Haber Detayı
01 Kasım 2018 - Perşembe 13:23
 
Prof. Ramazan Ayvallı: Ehl-i Sünnet İslam’ın Kendisidir
Prof. Ramazan Ayvallı: Ehl-i sünnet ve’l cemaat tabiri, böyle alelade bir klik, grup, fırka, cemaat, mezhep, hizip, parti veya antitez değildir. İslâm’ın kendisidir. İslâm’ın ana omurgasıdır.
Söyleşiler Haberi
Prof. Ramazan Ayvallı: Ehl-i Sünnet İslam’ın Kendisidir

Hadis alanında ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

 

Acizane, 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi dahil, daha öncesinde Yozgat ve Samsun Yüksek İslâm Enstitüleri öğretim üyeliğim var. Onun öncesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Din İşleri Yüksek Kurulu raportörlüğüm var. Toplam 46 senelik mesleki hayatımda hadis-i şeriflerle çok meşgul oldum. İslâmî ilimler içerisinde en çok çalışma yapılan ilmin hadis ilmi olduğunu gördüm.

 

 

“Sahabe Dönemi Hafızaya Çok İtibar Edilirdi”

 

 

Hadis-i şeriflere yaklaşımımız nasıl olmalı?

 

Hadis ilminin bütün dalları, usûlleri ve ilgili eserleri ortadadır. Bu ilim son derece disiplinli, teşkilatlı, tafsilatlı, teferruatlı bir ilimdir. Bu ilmin alimlerine itimat etmemiz lazım. Bugün bir veznedar paranın hakikisiyle sahtesini ayırabilir. Bir sarraf altının sahtesiyle hakikisini ayırabilir. Hadis alimleri de Peygamber efendimizin sözüyle O’na (as) ait olmayan sözü ayırabilirler. Mesela Necip Fazıl rahmetli benim konferans üstadımdır aynı zamanda. 70’lerden beri konferanslar veriyorum. Biri Necip Fazıl’ın şiirini okusa, o şiirin Üstad’a ait olup olmadığını anlarım. O yüzden hadis eserlerinde geçen hadislerden insanımızın tereddüdü olmasın. Maalesef müsteşriklerin, şarkiyatçıların, yani oryantalist dedikleri çevrelerin bu mevzuda çok menfi propagandaları olmuştur. Başta Macar asıllı Yahudi Ignaz Goldizher, Belçikalı oryantalist papaz Henri Lammens, İtalyan oryantalist Leone Caetani, Schact, Juynboll benzeri insanlar sevgili peygamberimizin hadis-i şerifleri üzerinde tereddütler meydana getirebilmek için gelişigüzel laflar etmişler, birtakım iddialarda bulunmuşlardır. Demişlerdir ki, “hadisler uzun müddet yazılmadı. Hafızalarda kalan bilgilere ne derece güvenilir?..” Halbuki, biz yakînen biliyoruz ki, Arap toplumunda hafızaya son derece itibar edilirdi. ‘Muallakât-ı Seb’a’ denilen cahiliyye döneminin şairleri vardır. Ezbere şiir okurlardı. Kus Bin Saide’nin Mekke’deki Ukaz panayırında okuduğu bir hitabeyi 40-50 sene sonra Ebu Bekir Sıddık (ra) efendimiz Medine’de harfiyyen tekrarlamıştır. Hafızaları o kadar kuvvetliydi. İkinci bir husus, Abdullah ibn’ül Amr ibnü’l Âs gibi bazı sahabiler peygamberimizden aldıkları özel izinle hadis-i şerifleri yazmışlardır. İmam-ı Buhari’nin Sahih’inde geçen Ebu Hureyre Hazretlerinin bir sözü var; “hadisi en çok bilen benim. Ancak Abdullah ibn’ül Amr ibnü’l Âs yazardı, ben yazmazdım” demiştir. Bununla birlikte Ebu Hureyre Hazretleri “Muksirûn” denilen tabakanın en fazla hadis rivayet eden isimleri arasındadır. Benim doktora hocam olan Ankara İlahiyat’ta uzun yıllar dekanlık ve öğretim üyeliği yapmış merhum Prof. Dr. Talat Koçyiğit var. Hadis usûlü, hadis tarihi, hadis ıstılahları gibi birçok alanda kıymetli eserler yazdı. Ayrıca makalelerinde müsteşriklere cevaplar verdi. Diyor ki, “hadis nakli sahabe arasında bir ihtisas işiydi. Müsteşrikler diyorlar ki, badiyeden, çölden, dağdan gelmiş bir insan imanla şereflenmiş, peygamberi tanımış, bir söz duymuş, tutmuş bunu nakletmiş, biz buna ne derece güveneceğiz?” diyor. Halbuki, “müksirûn” denilen sahabeler 7 kişidir. 1000’den fazla hadis rivayet eder.

