Haber Detayı
15 Haziran 2020 - Pazartesi 11:45
 
Rüyada Bir Gün - Zeynel Abidin Danalıoğlu
“Şehir, insanlık tarihinde en güzel buluşlardan biridir, fakat onu esas gayesinden uzaklaştıran da yine biziz. Pekâlâ, şehirde de sade bir hayat sürmek mümkün, fakat işte insan…” Doktor burada derin bir iç geçirdi ve gözleri ile gülümsedi. “Gerçekler için savaşmak zordur, fakat zor olan savaşmak değil, insanları o gerçeğe inandırmaktır.”
Edebiyat Haberi
Rüyada Bir Gün - Zeynel Abidin Danalıoğlu

“Gün Ortasında Kâbus”tan devamla...

 

Parktaki yaşlı adamın yüzü aklımdan çıkmıyordu. Arkama bile bakmadan oradan kaçmıştım. Nereye gittiğimin bir ehemmiyeti yoktu. Ama dönmemek üzere gittiğimi biliyordum.

 

Kendimi arabaların ve otobüslerin vızır vızır geçtiği bir yolda bulduğumda takatim tükenmek üzereydi ve belalım da peşimden geliyordu.

 

Sabri! Sabri?..”

 

Nihayet, bir korna sesiyle kendime geldim. Yorgun ve bitkindim. Sadece biraz daha kenara çekilerek inatla bana korna çalan sürücüye yol verdim. Yaptığım saçmalığı fark edince durdum. Zaten kaldırımdaydım, hiçbir arabanın geçişine engel olamazdım. Döndüm ve bana korna çalan adama baktım. Bana eliyle işaret ediyordu.

 

“Seni gideceğin yere bırakabilirim.” dedi.

 

Düşünmeden arabasına bindim. Ona hiçbir fırsat vermeden sordum:

 

“Ne tarafa gidiyorsunuz?”

 

“Dalaman.” dedi adam. Hemen karşılık verdim.

 

“Hep Dalaman’a gitmek istemişimdir.” Bu gerçekti. Dalaman’ın o kendine has dinginliğini gazete ve dergi sayfalarında okuduğumda, televizyonda seyrettiğimde o dinginliğin, sakinliğin bana da geçtiğini hissederdim.

 

“Ne iş yapıyorsun?”

 

Tatlı bir yalan söylemek zorunda kaldım.

 

“Öğrenciyim.” Olmadığım da söylenemezdi. Sadece şimdilik okula gitmiyordum.

 

“Ya siz?”

 

“Diş doktoruyum.”

 

Dişçileri hiç sevemezdim ve çekinirdim. Ama bu kırklarında şakaklarındaki saçları güzel beyazlamaya başlamış adam hiç de korkulacak biri gibi görünmüyordu. Doktor gözlük takıyordu. Sanki bu gözlük, aksesuar olarak takılmış gibiydi. Ama ona çok yakışmıştı. Bazı insanlar bazı eşyaları aksesuar olarak kullanırlar ve onunla kendilerine bir hava vermeye çalışırlar. Gözlük takarak kendilerine entelektüel bir hava katmaya çalışan ukala tipler gibi. Veya dedem gibi ihtiyacı olmadığı halde baston taşıyanlar vardır. Gerçi bastonu belli bir yaşın üzerindeki kişiler kullanırlar ve bu onlara yakışır da. Fakat bir fular, atkı, gözlük ve şapka ile bunu yapmaya çalışanların kendileri kadar bir havaları vardır ve insanların gözünde daha da itici tipler olurlar.

 

“Önce Balıkesir’e uğrayacağım,” dedi lafı açılmamışken.

 

“Öyle mi,” bu beni heyecanlandırmıştı, “bir defa çocukken gitmiştim,” dedim, “Hâlâ gözümün önünden gitmeyen dağ, tepe ve dere manzaraları var.”

 

“Ne güzel, benim gideceğim yer de Kaz Dağları’na yakın, belki sana tanıdık gelen bir şeyler olur.”

