Haber Detayı
04 Şubat 2021 - Perşembe 16:58
 
Prof. Dr. Serdar Demirel: Müslümanlar Modernite ve Post’uyla Ontolojik ve Epistemolojik Açıdan Hesaplaşamadı!
"Muhafazakâr kesim ve çocukları buna karşı hazırlıklı olmadığı için, modernite ve post’unun ontolojik ve epistemolojik yapısıyla ciddi bir yüzleşme yapmamıştır. Bir de dindarların önemli bir kesimi çevreden merkeze taşınıp varlıklı olmanın nimetleriyle hemhal olunca, soft sekülerliğe yelkenleri açmakta bir sakınca görmemişlerdir."
Söyleşi Haberi
Prof. Dr. Serdar Demirel: Müslümanlar Modernite ve Post’uyla Ontolojik ve Epistemolojik Açıdan Hesaplaşamadı!

İlk olarak kutsal olanı dışlayan modern anlayışın Müslümanlar üzerindeki tesirinden bahsedelim. Diğer dinlerin direnemediği moderniteye karşı direnebilecek tek din İslâm iken Müslümanların bu mücadeleyi başarılı bir şekilde yürütebildiğini düşünüyor musunuz?

 

Müslümanların moderniteye karşı direnebildikleri meselesine dair konuşurken Müslümanları bir bütün olarak ele almamak gerekiyor. Çünkü Müslüman dediğimizde; moderniteden etkilenmiş kesimler var, kendisini Müslüman olarak kabul etmekle beraber İslâm ile ilişkisini kültürel boyutta tutanlar var, İslâm’ı bir hayat felsefesi olarak algılayıp hayat perspektifini İslâmî değerler ve naslar zemininde ele alanlar var... Dolayısıyla bunları farklı farklı değerlendirmek gerekiyor.

 

Müslüman kültür havzasına ait olmakla beraber perspektifi seküler olan Müslümanların bununla pek sorunu yok. Onlar kalkınmayı, modern olmakla eşdeğer gördüklerinden moderniteye karşı direnme ve alternatif oluşturma arayışı içerisinde değiller. Ancak hayata Kur’ân ve Sünnet merkezli bakanlar modernitenin sorunlarını da gördükleri için farklı tavırlar geliştirmişlerdir. Bir kısmı moderniteyi bütün boyutlarıyla dışlamayı öngörmüştür; yâni Batı’dan gelen her şeye şüpheyle bakma, gardını alma ve onu kabullenmeme refleksleri geliştirmiştir. Bir kısmı, Batı’nın tekniğini ve ilmini alıp ahlâkını, dinini ve hayat felsefesini dışarıda bırakıp bu süreci yönetebiliriz diye düşünmüştür. İslâm içi bir modernite ihdas edebilir; Batı’nın ilmini alıp geliştirdiği değerleri görmezden gelmeden kendi değerlerimizle bunun mukayesesini yapıp bünyeye uyanları alıp uymayanları dışarıda bırakıp bu süreci yürütebiliriz, demiştir.

 

 

“Modernizmin İki Mutlak’ı: Sekülerizm ve Bilimsellik”

 

 

Bizim kastımız, daha önce Batılılaşmaya karşı değerlerin muhafazası noktasında hemfikir olan ve biz bu tanımlamayı kabul etmesek de “muhafazakâr” olarak nitelendirilen Müslümanlar… Bir adım daha ileri giderek, bu hususta iyi-kötü bir mücadele vermiş insanlar dahi, Batı ile İslâm arasında sıkışıp ne yapacağını bilemez bir vaziyette Batılılaşma eğilimi gösteriyor.

