon 2 bin 590 metre kare falan. Biz diyoruz ki bakın 4 milyondan 1 milyon 250’ye çekilelim. Sevr’de bize verdikleri şey 250-300 bin km kare. Şimdi bu 250-300 binden 850 bin km’ye getiriyoruz. 250-300 bine bakarsanız tabii ki çok ciddi bir başarı hikayemiz var.

 

“Lozan Yeniden Ele Alınabilir!”

 

Bu bakımdan o zaman Lozan Sevr’in tashihidir diyebilir miyiz?

 

Sevr’in devamıdır. Bazı maddeler Sevr’in aynısıdır çünkü. Uzun bir süreçten geliyor olay. Paris Barış Konferansı’yla beraber 1919’dan itibaren bu barış anlaşmaları hazırlanmaya başlıyor. Biz Sevr Barış Anlaşmasını Haziran 1920’de imzaladık, ama onaylanmadı, yürürlüğe girmedi. Sultan Vahdettin nihayetinde onaylamadı. Bu tamamen ortadan kalkmış bir şey değildir. Sevr Batı’nın tahammül edeceği Türkiye hudutlarıdır. Bizi koymak istedikleri çerçeve, görmek istedikleri çerçeve, hudut, sınır budur. Biz bunu aldık “biz buna razı değiliz” dedik ve genişlettik. Ama nihayetinde 1914 hudutlarına da gelemedik.

 

Bu bakımdan bütüne bakarsak Lozan bir başarısızlık oluyor.

 

Tabii. Sevr’e göre bakarsak Lozan’da bir başarı hikayesi var. Misak-ı Millî’ye göre eksikleri olan bir anlaşma. Daha öncesine bakarsak mukayese etmemiz zor. Çünkü o günkü şartlara göre elimizde olan budur, bundan çıkardığımız netice de budur. Sonuç itibariyle şunu söyleyebiliriz. 200 bin kişilik Türkiye’nin, 30 Ağustos 1922’de kazandığı sınırlar bunlardır. Bu 200 bin kişilik kuvvete dayanılarak Lozan’da yapılan müzakerelerle çizilebilen şey budur. Öbür taraf daha fazlasını isterdi. Ben daha fazlasını isterdim; ama bu Lozan Allah kelamı değildir.

 

Mustafa Kemal dönemi, Cumhuriyetin ilk dönemi sanki Allah kelamı gibi algılanıyor; Lozan da bunun içinde kabul ediliyor. Bugünkü şartlara göre Lozan’ın sorgulanması gerekmiyor mu?

 

Lozan’ı daha iyi bir anlaşmayla değiştirme kudret ve gücüne sahipseniz yapalım. Ve bu yapılmıştı da tarih içinde. Lozan’a göre Hatay bizde değildir. Ama alınabilmiştir. Lozan’a göre Boğazlar bugün düşündüğümüzde kati suretle kabul edemeyeceğimiz bir surettedir. Uluslararası bir kurulun idaresindedir. Ama bu çözülmüştür. Demek ki Lozan’ı imzalayanlar da, uygulayanlar da, eksik bırakılan konular olduğu hususunda hemfikirler.

 

Bugünkü Adalar meselesi mesela.

 

Bunların tamamlanması gerekiyor. Bu Türkiye’nin kurucu belgesidir. Bu ileriye götürülemez diye bir şey yok. Bu bizim masadaki gücümüzle olan bir şeydir. Olmayacak diye bir şey de yoktur.

 

Biraz da siyasi vizyon lazım değil mi?

 

Elbette. Yani bu vizyonunuz da biraz gücünüzle ilgili oluyor. Ekonomik ve siyasî gücünüz olmasa, çok fazla vizyon üretemiyorsunuz veya vizyonunuz hayal oluyor. Arkada vizyonunuzu besleyecek gerçekçi kudret varsa, bunlar hayata geçiyor, bu defa Lozan’ı değiştirebilirsiniz, başka anlaşmayı da değiştirebilirsiniz. Her şey masada görüyorsunuz; Doğu Akdeniz’de olanlar, Ege’de yaşadıklarımız gücümüz nisbetinde bunu yeniden düzeltmek, Türkiye lehine halletmek inşallah nasip olur.

 

Lozan’la beraber İslâm dünyasını İngilizlere kaybettik dediniz. Sizin de tez mevzuunuz olan hilafetin ilga meselesi. Bununla ilişkisi bakımından hilafetin I. Cihan Harbinde ve Millî Mücadele’de bize faydası olmadığı yönünde birçok propaganda yapıldı. Lozan’la hilafet ilişkisini, Lozan’da böyle bir madde olmamasına rağmen biz hilafeti kaldırdıktan sonra İngiliz parlamentosunun Lozan’ı onaylaması çerçevesinde nasıl değerlendirirsiniz?