 

Doktor gerçekten de tam bir yol arkadaşı çıkmıştı. Beni sorgulamıyordu. Teybinde klasik müzik ve güzel, eski türkülerden oluşan parçalar çalıyordu. Bir diş doktoruna gitmekten daha iyi bir şey varsa bir diş doktoru ile seyahat etmekti herhalde. Gerçekten iyi bir şey olduğu için söylüyorum bunu. Çok iyi bir adamdı.

 

“Daha önce hiç böyle bir şey yapmadım.” dedi.

 

“Nedir o?”

 

“Daha önce yabancı bir kimseyi arabama almamıştım.”

 

“Ne tesadüf, ben de daha önce yabancı birinin arabasına hiç binmemiştim.”

 

Güzel bir yolculuk oluyordu. Bursa’da durup yemek yedik. Doktor bana iskender kebabı ısmarladı. Böyle lezzetlisini yememiştim. Yemekten sonra memleketinde bu yemeği yemek gibi bir niyetim olduğunu hatırladım. Herhalde oradan kaçmak ve tanıdığım her şeyden uzaklaşmak bana iyi gelmişti. Parkta başıma gelen felaketi saymazsak günüm fevkalade güzel geçiyordu. Benim için uzun süredir gerçekleştirmek istediğim şeyler birer birer gerçekleşiyor gibiydi. Hastalığa tutulduktan sonra hayattan çok büyük beklentilerim kalmamıştı. Amansız bir hastalığın pençesindeki bir insanın basit istekleri gibiydi benimkiler. Biz batıya doğru gittikçe güneş de bize yaklaşıyor gibiydi. Hava o kadar güzelleşmişti ki, sabah beni kendisinden bezdiren o soğukla hiç alakası kalmamıştı. Pencereyi açtım. Çocukluğumda arabanın arka koltuğunda otururken elimi pencereden çıkarır, bir yunusun denizin üstünde dalıp çıkması gibi elimi rüzgârda dalgalandırırdım. Şimdi de rüzgârın elimi okşayışları arasında aynı şeyi yapmak çok hoşuma gitmişti.

 

Kaz Dağları’na yaklaştığımızı, temiz havanın nefesime bir ferahlık kattığını hissedebiliyordum. Bedenim ve ruhumda bir tazelik ve yenilenme yaşıyordum. Sanki o kâbus dolu günlerim uzak bir hatıra gibi geliyordu artık. Arkamda neler bıraktığım, beni merak edip etmeyecekleri, hatta dedemin ne tepki vereceği gözümün önüne gelince yüzümde müstehzi bir tebessüm bile oluşuyordu. Dedemin umurunda bile olmazdı muhtemelen. Dedem sert bir adam olabilirdi, fakat bazı şeylerin erkek adam işi olduğuna ve olacak olanın olması gerektiğine inanırdı. Hatta bu davranışımı pek yerinde bulabilirdi.

 

Doktor ismimi sordu.

 

Sabri.”

“Benim ismim de Yakub.”

 

“Dedemin ismi. Hatta şöyle biraz hayalimi oynatacak olsam dedemin gençliğine benziyorsunuz, diyebilirim.”

 

“Öyle mi, beni hâlâ genç olarak görmen de güzel.” diyerek karşılık verdi.

 

Tabii ona dedemin daha şeker bir hâli gibisiniz, demedim. Aile işlerini yabancılara açmanın yeri değildi. Doktor Balıkesir’de bir ahbabından küçük bir paket aldı. Bir emanetti herhalde. Etrafına bu kadar müsbet tesir bırakan başka birini tanımış mıydım, diye düşündüm. Her hâli ile çevresini aydınlatan ve karşısındakine tesir eden biriydi. Trafiğin olmadığı yollarda, dağlar, tepeler ve ağaçlar arasında yolculuk etmek insana hastayken verilen bir ilaçtan bile daha iyi geliyordu. İnsan bazı şeyleri kıyas ederken hayatının dönüm noktası olan şeyi esas alarak kıyas yapar hep. Herhalde benim için de bu dönüm noktası geçirdiğim hastalıktı. Veya bazılarının hastalık dedikleri şey.

 

Sabri! Sabri?”