 

Türkiye’nin son 20-30 yılı çerçevesinde meseleye yaklaşacak olursak şunu söyleyebiliriz: Geniş çerçevede “muhafazakâr camia”nın gerek ontolojik gerek epistemolojik zeminde moderniteyle bir yüzleşme yaşadıklarını söylememiz zor. Modernite daha çok gelişme ve teknolojiye indirgenmiş durumda. Bunun içindir ki, bu camianın insanları çocuklarını Batı’ya göndermekte, Batı’nın en önemli üniversitelerinde okutmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir. Ancak modernite çok daha kapsamlıdır. Bir hayat felsefesi, bir ideoloji; hatta ideolojileri doğuran bir ana rahmidir. Kapitalizm, komünizm, varoluşçuluk vb. tümü bu ana rahminin evlatlarıdır. Batı merkezli bu ideolojilerin iki temel paradigması vardır; birincisi “sekülerlik”, ikincisi ise “bilimsel dünya görüşü”. Bu zeminde modernitenin ürettiği tüm kültürel araçlar (film, roman, sosyal medya vs.) tamamen bu iki şeye dayanmaktadır. Bilimsellik iddiasının cazibesi çok yüksek; ancak tek taraflı bir okumaya dayanıyor. Kutsalı dışlayan, yeri geldiğinde kutsalla alay eden ve sadece “bilimsel okuma” tarzını merkeze alan… Muhafazakâr kesim ve çocukları buna karşı hazırlıklı olmadığı için, modernite ve post’unun ontolojik ve epistemolojik yapısıyla ciddi bir yüzleşme yapmamıştır. Bir de dindarların önemli bir kesimi çevreden merkeze taşınıp varlıklı olmanın nimetleriyle hemhal olunca, soft sekülerliğe yelkenleri açmakta bir sakınca görmemişlerdir.

 

Ontolojik ve epistemolojik hesaplaşmayı açabilir misiniz?

 

Epistemolojik hesaplaşma… Müslümanların bilgi kaynaklarıyla seküler olanın bilgi kaynakları kısmen örtüşse de önemli birtakım ayrımlar söz konusudur. Müslümanlar bilgi mekanizmalarını sadece deney, gözlem ve tecrübeye dayandırmaz; aynı zamanda bilgi kaynaklarının merkezine vahyi yerleştirirler. Seküler bilgi sistematiğinde böyle bir şey söz konusu değildir. İslâm’ın bilgi kaynakları nedir, İslâm ilim sisteminde bilgi nasıl üretilir? İslâmî ve seküler epistemoloji arasındaki farkları bilmeyen dindarlar, Batı’dan bilimsellik etiketiyle gelen datanın tümünü objektif bilgi sanmaktadır. Objektif bilgi ile bir kültür ve ideolojiye yaslanan sübjektif yorum arasındaki farkı ıskalamaya başlamaktadır. Bu da bir krizdir.

 

Ontolojik anlamda ise, seküler olanın varlığı okuma tarzıyla dinî olanın okuma tarzı (Tanrı, insan, insanın evrendeki konumu, insanın Tanrı’yla ilişkisi, insanın evrenle ilişkisi gibi) çok farklıdır. Birisi meseleye “insan merkezli” bakarken diğeri “yaratıcı merkezli” bakar ve değer sistemini yaratıcıdan alır. Dolayısıyla bu ikisinin varlık tasavvurunun aynı olması mümkün değildir. İslâmî olanda, 1) lahuti âlem yâni Allah’a ait varlık boyutu, 2) melekût âlemi yâni bizim gözle göremediğimiz varlıkların bulunduğu âlem boyutu ve 3) insanın da içinde bulunduğu, deney ve gözlem ile de anlaşılabilecek fiziki âlem boyutu vardır. Müslümanlar seküler olanla sadece üçüncüsü üzerinde anlaşabilir. Biz, üç katmanlı âlem tasavvuruyla hayata yaklaşırken seküler olan görülen ve müşahede edilebilen tek varlık katmanıyla meselelere yaklaşmaktadır. Dolayısıyla ontolojik tasavvurda ciddi farklılıklar mevcuttur.

 

Seküler olanın ontolojik anlamda çok ciddi bunalımları vardır, bir ontolojik güvensizlik içerisindedir. Çünkü sırtını bir yaratıcıya dayayamamakta, meçhuller içinde anlam bunalımı yaşamaktadır.