 

 

“Hadisler Kur’an’ın, Alimlerimiz de Hadislerin Şerhini Yapmıştır”

 

 

‘Muksirûn’un önemi nedir?

 

Muksirûn, çok hadis rivayet eden demek. 150 bin sahabe içerisinde 7 kişi binden fazla hadis rivayet etmiş. 10-15 kadar da 1000’den az hadis rivayet eden sahabe var. Bu, ihtisas meselesidir. Diyorlar ki, “Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi ilk Müslümanlar çok fazla hadis rivayet etmiyorlar da, Hayber fethinde Müslüman olan, Hz. Peygamberle sadece 4 sene beraber kalabilen Ebu Hureyre nasıl bu kadar çok hadis rivayet eder?..” “O uydurdu” demeye getiriyorlar. Halbuki, Ebu Bekir efendimiz peygamberimizden sonra iki yıl hilafette kaldı; mürtedlerle uğraştı. Hz. Ömer, Hz. Osman zamanında çok büyük fütuhat oldu. Afganistan’a, Hindistan’a kadar gidildi. Nerede, ne zaman hadis rivayetiyle meşgul olabileceklerdi bu insanlar? Hz. Ali efendimiz zamanında da çok büyük meşguliyetler oldu malum. Ama Ebu Hureyre Hazretleri Ashab-ı Suffe dediğimiz ilimle meşgul sahabilerle birlikte 24 saat mescidin çardağında kalırdı. Kur’an, hadis hıfzeder, bunları sahabilerden nakil alır, nakiller yapardı. Peygamberimizin ahirete irtihalinden sonra uzun seneler yaşadı. Bu uzun müddet boyunca bolca hadis nakletme imkânı buldu.

 

Türkiye’de bahsettiğiniz oryantalistlerden geri kalmayan bazı ilahiyatçılar da var. Bunlar hakkında ne söylemek istersiniz?

 

Maalesef bizim bazı meslektaşlarımız, ilahiyatçılar arasında “Kur’an Müslümanlığı” diye bir şey de uydurdu. Bakın, İmran bin Husayn Hazretlerine gelmişler, “Efendim bize sadece Kur’an’dan rivayet yapın, başka bir rivayette bulunmayın” demişler. O da diyor ki, “Kur’an’ı açsanız; beş vakit namazın kaç rekât olduğunu bulabilecek misiniz? Rukûda, secdede neler okunacağını, Her rekâtta kaç rükû, kaç secde, kaç kaide yapılacağını bulabilir misiniz? Orucun teferruatını bulabilir misiniz?” Farz, vacib, sünnet, müstehab, mendub, adab olduğu gibi, müfsid, mekruhlar da vardır. Kur’an’da “Habibim insanlara ne indirildiği kendilerine beyan edilsin diye zikr-i hâkîmi biz sana indirdik” buyuruluyor. Murad-ı ilahîyi bilen sadece peygamber efendimizdir. Allah, o lafızları indirdiği gibi, mânâlarını da O’nun kalbine ilham ediyordu. Nitekim tabiinden bazı alimler, “Cebrail (as) Kur’an-ı Kerim’i Allah’tan getirdiği gibi, Sünnet-i Seniyye’yi de peygamberimize indiriyordu” şeklinde nakiller yapmışlardır. Hatta Babanzâde Ahmet Naim Efendi, “Şüphesiz ki Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan biziz” buyurulan ayetten bahsederken “bu sadece lafzının korunması değil, mânâsının korunması da taahhüt ve tekeffül edilmiştir” diyor. Kur’an’ın mânâsı da peygamberimizin hadisleriyle ortaya çıkmıştır. Bu ümmetin en büyük alimlerinden olan İmam Şafi Hazretleri, “Hadis-i şerifler Kur’an’ın tefsiridir. Kur’an’ın ilk müfessiri peygamberimizdir. İslam alimlerinin açıklamaları da hadislerin şerhleridir.” buyuruyor. Nasıl hukuki sistemlerde bir hiyerarşi, anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik, tamim, tebliğ, talimat varsa, dinimizde de dört şer’i delil vardır. Bunlar; kitap, sünnet, icma-ı ümmet, kıyas-ı fukahadır.