“Hay senin Sabri’ne…”

“Bir şey mi dedin.”

 

Gafil avlanmıştım. Bazen kendimi tutamıyordum. Bir noktada cevab vermezseniz sesler daha da çoğalıyordu.

 

“Kendi kendime söyleniyordum.”

 

Doktor hiç üstelemedi. Sadece tebessüm ederek baktı bana. Ne kadar keyifle araba sürüyordu. Uzun süredir hasret kaldığı bir yere veya kişilere doğru yolculuk yapan biri gibiydi.

 

“Dalaman’da aileniz mi var?”

 

“Hayatım, hatıralarım ve hayallerim var.” dedi

 

Geriye ne kalmıştı ki? İnsana başka ne lazım, tabii ya, bir de bunları var edecek inanç lazım. Ona baktım ve evet tam da inanmanın adamı, ben de öyle olabilseydim keşke, dedim kendi kendime. Oysa ben o kadar yaralıydım ki, benim için hatıralar acı, hayat çekilmez ve güzel hayaller çok uzaktı.

 

Kendimi hep böyle bir yolculuk yaparken hayal ederdim. Ama otobüsle veya trenle olurdu bu yolculuk. Uzun ve derin bir sessizliği olan bir seyahatti bu. Ben bir fanus içindeymiş gibi pencerenin arkasından hiçbiri birbirine benzemeyen dağlar, ovalar ve ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi sürüp giden ormanlar arasından geçip giderken yine hayallere dalardım, hayal içinde hayal, bitmeyen bir hayal girdabı. Hayat gibi biraz. Benim en çok dünyanın güzelliklerine en az insanlara hayranlığım var. Kolay olanı seçtim bir yerde. Herkes için zorluk dereceleri farklıdır. İnsanı sevmek çok zor. Katlanılmaz bir aynaya bakmak gibi, insanla muhatab olmak. Sanki yalanım yüzüme vuruluyormuş gibi hissediyorum insanlarla muhatab olurken.  Fakat bundan kaçış yok. Yüzleşmeden yaşamak yok. Kim ne ile itham ediyorsa başkalarını, onunla yargılanır. İnsanın dünyada en zor elde edeceği şey adil olmaktır ve gerçekten adil olmak isteyen biri, yargılamaya önce kendinden başlar.

 

Sabriiiiiii!!!”

 

“Hay ben senin…” Neyse ki bu defa dudaklarımı ısırarak sesimi doktora duyurmadan geçiştirebildim. Aslında arkadaşımın sesi artık uzaktan geliyor, ama yine de geliyor işte. Bir insan zihninde böyle bir sesle yaşayamaz, fakat bir de fikirler var, bize her daim yapışık olan ve zihnimizden nehir gibi, devamlı akan fikirler. Düşünmek insanın en büyük gücü ve aynı zamanda onu çıldırtan şey.

 

Bir büyücü insanın önce avcı toplayıcı olduğunu, sonra tarımla uğraştığını, nihayet yazıyı ve dinleri icad ettiğini, en sonunda da düşünmeye başlayarak bilimin o sarsılmaz imparatorluğunu keşfedip bütün o safsatalar dönemini geride bıraktığını söyler. İyi de insan hangi devirde düşünmeye başlamış? İnanmadan bilmek kadar büyük bir safsata var mı acaba? Duyduğum en büyük safsata buydu, fakat büyücü hemen bütün insanlığı buna inandırmayı başarmış. Oysa eğer inanmak olmasaydı insan düşündüğüne de inanmadan nasıl yaşayabilirdi?

 

Modern zamanın en büyük büyücüleri bilim adamları olmalı. Neredeyse bütün normları onlar belirliyor ve onların dediklerinin aksine söz söyleyenlerin hepsi akıl dışında hareket etmekle suçlanıyor. Benim doktorlarım da biraz öyleydi sanırım. Önce icad ettikleri bir takım hastalıklara bakıyor ve karşılarına gelen insanların bu hastalıklardan hangisine uyduğuna karar veriyorlardı.  Ben de bunlardan birinin sınıflaması içine girmiş olmalıydım. Onların belirlediği umumi normlara uymuyordum. O halde toplum dışı kalmalıydım. Bunu ilk başlarda dert edinmiş olsam da, bu duruma çabuk uyum sağlamıştım. Ve işte uzun süre sonra dışarıdaydım, fakat yine de onların belirlediği hayatın kaidelerine uymaya niyetim yoktu.