 

Bir sabitesi yok esasında…

 

O anlamda kendisine göre sabitesi “bilimsel” olandır. O ne kadar sabitedir, tartışılır. Bu sebeple kendisini Müslüman olarak tanımlayan kişiler, ontolojik ve epistemolojik bilincinin muhasebesini iyi yapmalıdır. Bu yapılmadığı için seküler olanın bilimsellik iddiası önemli ölçüde objektif kabul ediliyor. Onun önemli bir boyutunun sübjektif, değişken ve ideolojik olduğunu, belirli bir kültüre dayandığını göremiyor. Ontolojik ve epistemolojik tasavvurlar aynı değil; ama siz bu farklılıkları ıskalamışsınız. Iskalayınca da tabiî olarak bir takım arızalı duruşlar ortaya çıkmaktadır.

 

 

“Müslümanlar postmodernizmi yasaklardan kurtulmanın yolu olarak gördü.”

 

 

Kadim müktesebatımızı göz ardı eden ve Batılı değerler üzerine kurulu eğitim sistemi bunun sebebi midir, neticesi midir?

 

Siyaset birçok imam-hatip okulları, ilâhiyat fakülteleri açtı. Dinî birtakım dersleri seçmeli de olsa koydu. Yâni bir takım ilmî faaliyetlerin yürütülebilmesi, din ve tarihle barışma amacıyla önemli bir zemin oluşturdu. Ancak bu zemini dolduracak dindar kesim, maalesef meselenin derinliğinin farkında değildi. Mesele şekle indirgendi ve seçmeli dersler vasıtasıyla bu sorunun çözülebileceği düşünüldü. Oysa seçmeli dersler üzerinden bir bilinç oluşturulabilir, yukarıda değindiğimiz ontolojik ve epistemolojik farklılıklarımız hakkında bir farkındalık oluşturulmaya çalışılabilirdi. Şöyle zannediliyor; Batı’nın ürettiklerini kendi bünyemize namaz, oruç ve diğer bazı ibadetlerle aşılarsak sorun çözülür. Bilakis, sorun çözülmediği gibi seküler olan kendisini din adına meşrulaştırarak zemin kazanmaktadır.

 

Modernitenin istediği de bu değil mi zaten?

 

Aslında bu modern de değil, bir postmodern haldir. Modern olan kriz yaşadığı için, Batı modern olanın yerine modern sonrası dönemi inşa ediyor. Modernite, seküler ve bilimsel dünya görüşünü “mutlak”laştırdığı için kendi krizini varetti. Bunu aşmak için de modernite sonrası anlamında postmodernite dönemini kurmaya çalışıyor. Ancak modernitenin sekülerlik ve bilimsellik paradigmasından vazgeçmediği için moderniteden devraldığı sıkıntıları aşamamış durumda.

 

Postmodernite hakikati parçaladı. Görecelik kavramını esas aldı. Herkesin hakikati kendisine. Bütün dinler, ideolojiler hakikatin bir parçası, bir yansıması olarak takdim edildi. Modern dönemde, hakikat tektir parçalanamaz, o hakikat de moderne ait olandır anlayışı vardı. Postmodern dönemde hakikat değişkendir, parçalanabilir, görecelidir. İslâm’ın kutsal metinleri hakikati bu şekilde parçalar mı? Parçalamaz. Bu durum Müslümanlara da sirayet etmiş durumda. En olmaz düşünceyi, İslâmla taban tabana zıt bir fikri, “bana göre” şerhi düşerek rahatlıkla söyleyebilirsin. İşte bu, içtihad kavramının arkasına saklanan bir postmodern reflekstir.

 

Yâni postmodernizmin temelinde başıboşluk mu var?

 

Her fikrî akım spesifik bir kültürel ortamda ortaya çıkar. Batı öncelikle kendi coğrafyasında modernite adına “tek hakikat benim hakikatim” diyerek terör estirdi. Böyle olunca da dünya savaşları kaçınılmaz oldu. Batı’daki düşünürler, siyaset adamları bu çıkmazın reçetesini üretmeye çalıştılar. Bunu aşmanın yolu olarak da hakikatin tekliğinden, çoklu hakikat sistemine geçmeyi belirlediler. Rölativizm esas alınırsa çatışma sona erer diye düşündüler; ama görecelilik hakikati parçaladı. Bu yüzden yeni dönemin insanı ontolojik bir özgüvensizlik içerisinde bunalımlar yaşamaktadır. Neye inanacağını bilmiyor. Sabiteleri yok.

 

Batı’nın kendi problemlerine çözüm diye ürettiği bu tasavvur, dün vesayet altında yaşayan dindarların çoğu için de bir çıkış yolu gibi gözüktü.  28 Şubat ve öncesi dönemi hatırlayınız. Dindarlar kamusal hayattan tecrit ediliyordu. Müslümanların temel hak ve hukukunun gasp edildiği bir dönemdi. Böyle bir dönemde postmodernite yasaklara karşı bir çözüm olabilir algısı oluştu. O dönem Müslümanlara baskı yapanlar hakikatin sahibinin kendileri olduğunu, sekülerliğin tek hakikat olduğunu iddia ediyor ve onu kabullenmeye zorluyorlardı. Dindarlar postmodern felsefeyi kabullenirsek Türkiye normalleşir diye düşündüler; ama bunun da yeni problemler getireceğini analiz edemediler. Çünkü yasaklardan kurtulmak esastı; özgürlüğü sağlamak, eğitimde varolmak, üniversiteler açmak, insanlara dini rahatça yaşayacakları ortamlar sunmak öncelikli meselelerdi…

 

Fakat postmodern tasavvurun ve bunun üreteceği reflekslerin nelere kapı aralayacağını hesap edemediler. Bugün Müslüman gençliğin kendi bilgi kaynaklarına güvensizliğinin önemli sebebi budur diye düşünüyorum. Önce fıkıh ve usulün iş görmediği tartışmaya açıldı, sonra hadisin dinde delil olamayacağı ileriye sürüldü. Şimdi sıra Kur’ân’a geldi. Son dönemde “Kur’ân ve vahyin mahiyeti hakkındaki tartışmaları bu zaviyeden okuyun derim. Bütün bunlar Müslümanları kendi bilgi kaynaklarına karşı özgüvensizliğe itmektedir.

 

 

“Dinin Anlaşılmadığı Yerde Sınırları da kabul edilmez!”

 

 

Ontolojik ve epistemolojik buhran öz benliğine yabancılaşmayı beraberinde getirdi, diyebilir miyiz?

 

Ontolojik buhran varlık tasavvurunda değişime, epistemolojik özgüvensizlik de kendi bilgi kaynaklarını sorgulamasına sebep oluyor. Bu nerede duracak, onu da çok iyi kestirmiş değil. Bunun bir de tercihlerimize, helâl-haram anlayışımıza, önceliklerimize yansıması vardır. Çünkü hayata bu perspektiften bakarsanız öncelikleriniz de değişmektedir. Dün, İslâm’ı bünyesinde canlı yaşayan bir birey, aile ve toplum oluşturma hayali kuran dindarlar bugün bilgi kaynaklarına yönelik saldırılar karşısında ne yapacağını bilemiyor.

 

Son günlerde gündemde olan bir mesele var; üniversite öğrencilerindeki yozlaşma, ahlâksızlaşma… Bu mevzuyu da buna mı bağlamamız gerekiyor?

 

Üniversitelerin etrafında günlük kiralanabilen 1+1 evlerde ahlâksız faaliyetlerin yürütüldüğü iddiaları var. Bu da toplumu rahatsız etmektedir. Bir kesim de bu meselenin konuşulmasına izin vermemek adına konuyu çarpıtıyor. Ama siyasetin bunun üzerine gitmesi ve hakikati ortaya çıkartması gerekiyor.

 

Gözlemlediğimiz kadarıyla üniversitelerin etrafı ile birlikte içerisinde de gözle görülür bir dejenerasyon var.

 

Üniversite, bu manada özgürlük ortamı sunuyor olabilir. Ancak kimi insanlar otobüste, parkta vesair yerlerde de toplumun genel ahlâkî anlayışına aykırı hareket ediyorlar. Bunu da görelim.

 

Pandemi öncesinde parklarda bizzat kendimizin şahit olduğu, üstelik kıyafetlerinden “dindar” olduğu anlaşılan gençlerin sarmaş dolaş halleriyle karşılaşıyorduk. Bir kesim bunu “özgürlük” olarak adlandırıyor, bu algı gittikçe de yaygınlaşıyor. Postmodernitenin “her şey mubahtır” sloganı yürürlükte maalesef.

 

Dinin iyi anlaşılmadığı bir yerde sınırlar da kabul edilmez. Tanrı benim için bir üst varlıksa, biz bir üst varlığı kabulleniyorsak demek ki hayatımıza sınırlar çizecek bir varlığı da kabulleniyoruz demektir. En temelde bununla yüzleşip böyle bir üst varlık kabullendiğimizi kendi şuurumuza yedirmemiz gerekir. O zaman sınırları da otomatikman benimseriz; ama çoğumuzun zihninde “Tanrı” kavramı, İslâm’ın anlattığı “Tanrı” kavramı değil, o sebeple Tanrı diyorum. İslâm’ın anlattığı yaratıcıdan bahsettiğimizde Cenâb-ı Hakk diyoruz; ama oradaki anlayış tam olarak Cenâb-ı Hakk’a tekabül etmiyor.

 

İletişim araçlarının sınırları kaldırdığı, eğlence kültürünün küçük aletler üzerinden sınırsızlaştırıldığı bir dönemi idrak ediyoruz. Siz Müslümanlar olarak, istikamet sahibi olarak sonsuz bir hayat vaadinde bulunuyor, cennetten bahsediyorsunuz. Oysa seküler olan sana “burada ve şimdi” bir sahte cennet sunuyor. Onun öteki dünya anlayışı yok. “Sekülerizm”in kelime anlamı da bu. “Seculum”, “burada ve şimdi” demektir. Uhrevî bir boyutu olmadığından cenneti de cehennemi de bu dünyadadır, öteye erteleyemez. Dolayısıyla sana yaşadığın zaman diliminde ve bu dünyada sınırsız bir eğlence vaad ediyor. Sen ise öteki dünyaya ertele, diyorsun; fakat modern insanın ertelemeye sabrı yok. Bu da, inanç şuurunun eksik olmasıyla alakalı.

 

Peki, seküler olan yeryüzünde cenneti elde edebiliyor mu? Tabiî ki hayır, bunu başaramadığı için de modern ve postmodern insan psikolojik acıların cenderesinde kıvranmaktadır.

 

Buradan hakikate nasıl dönecek?

 

Hakikatin temsilcisi olduğunu iddia eden insanların bu meseleyi daha ciddiye alıp belki bu dönemin imkânlarını da kullanarak olması gerekeni göstermeleri gerekiyor. Dün insanlara ulaşma imkânları sınırlıydı, bugün ise nerdeyse sınırsız. Değersizlik insanlara ulaşabiliyorsa siz de değerlerinizi ulaştırabilirsiniz. Yeter ki, ontolojik ve epistemolojik farklılıklarınızı bilin ve değerlerinize güvenin.

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

 

Her şeyden önce meselenin derinliğine dair farkındalık oluşturmak gerekiyor. İnsanın fıtratında değerler mevcuttur. İnsanın özüne mündemiç değerlerin keşfine dair faaliyetleri çoğaltalım inşallah.

 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ediyorum.

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Prof., Dr., Serdar, Demirel:, Müslümanlar, Modernite, ve, Post’uyla, Ontolojik, ve, Epistemolojik, Açıdan, Hesaplaşamadı!,
Yorumlar
Haber Yazılımı