 

 

 

“Ehl-i Sünnet İslam’ın Kendisidir”

 

 

 

Ehl-i Sünnet’ten ne anlamalıyız, bilmemiz gereken ölçüler neler?

 

Açalım... Öncelikle şunu ifade edeyim; Ehl-i sünnet ve’l cemaat tabiri, böyle alelade bir klik, grup, fırka, cemaat, mezhep, hizip, parti veya antitez değildir. İslâm’ın kendisidir. İslâm’ın ana omurgasıdır. Yani, Allah’ın emrettiği, peygamber efendimizin, hulefa-i raşidinin, aşere-i mübeşşerenin, ehl-i beytin, 150 bin sahabenin, fukahay-ı seb’a denilen yedi büyük fıkıh aliminin, 12 imam denilen ehl-i beyt mensuplarının, dört mezheb imamlarının, itikadda imamlarımızın, yine silsile-i âliye denilen tasavvuf büyüklerinin, bütün büyüklerimizin imanıdır, inancıdır. Bunu müşahhas misâllerle ifade etmek gerekirse, Türkçede otoyol, Almancada otoban, Fransızcada otoruth var, Arapçada el ciheddetü’l kübra var. “Ana cadde”dir. Peygamberimiz bir mescidin avlusunda otururken yere kalın bir hat çizmişler. Kenarlarına balık kılçıkları gibi ince çizgiler çizmişler. Ve bir ayet-i kerime okumuşlar; “bu benim dosdoğru yolumdur, buna tâbi olunuz, diğer yollara tabi olmayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolundan saptırır.” Cennete giden yol bellidir. Sırat-ı müstakim bellidir. Günde on yedi defa farzlarda, üç defa vitr-i vacibte, yirmi defa da sünnette olmak üzere “bizi doğru yola ilet” diyoruz. Arkasından üç tane de sıfat sayıyoruz, “ya Rabbi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” diyoruz. Ve, “gazaba uğrayanların yoluna değil...” Kim bunlar? “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir.” Diğerleri kim, o da hadislerde açıklanıyor. Fatiha suresinde geçen gazaba uğramışlar Yahudiler, dalalete düşenler ise Hıristiyanlar olarak kastedilir. Biz günde kırk defa gazaba uğrayan ve dalalete düşen kâfirlerin yoluna değil, kendilerine nimet verilmiş, az evvel bahsettiğimiz insanlardan olmak için dua ediyoruz. Peygamberimizin buyurduğu gibi, “Hakkı hak olarak görüp hakka uymayı, batılı batıl olarak görüp ondan kaçınmayı nasip et.” diye..

 

 

“Sahabenin Tamamı Âdildir”

 

 

“Kur’an’daki İslâm” adı altında tefsir yazanlar da var?

 

“Kur’an’daki İslam”ı bu adamların anlaması mümkün değil. Birisi, “ben 17 cilt tefsir yazdım. Hiçbir sahabiden nakil yapmadım” diyor. Kafadan atmış efendim, boş kafasından uydurarak yazmış. Din, nakildir efendim. Akl-ı selime uygun sözler de muteberdir. Akademisyenlerin hevâ ve nefslerinden indî olarak ortaya koydukları sözler ise dinden değildir.

 

“Biz akılcıyız, mantık bunu söylüyor” şeklinde izah mümkün mü?

 

Bakınız; biz ordinaryüs profesör Hilmi Ziya Ülken’den felsefe dersleri aldık. 1965-67 arası Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde talebe idim. Prof. Dr. T. J. De Boer'in Felsefe Tarihi’ni okuduk. Bir felsefeci çıkıyor; A diyor, diğeri B, öteki C diyor. Filozoflar dünyanın en akıllı insanı geçinirler. Peki biz hangisini dikkate alacağız, inanacağız? Nasıl uzunluğun, ağırlığın, hacimlerin ölçü birimi varsa doğrunun da ölçü birimi vardır. Dinin delilleri dörttür. Az önce saydım. Kur’an’dan sonra gelen sünnet içinde hadisler, ayrıca fiil ve takrirleri de kapsar. Takrir, peygamber efendimizin herhangi bir söz veya fiile herhangi bir kelam etmemiş olmalarıdır, dolaylı tasdiktir. Sahabilerin ittifakları da bizim için “icma”dır. Orada icma yoksa Tabiin neslinde, orada yoksa Tebe-i Tabiin’de icma aranır, muteber karşılanır. Peygamber efendimiz bu üç nesli methetmiştir. “Asırların en hayırlısı, insanların en hayırlısı veya ümmetimin en hayırlısı” şeklinde üç ayrı hadiste geçerken, “benim sahabilerim, onları takip edenler, sonra da onları takip edenler” diye üç hayırlı nesil sayar. Ayrıca, “beni görenlere müjdeler olsun, beni görenleri görenlere, beni görenleri görenleri görenlere müjdeler olsun” buyurmuştur. Sahabilerin hepsine cenneti vadediyor. “Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır” şeklinde ayet buyurulmuş. Ashab-ı kirama dil uzatanlara şu ölçüyü hatırlatırım; “Sahabenin tamamı âdildir.” Hiçbiri adaletsizlik atfedilemez.

 

 

“Herkes Din Uzmanı Olmuş”

 

 

Dinî ilimleri tahsilde ölçü nedir?

 

Bütün büyüklerimiz, mesela Şah-ı Nakşıbend, Seyyid Bahaeddin-i Buhari Hazretleri “bizim yolumuzun başı da, ortası da, sonu da edeptir” buyurmuş. Şems-i Tebrizi Hazretleri, “Kur’an’ı ayet ayet inceledim. Sûre sûre, edepten ibaret olduğunu gördüm. Eğer insanın edepten nasibi yoksa onun hayvandan farkı yok” buyuruyor. Yunus Emre, “dolaştım beldeleri kıldım taleb, ilim geride kaldı illa edeb illa edeb” diyor değil mi? Ayrıca İmam Rabbani Hazretleri, ikinci bin yılının müceddidi, “hiç bi-edeb vasılı illallah olamamıştır” buyuruyor. Yani hiçbir edepsiz Allah’a ulaşamamıştır. Bu yolun “altun silsilesi”ne dahil olan, Darülfünûn müderrislerinden, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, beş tarikatte mürşid-i kâmil ve mükemmel olan Seyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri edebi en başa koymuş. “Din edebe riayettir” dışında bir de şu sözü söylemiş; “İstikamet”, yani Allah’ın buyurduğu doğru yol üzerinde olmak, “kerametten üstündür...” Allah’ın kanunları kâinatı idare ederken bu kanunlar O’nun emri dairesinde bozulabilir de... Meselâ Kur’an’daki İbrahim peygamber kıssasında geçtiği gibi, ateşe yakmaması emredilmiş, ateş yakmamış. Oysa modern bilimde “ateş yakar” kanunu tartışmasız kabul ediliyor? Oysa O’nun iradesi olmadıkça bir yaprak bile kıpırdamaz. Biz, cüz-i iradenin seçtiğinden mesulüz. Kıyas-ı Fukaha’ya gelince, o da müçtehidlerin içtihatlarıdır. Ayette, “bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz” buyuruluyor. Şimdi, günlük hayatımızda birçok işimizde uzman arıyoruz ancak mesele din olunca cumburlop herkes atlıyor. “Bana göre...” diye başlıyor! Adam 17 cilt yazmış, “kimseden nakil yapmadım” diye bir şey başardığını sanıyor. Külliyen batıldır efendim, itimat edilemez. “Alimler peygamberlerin varisleridir” hadisi bize neyi hatırlatır? Peki, “Peygamberler ne bir dinar, ne de dirhem bırakmışlardır. Onlar ilmi miras bırakmışlardır. Kim ilmi alırsa payı büyüktür” hadisi? Milyonlarca İslam alimi geçti dünyadan. Bakın; güzel ülkemizin “yeraltı zenginlikleri” çok fazladır. Bursa dediğimizde Molla Fenari, İsmail Hakkı Bursevi, M. Üftade, Molla Arab, Molla Hayali, Molla Hüsrev gibi zatlar akla gelir. Konya denilince Sadreddin-i Konevî, Şems-i Tebrizî, Mevlana Hazretleri, Sultan-ı Ulema Bahauddin Veled, Sultan Veled Çelebi, Selahaddin-i Zerkub, Ateşbâz-ı Veli, Tavus Baba’yı hatırlıyoruz. El Aziz, Elazığ deyince Seyyid Ali Sebt’i, Seyyid Mahmud Samin’i, Seyyid Osman Erzurumî’yi, Siirt deyince İsmail Fakirullah, İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri gibi zatları hatırlıyoruz. Yurt içinde ve dışında milyonlarca İslam alimi gelmiş, geçmiştir. Bakın, benim şahsî kütüphanemin maddi olarak 650 bin TL değerinde... 1965’ten bu yana 38 ülke gezip kitap topladım. Diyanet, ilahiyat camiasında meslektaşlarım, bu kütüphane ilk üçe girer derler. Ben tevazudan birinci demiyorum. Efendim, bu kitapları yazan zâtlara bakınız;  30 ciltlik Taberî Tefsiri, 30 ciltlik Nişaburî Tefsiri, 32 ciltlik Fahreddin Razî Tefsiri, 20 ciltlik Kurtubî Tefsiri... Hepsini tek tek sayarım. Ben hadis profesörüyüm. Buhari-i Şerif’e o kadar şerhler yazılmış ki, mesela Feth’ul Barî 27 cilt, Bedruddin Aynî’nin Umdet’ul Karî’si 20 cilt, İmam Kastalanî şerhi 10 cilt. Size Feyz’ul Barî’nin hikayesini arzedeyim...

 

Buyrun...

 

Değerli okurlarımız da istifade etmiş olsunlar. Bundan birkaç asır evvel Keşmirî isimli bir zat, Sahih-i Buhari’yi on defa tedris etmiş, talebe okutmuş. Şerhini de a’dan z’ye kadar mütalaa etmiş. İki şerhini, İbn-i Hacer Askalanî’nin Feth’ul Barî’si ile Bedruddinî Aynî’nin Umdet’ul Karî’sinin toplam kırk cildini ezberlemiş. Bu zat, “yahu biz de Buhari-i Şerif’i çok anlamaya başladık herhalde, bir şerh de ben yazayım” demiş. 10 cilt de o şerh yazmış. Bakınız, bu zatlar kitap yazarken böyle bir edep dairesinde hareket ediyorlardı. O sahanın uzmanlarına müracaat ederlerdi. Kafamdan yazdım demez, utanırlardı. Ama şimdi meslektaşlarımız çıkıyor, “bana göre, benim görüşüme göre onlar yanılıyorlar, doğrusu şudur” diye konuşuyor. Bu lafları ekranlardan duymadık mı?! Bir akademisyenin haddini bilmesi lazım. Hz. Ali efendimize atfedilen bir söz vardır; “İnsanın şerefi ve ilmi edepledir, mal ve neseble değildir.” Bakın; Kütüb-ü Sitte, Kütüb-ü Tis’a dediğimiz temel hadis kitaplarının müellifleri Türkistan’dan çıkmıştır. Clément Imbault Huart adlı bir Fransız profesör var. İslam ve Arap Edebiyatı adıyla, Cemal Sezgin tarafından Türkçeye tercüme edilen kitabında diyor ki, “garpta, şarktaki büyük alimler seviyesinde ilim adamı yoktur.” “Misâl veriyorum” diyor; “Hanbeli alimlerinden Ebu’l Feyz Abdurrahman İbn’ul Cevzî var. Bu zat çok kitap yazmış, ben bunun kitaplarını insan ömrüne taksim ettim, bir güne 180 sayfa düşüyor” diyor. Şimdi, o zaman daktilo yok, bilgisayar, fotokopi makinesi, matbaa yok. Teknoloji yok. At, deve sırtında seyahat, kamıştan kalem kullanılıyor. İs yağı ile mürekkep yapıyorlar. Bu bile ayrı bir çile değil mi? Ben bir hesap yaptım; bu profesörün hesabına göre 3 milyon 942 bin 455 sayfa kitap yazmış. Bu zat İbn-i Teymiyye’nin talebesi İbn-i Kayyım El Cevziyye ile karıştırılmasın. Konya’da Selçuk Eğitim Merkezi’nde uzun yıllar hocalık, Arapça mütercimliği, Riyad Üniversitesi’nde hadis hocalığı yapan Dr. Nurettin Boyacılar üstadımız var. O alim üzerine doktora tezi hazırladı. Mesela İmam-ı Suyuti var. Hicrî 911’de vefat etmiştir. Zamanının en çok eser yazan alimi ünvanını kazanmış, 600 kadar eseri var. Bu alimler kendilerinden önceki ilim adamlarının yazdığı eserleri okurlar, noksan taraf görürse tamamlar, izaha ihtiyaç duyulan noktalar varsa açıklama yapar, “ben yazdım” demeye utanırlarmış.

 

Bir konferansınızda Abdulhakîm Arvasî Hazretlerinin şahsiyeti üzerinde duruyorsunuz. Neden özellikle Arvasî Hazretleri?

 

2012 yılında Esenler Belediyesi’nin “Anadolu’yu Mayalayanlar” adı altında son dönem alimlerini anma geceleri düzenlenmişti. ‘Manevî iklimimizin yüce şahsiyetleri’ bahis mevzuu oldu. Ben de, o gün Seyyid Arvasî Hazretleri hakkında bir konferans verdim. Ayrıca “yüzyılımızı aydınlatanlar” adı altında Semerkand grubunun belgesel çalışması oldu. Arvasi Hazretleri hakkında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü olmak üzere bazı yüksek lisans tezleri hazırlandı. Van İl Müftüsü Nimetullah Arvas Hocaefendi Bingöl Üniversitesi’nde ilim adamlarına hitaben Abdulhakîm Efendi’yi ve Şark’ın en büyük ilim yuvalarından biri olan Arvas Medresesi’ni tebliğ etti. Doğu’da yetişmiş alimler arasında Seyyid Abdulhakîm Arvasî Efendi çok özel bir yere sahiptir. Bu zat, doktora tezleriyle ortaya konulsa revadır, sezâdır. Çünkü Darulfünûn mütehassıslarındandır, yani eski İstanbul Üniversitesi ordinaryüs profesörlerinden. Biraderleri Seyyid Taha Efendi de, Şafii fıkhı profesörüymüş. Bütün alim ve veliler cemiyette olgun insanlar meydana getirmek isterler. Abdulhakim Efendi hem ailesine, hem milletine, memleketine, tüm müslümanlara hatta bütün insanlığa faydalı eserler vermiştir. Van’ın Başkale kazasından İstanbul’a gelmiştir. İslamiyet’in köklerini ortaya çıkarmıştır. Ehl-i Sünnet itikadını ortaya koymuştur. Tarihi ve ilmi şahsiyetlerimizi doğru usullerle öğrenmemiz şarttır. Dinin sahibi Allah’tır. 30-40 sene zarfında sahabiler milyonlarca km2’yi fethetmişler. Amerikalı yazar Prof. Dr. Lothrop Stoddard İslam Aleminin Bugünkü Hâli adlı kitabında diyor ki, “Dünyanın en mühim hadisesi, çölden çıkan bir avuç insanın 30 sene gibi çok kısa bir zaman zarfında dünyanın yarısına hakim olmalarıdır”. İki devlet, biri Sasanî İmparatorluğu, bin yıl sürdü. Bizans İmparatorluğu yine öyle. O çölü bu iki imparatorluk işgale bile layık görmemişler. Kur’an, peygamberimizin ümmetinin “en hayırlı ümmet” olduğunu söylüyor. Dünya benzerini görmedi, görmeyecek.

 

 

“Fıkıh, Akaid, Tasavvuf Öğrenmek Farzdır”

 

 

Hadis, fıkıh, tasavvuf... Özellikle bu alanda uyandırılan şüphe ve tereddütler dikkat çekiyor. Müslüman nesiller kalbini ve kafasını nasıl korumalı?

 

Bakın, ben birkaç sene önce Somali’ye gittim. Ehl-i Sünnet Alimleri toplantısı düzenlenmişti. Orada, moderatör herkese 20 dakika tahsis ettiği halde bana, “Makarr-ı Saltanat-ı Aliyye-i Osmaniyye’den geliyorum” diye ilk gün 1 buçuk saat, ikinci gün 1 saat süre verdiler. Dedim ki “efendim, ben beynelmilel çapta birçok sempozyuma katıldım. Oturum başkanlığı yaptım, tebliğ sundum, müzakerecilik yaptım. Yani herkes eşit konuşur. Diğer misafirlerin hasedine sebep olmasın deyince “hocam sizin özel yeriniz var” dediler. İkinci gün, Arapça olarak bir soru-cevap faslı açabilir miyiz diye konuştuk. Peki dedim. Biri çıktı sordu, “tasavvuf hakkındaki görüşünüz nedir, bid’at midir değil midir?” Dedim ki, Tasavvuf kelimesi sonradan çıkmış bir kavramdır. “Tezkiyet’ün-Nefs”, nefsi tezkiye ve Tasfiyet’ür-Ruh, ruhun tasfiyesi adıyla İslam’ın başlangıcından beri vardır. Ayrıca takva, zühd, ver’a ismiyle literatürde mevcuttur. Peygamberimiz ashab-ı kiram bu halleri yaşamışlardır. Peygamberimiz Sevr mağarasında, “Allah’ın kalbime akıttığı ilahî feyzleri ben de Ebî Bekr Sıddık’ın kalbine akıttım” buyuruyor. Peygamberimizin üç mühim vazifesi vardı. Bir; şeriatin tebliği, iki; devlet başkanlığı, üç; istidatların kalplerine ilahi feyzleri akıtma işi... Ayette “yuallimuhum, yüzekkîhim” buyuruluyor. Onları tezkiye eder. Ne demek? Kalplerini arındırır, yüksek derecelere kavuşturur.

 

İçe dönük haller?..

 

Evet, içe dönük. Ben, İmam Suyutî Hazretlerinin “İtmâmu’d-Diraye li-Kurra-in Nukâye isimli eserinden de bir nakil yaptım orada. Buyuruluyor ki, “İlimler “aklî” ve “naklî ilimler” diye ikiye ayrılır. Naklî ilimlerin öğrenilmesinde aklî ilimler faydalı olduğu için bunların öğrenilmesi farz-ı kifayedir. Naklî ilimler ikiye ayrılır. Bir, alet ilimleri, ikincisi yüksek din ilimleri. Alet ilimlerinin öğrenilmesi de farz-ı kifayedir. Yüksek din ilimleri sekizdir; Tefsir, Usul-ü Tefsir, Hadis, Usulü Hadis, Fıkıh, Usul-ü Fıkıh, Akaid, Tasavvuf. Bunlardan ilk beşi öğrenilmesi, farz-ı kifaye... Ama bunlardan Fıkıh, Akaid, Tasavvuf ise farz-ı ayndır. Hatta İmam-ı Suyuti diyor ki, nasıl bedenin ıslahı için tıb ilmi lazımsa, ruhun salahı, kurtuluşu için de tasavvuf lazımdır diyor. Bunu şöyle anlamamız lazım. Tasavvuf ilmine “ahlâk ilmi” de derler. Mesela riya, ucub, kibir, bunlar ne akaidde anlatılır ne de fıkıhta anlatılır. Bunlar tasavvuf ilminin dalları, mevzuudur. Tasavvuf ilmi olmazsa başımıza ne geldiğini, halimize ne olduğunu nasıl bileceğiz? Onun için tasavvuf ilminde Feridüddin-i Attar, Tezkiret’ül Evliya diye bir kitap yazmış. Mevlana Abdurrahman Camî, Nefehat’ül-Üns min Hazerati’l Kus diye bir eser yazmış. Ali bin Hüseyin Kaşifî, Reşahat Ayne’l Hayat’ı yazmış. Arapçası, Farsçası var.

 

Üstad Necip Fazıl’ın sadeleştirdiği?

 

Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek de sadeleştirdi. Yine İmam Rabbani Hazretleri’nin Mektubat-ı Rabbani adlı eseri. Mahdum Muhammed Masum Farukî’nin Mektubat-ı Masumiye’si, Seyyid Abdullah Dehlevî’nin Mekâtib-i Şerife’si, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin Mesnevi-i Şerif’i daha pek çok eser...

 

 

Mesnevi’yi Anlamak

 

 

Mevlana Hazretlerinin Mesnevi-i Şerif’i hakkında türlü iddialar ortaya atılmaya devam ediyor. Mevlana Hazretlerine ve eserine nasıl bakmalıyız?

 

Efendim, Seyyid Abdullah Dehlevî diye, Mevlana Halid Bağdadî Hazretlerinin hocası var. Delhi’de medfun. Seyyid Mazhar’ul Can Cihan Hazretlerinin talebesi, çok büyük bir âlim. Bu zat diyor ki, “Üç kitap eşsizdir. Kur’an-ı Kerim, Buhari-i Şerif, Mesnevi-i Şerif.” Seyyid Abdulhakîm Efendi bu sözü açıklarken, “Mesnevî bidayet yolunu bildirmekte eşsizdir ama nübüvvet yolunu bildirmekte İmam Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ı eşsizdir. Allah’ın kitabından, hadisleri ihtiva eden kitaplardan sonra kitapların en üstünü İmam Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ıdır.” buyuruyor. Mevlana Hazretleri hakkında hâşâ mason diyenler, “Moğol casusu” diyenler çıktı. Konya’da bir profesör öyle demişti de, talebeleriyle haber göndermiştim. Dedim ki, “Mevlana Hazretleri hangi Selçuklu büyükleriyle görüşmüş, hangi sırları onlardan öğrenmiş, Moğollar’a hangi sırları satmış, kaç para almış, o para ile ne yapmış? Bir açıklasın? Yahu bu zatlar devlet adamlarıyla hemhal olmayan kişiler. Kimden ne sır alacaklar? İnsan biraz akıllı olur” dedim. Kuleli Askeri Lisesi’nde Edip Can diye biri vardı. Konya’da düzenlenen uluslararası bir Mevlana sempozyumunda çıktı; 90 yaşlarındaydı. “Mevlana Hazretlerine mason diyorlar! Hâşâ o mason değildir!” diye o tiz sesiyle üç defa bağırdı ki... Mevlana Hazretleri ve bu zatı bize şefaatçi eyle dedim. Mesnevihân’dı kendisi. Biz şuna bakarız; “her kesî, ez zann-ı hôd şod diyar-ı men, ez derûn-i men necust esrar-i men”.. Yani “herkes bana kendi zannına göre dost oldu. Hiç kimse derunumdan esrarımdan sormadı” buyuruyor Mevlana Hazretleri. Biz soralım efendim. “Men bende-i kur’an em, eger cândâr em. Men hakire-i Muhammed muhtârem.” diye başlayan bir rubaisi var. “Ben hayatta olduğum müddetçe Kur’an’ın kölesiyim. M......d (as)ın ayağının tozuyum” buyuruyor. Devamında, “Kim benden bundan başka bir söz naklederse, ben o sözden de o sözü nakleden de bîzârım” buyuruyor. Mevlana Hazretleri Mesnevi’nin en başında “Ney’den dinle, bak ne hikâye ediyor? Sana nasıl ayrılıklardan şikâyet ediyor?” Buradaki “ney”i, çalgı aleti zannetmişler; birileri çıkıyor, kendi etrafında dönüp duruyor. Mevlana Hazretleri asla def-dümbelek çalmamış, çaldırmamıştır. Dans, raks etmemiş, dönmemiştir. Ankara valisi Abidin Paşa’nın Mesnevi-i Şerif şerhi var. Orada bu “ney”in mecazî bir ifade olduğunu belirtiyor. Hani divan edebiyatımızda “mey” var ya? Oradaki “mey”, içki değil ama Osmanlı düşmanları, “sultanları kafa çeker, içerlerdi” diyorlar; hâşâ! Abidin Paşa da “ney”i tanımlarken “insan-ı kâmil” olarak ifade ediyor. Nasıl ki, “ney”in içi boşsa ve üfleyenin iradesiyle ses çıkarıyorsa, “insan-ı kâmil” de bozuk fikirlerden, vesveselerden arınmış, Allah ve Resulü’nün emir ve yasakları doğrultusunda hareket eden insandır diyor. Biz de vaktiyle Mesnevi-i Şerif’ten istifade ettik. Mevlana Hazretleriyle ilgili etkinliklerde bulundum, konuştum, anlattım. Konya’dayken rahmetli Prof. Dr. Orhan Karmış, ben, bir de Yrd. Doç. Selahattin Hidayetoğlu bey, İngilizce Mevlana Hazretlerinin tanıtım kitabını hazırladık ve Konya’ya gelen belki yüz binlerce yabancıya dağıtıldı.

 

Bir ifadeyi içinde bulunduğu mevzudan ve bağlamından kopararak tartışmaya açarsanız hata olur, yanlış anlaşılır. Bakın; Muhyiddin-i İbni Arabî Hazretlerine de çok dil uzatıldı. Öncelikle bu şahsiyetler hakkında dikkatli olmak lazım. Gerçekten böyle bir şey söylenmiş mi? İkincisi, bu büyüklerin çok özel ıstılah ve kavramları var. Ne kastetmişler? Anlamak lazım. Tasavvuf ıstılahları dışında o büyüklere özel ıstılahlar var, bunları bilmek lazım. Bir de, doğru tercüme edilmiş mi? Hatta İmam-ı Rabbani Hazretlerinin, tasavvuf erbabından -Hallac-ı Mansur gibi- şeriata muhalif sözler söylenirse kabul etmeyiz ancak bu büyüklere de dil uzatmayız diyor. Hallac-ı Mansur “ene-l hak” demiş, Beyazıd-ı Bistamî Hazretleri, “sübhanî” demiş. İbn-i Arabi Hazretleri vahdet-i vücudu anlatmış; kendilerini yok sayıp Allah’tan başkası yoktur inancında “fena makamı” dediğimiz makamda konuşmuşlar. İmam-ı Rabbanî Hazretleri de buna mukabil vahdet-i şuhud ölçülerini getirmiş. Öğrenmesi farz-ı ayn olan kıymetli akaid, fıkıh ve tasavvuf eserlerini okumak lazım.

 

Aylık Dergisi 169. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ehl-i Sünnet İslam’ın Kendisidir, ehli sünnet nedir,
Yorumlar
Haber Yazılımı