 

Müthiş bir yalnızlıktı benim htiğim şey. Herkesle beraber olabilir ama aynı şeyleri hissedemezsiniz. Ben bunu fark ettiğimde mücadele etmeyi bırakmıştım. Anormal olan nasıl ben oluyordum? Etrafımdakilerin ve doktorların anlamak istemedikleri şey buydu. Onlar buna bunalım diyorlardı ve ben onlara tepki gösterince beni hasta ilan ediyorlardı. Ya benimle aynı şeyi yaşayan, fakat pekâlâ hiçbir şey yokmuş gibi davranan insanlar?.. O his birdenbire geliyor. Kendinizi hemen müdafaa hattına çekerek insanları anlamaya çalışıyorsunuz, işte tam da o noktada her şey karışıyor, çünkü insanları anlamaya çalışmak bütün bir hayatın sırrını çözmek gibi. Ben de kafamla uyuşacak bir arkadaş bir dost aramak yerine, kalbimle uyuşacak birini aramaya başlamıştım. Evet, şimdi anlıyorum… Kayış orada kopmuştu!

 

Nereye gidiyorsun?”

 

“Dalaman.” dedim tabii bir şekilde. Doktor da tabii olarak karşılık verdi:

 

“Evet, Dalaman güzel bir yerdir. Görünce hemen hayran olduğun yerler vardır, Dalaman da öyle bir yer.”

 

Doktorun bunları söylemesine gerek yoktu, zira ben Dalaman’ı görmeden de hayran olmuştum.

 

Uzak bir yere gidiyordum tanıdığım ve beni tanıyan herkesten uzağa gidiyordum. Bazıları buna çok üzülecekti, belki dedem hariç! Fakat bu dünyada hiç kimsenin kalbini kırmadan yaşamanın bir yolu yok! Ve de böyle devam edecektim. Yine de gittiğim belirsizlik beni huzursuz etmiyordu. Bu yolculuğu dönüşü olmayan bir yol bir yol olarak görmüyordum. Herkesin şöyle veya böyle bir ümidi vardır, benim de bir gün bütün bu sıkıntılardan kurtulacağıma dair ümidim vardı.

 

Doktor Balıkesir’den alması gereken emaneti aldıktan sonra direksiyonu Dalaman’a kırdı. Uzun yol seyahati kadar güzel bir şey var mı acaba? Kendimi ruhi değişim geçiriyor başka bir dünyaya giriyormuş gibi hissediyordum. Bu dünyanın benim gerçekten arzuladığım dünya olduğunu hissediyordum. İnsanların “insan” gibi davrandığı bir dünya. Bu arada doktorun yüzüne baktım ve o ân fark ettim ki, bende ruhi bir saplantı olan insanların davranışlarına takılma ve onları tenkid etme huyum doktorda depreşmemişti.

 

Bazı insanların kin, nefretleri, pislikleri içlerinde gizlidir. Dışa karşı hiçbir zaman hiçbir şey belli etmezler, bütün hayatlarını da böyle yaşarlar. Sadece bazı zamanlarda onlarla konuşurken dillerinin altında, kelimelerin arasında gerçek benliklerini görürsünüz. Doktorda bunlar yoktu. Yüzüne bakınca onda insanı teskin eden bir huzur görüyordum. Veyahut bende bir şeyler değişiyordu artık.

 

Sabri? Sabriiii…”

 

Tabii değiştiremeyeceğimiz şeyler de vardır. Doktor arabayı yavaşlattı ve sağa yanaştı. Baktım tam karşımda “Tarladan, kilo 2,5 tl” yazılı bir karton duruyor. Ve yanında kasa kasa domatesler.  Tuhaf bir tebessüm yayıldı yüzüme, hiç böylesini görmüş müydün, dedim kendime. Doktor da sordu:

 

“Hiç tarladan taze, el değmemiş, domates yemiş miydin?”