 

Şimdi Lozan’la hilafet arasında ilişki öteden beri tartışılmış konu. Yani imzalanmasından itibaren konuşulmuş. İsmet Paşa’nın Lozan’da söz verdiğine dair bir tevatür var. Fakat ben İngiliz arşivinde çalıştım, “Lozan’ın hilafetle ilgili acaba ne olabilir?” diye. Üstünden 100 sene geçti, tarihçiler böyle bir somut belgeye ulaşamadılar. Ama bu Lozan’da hilafet meselesinin konuşulmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü her şey kayıt altında değil. Bugün Lozan zabıtları dediğimiz zabıtlar resmî müzakerelerdir. Her gün belli saatlerde, belli konularda bir araya geliniyor, müzakere yapılıyor, o zaman katipler onları not ediyorlar. Elimizdeki notlar bunlardır. Ama Lozan bundan ibaret değildir. Lozan uzun aylar boyunca ikili diyalogların, akşam yemeklerinin, çay saatlerinin, kulislerin falan olduğu bir yer. Doğal olarak burada bu konular gündeme gelmiş midir, mutlaka gelmiştir. Ama elimizde “Şunu konuştuk, bunu konuştuk.” diye bir veri yok. Onun için ortada kalıyor tüm şeyler. Lozan’da bir madde var, mukaddes emanetlerle ilgili. Mukaddes emanetler bizden istendiğinde İsmet Paşa “Bu hilafet mevzuudur, halifenin yetkisinde olan bir iştir, siyasi anlaşmada yeri yoktur.” diyerek olayı kapatıyor. Onun dışında hilafet meselesi bir daha açılmamış. Ama dediğiniz doğru hilafetin kaldırılmasından bir ay sonra İngiliz meclisi Lozan’ı onaylıyor, meclisten geçiriyor. Bu şüphe uyandırıyor insanlarda doğal olarak. Ama somut olarak “Bakın burada bu var.” diye bir şey söyleyemiyoruz. Ama böyle emareler hissediliyor. Lozan’la biz yeni bir dünyaya açıldık. Daha doğrusu Paris Barış Konferansı’yla kurulan yeni dünya düzeninde yeni Türkiye kendine bir yer açmaya çalıştı. Bu yeni dünyada yeni yerimiz. Batı’yı tehdit etmeyen, Batı’yla uzlaşı içerisinde olan, bugünkü dünyayı kuran güçleri karşısına almayan bir mahiyet teşkil ediyordu. İslâm’ın sözcüsü olmaktansa Batı dünyasının parçası olmayı tercih etmiş bir siyasî kadro söz konudur. Batı medeniyetini hazmeden, medeniyet değişikliğini kuvvetle isteyen ve böylece güçleneceğine inanan bir siyasî kadrodur bu. Bunun dışında düşünenler yok değildi; ama etkin olamadılar. Dolayısıyla Türkiye’de İslâm ve İslâm fikriyatı düşüncesinde olan kimseler siyasetin dışına itilmiş oldular, uzun süre böyle devam etti diyebiliriz.

 

Lozan’da Türkiye’de yapılacak Batıcı hukuk devrimlerini denetlemek için Avrupalı denetçilerin 5 yıl ülkemizde görev yapacağına dair bir madde mevcut. Bu heyet nerede görev yaptı, isimleri nedir, belgeler tutanaklar nerede, kimdir bunlar, bu bilgilere nasıl ulaşabiliriz?

 

Onların ayrıntısını bilmiyorum ama bu doğru. Olay da şöyle cereyan etti. Lozan’da Türkiye kapitülasyonları kaldırmak istiyor. Kapitülasyon hukuk kısmı da var, kapitülasyon mahkemeleri de var. Bunları da kaldırmak istiyor. Buna karşılık diyorlar ki, “Siz İslâm hukukuyla idare olunuyorsunuz, bunların kalması gerekir.” O zaman bizim heyetteki Rıza Nur, diyor ki, “Biz zaten laik medeni kanun yapacağız. Dolayısıyla laik medeni kanun herkesi kapsayacak. Müslüman gayri Müslim farkı kalmayacak. Ayrıca Batılı hukuku tatbik eden bir kapitülasyon mahkemesine ihtiyaç yok.” Bu şartlarda kapitülasyon mahkemeleri kaldırılıyor, fakat bu süreci takip edebilmesi bakımından ve Türkiye’nin Batı hukukuna -resepsiyon deniyor- geçişini sağlamak için de danışmanlar kabul ediliyor. Ama kimler geldi ne kadar görev yaptılar onun ayrıntısını bilmiyorum. Bu da çalışılacak güzel bir konudur.

 

Türkiye’de yapılan inkılapların İngiliz basınında yansımaları sizin yüksek lisans çalışmanız. Türkiye’deki siyasi ve kültürel alanda yapılan değişiklikler İngilizler tarafından nasıl görülmüştür, karşılanmıştır?

 

Ben o çalışmayı yaparken çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çünkü insan bekliyor ki, işte Türkiye’de yapılan bu Batılılaşma hareketleri Batılı ülkede el üstünde tutulsun, alkışlansın, manşet olsun falan… Ben 7-8 yıl taradım, Türkiye İngiltere’de hiçbir şekilde manşet olmamış. 1. sayfaya Türkiye’nin haberinin çıktığı ya birdir, ya ikidir yani. Manşet değil, haber olmaktan bahsediyorum. Dolayısıyla orada bir hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Burada bir iş yapıyorsunuz, Türkiye’yi değiştiriyorsunuz, dönüştürüyorsunuz “Batılılaşma” adına, Batı ise size bu konuda fevkalade ilgisiz kalıyor. İlginç bir tecrübe gerçekten. Çünkü onların öncelikleri başka şeyler. Mesela Türkiye’de daha demokratik bir yapı olmasını bekliyorlar. Beklenti daha fazla. O zamanlarda İstiklal Mahkemeleri’nin gazete yargılamaları var, onlara çok daha itibar edilmiş, ilgilenilmiş, haberlerle takip edilmiş. Bu yabancı okullar meselesi, misyon okullarının akıbeti meselesi, Avrupalıları daha çok ilgilendiriyor. Şapka giymemiz, soyadı kanunu vs. Batılının bize bakışı değişmiyor.

 

O günden itibari takip ettikleri parametreleri var, taviz vermiyorlar. Siz onun dışında ne yaparsanız yapın. Adınızı değiştirin, kıyafetinizi değiştirin, hukukunuzu değiştirin. Hatta bunlar Batı kamuoyunda çok olumlu bir imaj da yaratmamıştır. Şaşırtıcı bir şekilde bu devrimler bizim tahmin ettiğimiz kadar Batı kamuoyunu alakadar etmemiş.

 

1922 ve 1938 tarihlerine ait arşivleri 1980 darbesinin ardından Kenan Evren tarafından Genelkurmay arşivlerine taşınıyor. Bu arşivler niçin taşındı?

 

Şimdi Türkiye’de arşiv sorunumuz var, bir kere bu arşivlerin bir merkezde olmaması gibi bir sıkıntımız var. İkincisi Genelkurmay Askeri arşiv biz araştırmacıların en az gidebildiği yerdi. Fakat bu son Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmasıyla bunlar bir çatı altına toplanmaya başlandı. Bu Genelkurmay’dan önemlice bir kısmı, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Osmanlı ve Cumhuriyet arşivine intikal etti. Cumhurbaşkanlığı arşivi ise bir süre önce açıldı uzun süredir kapalıydı. Şimdi genel sekreterlik üzerinden hizmet veriyor. Ne kadar arşiv belgesi aktarıldı bilmiyorum. Mantığı nedir diye soracak olursanız “Askeriyeyle ilgili olan belgeler askeriyede olsun” diye bir anlayış var. Mesela “Bunlar da Genelkurmay arşivinde bulunsun.” diye düşünmüş olabilir o dönemin karar mercileri. Bu arşivlerin mümkün olduğu kadar açılması lâzım. Mesela Avrupa’da Dışişleri Bakanlığının arşivi açık olmayan tek ülke biziz. Şimdi şimdi açılmaya başladı. O da İzlanda vs dosyaları açıldı. Onun tamamının açılmasını bekliyoruz. Türk Dışişleri Bakanlığı Arşivi açıldığında bütün bu konuştuklarımızı yeniden konuşmamız gerekecek, bütün arayışlarımızı yeniden yapmamız gerekecek. Lozan meselesinde, dış politikada, hilafet meselesinde; bütün bu hikayelerin hepsinde bizim arşiv belgelerimiz ortada yok. Yabancı arşivlerden konuşuyoruz. Biz kendi verilerimizi kullanamıyoruz. Bu çok saçma bir durum. Bir an önce Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Arşivleri araştırmacılara açılmalı ki, biz daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilelim. 

 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ederim.

 

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: lozan, lozan nedir, sevr, mustafa kemal, atatürk.
Yorumlar
Haber Yazılımı