 

Yememiştim. Arabadan indim. Elbette arada birinin elleri değmişti domatese, kendi kendilerine kasalara “ileri marş!” diyerek girdiklerini zannetmiyordum. Takılma! Doktorun kastettiği de bu değildi, elbette. Sıcakkanlı satıcı teyze ile bir süre sohbet etti doktor. Böyle güzel bir manzaranın içinde kaybolmak arzusu duydum. Her şeyi bütün zerrelerinizle htiğiniz, ama onları kelimelere dökmek istemediğiniz bir vaziyet bu. Sadece yaşamanın tadı!

 

Arabaya bindik. Doktorun güzel tebessümü benim yüzüme de bulaşmıştı.

 

“Şehrin sahte büyüsü yerine böyle sade ve sakin yaşama gerçeğini insanlar niçin elleriyle bir kenara itiyorlar? Eminim o insanlar hissederek yaşıyorlar. Büyük bir gayeleri olmasa da, küçük dertleri büyüterek onların hayatlarının en mühim meselesi haline getirmiyorlar, öyle değil mi?”

 

Doktor gözlerini yoldan ayırmış da ufka bakıyormuş gibi uzaklara dalarak,

 

“Şehir, insanlık tarihinde en güzel buluşlardan biridir, fakat onu esas gayesinden uzaklaştıran da yine biziz. Pekâlâ, şehirde de sade bir hayat sürmek mümkün, fakat işte insan…” Doktor burada derin bir iç geçirdi ve gözleri ile gülümsedi. “Gerçekler için savaşmak zordur, fakat zor olan savaşmak değil, insanları o gerçeğe inandırmaktır.”

 

Doğrusu böyle bir cevab beklemiyordum. Ne kadar sade ifade etmişti ve tam da benim aklımdan geçenler bunlardı.

 

Yılankavi uzayıp giden yollar bitmesin istiyordum. Sonsuz bir yolculuk gerekli benim için. Özellikle bütün hayatlarını dünya ile sınırlayarak şekillendiren ve kuran insanların hayatı böyle sonsuzmuş gibi gördüklerine şahid olmuştum. Ne kadar naif bir düşünme şekli.

 

Aslında meselelerimiz tamamen ruhi, fakat biz çareyi maddi sebeblerde arıyoruz. Ve insanlar bunu anlamamakta direniyor. Bütün sıkıntılar da bu yüzden çıkıyor.

 

“Dalaman’a yaklaşıyoruz!” dedi doktor.

 

Varılacak yere gelindiğinde insanda bir sürur ve neşe olur, fakat benim yüreğime birden bir ağırlık çöktü. Oyuncağımı elimden almışlardı sanki.

 

“Sabriiii!”

 

Seni de dinlemek isterdim adam akıllı, nedir benden istediğin, insan içinde olmuyor işte, güzelim.

 

“Aç ağzını Sabri, haydi bakalım, inat etme!”

 

Yorgun, ama mutluydum, yorgun ama kararlı, sonuna kadar mücadele etmiştim. Sonunda bir perde açmıştım, perdenin arkasına bakmayı başarmıştım. Yorgun, ama mutluydum.  

 

“Ne kadardır ilaçlarını almıyormuş?”

 

Beyazlar içindeki kadın ve adama baktım, mahmur gözlerimle. Kadın üzgün gibiydi. Benim hâlime mi üzülmüştü, bilmiyorum, ama o hâli ile de bana güzel gelmişti.  Elinde küçük bir kutucuk ve içinde birkaç hap vardı. Hapları tutan eli tekrar bana doğru uzandı.

 

“İlaçlarını alman lazım, Sabri. Bu senin iyiliğin için.”

 

Doktor ve hemşirenin elbiselerinden daha beyaz olan tavana baktım, hemen sonra başımı doktora çevirdim:

 

“Dalaman’a daha gelmedik mi doktor?”

 

Aylık Dergisi 188. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Rüyada, Bir, Gün, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı