Haber Detayı
06 Aralık 2020 - Pazar 12:26
 
Said Alpsoy: Genekurmay Arşivine Taşınan Belgelerin Açıklanması Lazım
Said Alpsoy: İngiliz arşivleri hâlihazırda Türkiye-İngiltere arasındaki siyasî ilişkilerin gereği olarak kapalı tutuluyor. Bu ilişkiler ilerde bir şekilde radikal bir değişim yaşarsa ve arşivler eksiksiz, sansürsüz bir şekilde açılırsa asıl bomba o zaman patlar.
Söyleşi Haberi
Said Alpsoy: Genekurmay Arşivine Taşınan Belgelerin Açıklanması Lazım

Türkiye’de 1922-1938 yılları arasında gerçekte nelerin yaşandığı noktasında ne yazık ki yerli kaynaklar son derece suskun; yurtdışı kaynaklarda durum nasıl?

 

Sözünü ettiğimiz döneme ait, büyük Batılı devletlerin basın arşivleri keşke taranabilse! Ben tesadüfi olarak çok sansasyonel bilgiler olduğunu tespit ettim. Örnek veriyorum; 1924’de bir Kanada gazetesinde bir haber: “Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa’ya suikast yapıldı, eşi Latife hanım hafif yaralandı.” şeklinde, yani o sırada Türkiye’de yaşanmış olan bir olayla ilgili detaylar var. Fakat bahsettiğim gazetedeki haberin detayları Türkiye’de ne o gün, ne de daha sonra meydana çıkmadı. Mesela, üst düzey siyasî zevatın, özel hayatlarıyla ilgili, cinsel konulara varıncaya kadar bir sürü haberler çıkıyor. Sonra mahkemelik oluyorlar, devlet başkanları arasında resmî özür mektupları gönderiliyor: “Bizim gazetemizde çıkan bu tür haberlerden ötürü özür dileriz.” diyorlar. Bunların bir kısmı, bugün için bile gündeme gelemez zaten. Çünkü kesin içeri girersiniz.

 

Peki, dile getirilmesi daha az sakıncalı olabilecek türden bir örnek verebilir misiniz?

 

Mesela Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhuriyet dönemine ait günlükleri kayıp... Şu hususu yakın zamanda tespit ettim: 1930’larda Japon istihbaratı ile Sovyetler’e karşı Türkiye Genelkurmayı’nın özel bağlantısı var, özellikle de Mareşal Fevzi Çakmak’ın... Yani bir Turan devleti kurmaya yönelik, Japonlarla birlikte Sovyetler’e saldırıp, Sovyetleri paylaşmaya yönelik birtakım işaretler. Tabiî bu ütopik bir proje, fakat tarihçilerin bile hala farkında olamadığı bir dosya. 

 

Peki bunlar devlet arşivlerinde yok mu?

 

Vardır, fazlasıyla hem de…

 

Nerede bu arşivler?

 

Bu arşivlerin bir kısmı Genelkurmay’dadır, bir kısmı Cumhurbaşkanlığı Arşivleri’ndeydi. 

 

“Nerede bu arşivler?” sualinden kastımız da aslında Kenan Evren tarafından Cumhurbaşkanlığı arşivinden Genelkurmay arşivine taşıyan 1922-1938 tarihli belgeler...

 

Kenan Evren bir Pazar günü, Çankaya’nın bahçesine söz konusu arşivi çıkartıyor ve kendi gözetiminde arşivdeki belgelerin bir kısmını yaktırıyor. Daha sonraki senelerde bu olay gündeme getirildiğinde de, tasdik ediyor böyle bir şey yaptığını. Gazeteciler sorunca, savunması da aynen şöyle, “Atatürk’ün hiç kimseyi ilgilendirmeyen, özel-mahrem hayatına ait ‘lüzumsuz’ şeylerdi onlar” diyor. Bu aslında onun akıl ve anlayış düzeyini ispat eden bir cümledir… Oradan Genelkurmay’ın ATASE arşivine gönderilmiş olan belgeler de var, sanıyorum onlar biraz daha siyasî nitelikli şeylerdir. O “hiç kimseyi ilgilendirmeyen mahrem şeyler” dediği de, ağırlıklı olarak cinsel konularla ilgilidir. Çok belge yaktırılmış... Atatürk öldükten sonra imha edilen dosyalar da var. İsmet İnönü’nün Hatıraları’nın ikinci cildinde İsmet Paşa’nın belgelerle alâkalı bir savunma yaptığını görüyoruz mesela...

 

Daha başka?

 

Örneğin, Mustafa Kemal’in ölümüyle ilgili çok ciddi “sırlar” var. Bunlar iki kısma ayrılıyor. Birinci kısım, “kasten yanlış ilaç verildi, zehirlendi” gibi iddialar. Fakat bu iddiaların, en azından şimdilik, somut ve ciddi bir kaynağı/dayanağı yok. İkinci kısım ise, Atatürk’ün ölümünün sansasyonel boyutudur. Bu, tamamen ayrı bir dosyadır. Atatürk’ün tedavisinde yer alan üç doktordan bir tanesi, bir ay kadar sonra yeni Cumhurbaşkanı İnönü’ye: “Paşam psikolojik olarak çok yıprandım, bir Avrupa seyahatine gitmek istiyorum.” diyor, 1938’in sonlarında… İnönü de ona: “Ağzını sıkı tutmak şartıyla gidebilirsin” diyor. Bugünkü Mim Kemal Öke’nin dedesi Mim Kemal Öke zamanın meşhur doktoru, Türkiye’nin 33. dereceden masonlarından... Atatürk’ün tedavisinde rol almış. Dede Öke’nin 1940’ların sonlarında Heybeli ya da Büyükada’daki köşkü, iki sefer hırsızlık süsü verilerek o zamanki Millî Emniyet ajanları tarafından elden geçiriliyor. Hatıra defterleri, belgeler vesaire toplanıyor. 

 

Mim Kemal Öke’nin mi?

 

Tabiî. Mesela Nihat Reşat Belger isminde ordinaryüs profesör titri olan bir tıp doktoru var. Resmî müdavi doktorlardan, tedavide bizzat yer alan birisi yani. Rahmetli Menderes’in 1950’de birinci kabinesinde kısa süre de olsa Sağlık Bakanlığı yapmış, meşhur bir isim... Bu ordinaryüsün İngiliz istihbaratında görevli olduğu Rıfat Bali’nin bir kitabında resmî belgeyle ifşa edilmiştir. Reşat Belger, resmî belgeyle ispatlı bir İngiliz ajanı! 1970’lerde Atatürk’ün hastalığı ve ölümüyle ilgili kitap hazırlayan başka birisi, Sağlık Bakanlığı’na müracaat ediyor: “Bana arşivi açın, bu konuda çalışmak istiyorum.” diyor. Sağlık Bakanlığı, “Atatürk’ün hastalığı ve vefatıyla ilgili arşivimizde hiçbir belge bulunamamıştır.” diye cevap veriyor. Hastalık sürecinde Dolmabahçe’de Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafını çekmiş bulunan bir şahsın 1970’lerde arşivi yanıyor. Bunların hepsini bir araya getirip baktığınızda, tesadüfe mâl edemeyeceğiniz şekilde hâdiseler yaşanmıştır. Doğrudan bu işte önemli rol almış herkesin ya kulağı çekilmiş, ya arşivi yakılmış yahut da evine “hırsız” girmiş. Bir şekilde elekten geçirilmişler. 

 

Türkiye’de arşivlerin akıbetini söyledik. Peki ya İngilizler arşivlerini açarsa ne olacak, Lozan vesair meselelerdeki pislikler ortaya saçılmayacak mı? Bunu da düşünemiyorlar mı?

 

İngiliz arşivleri hâlihazırda Türkiye-İngiltere arasındaki siyasî ilişkilerin gereği olarak kapalı tutuluyor. Bu ilişkiler ilerde bir şekilde radikal bir değişim yaşarsa ve arşivler eksiksiz, sansürsüz bir şekilde açılırsa asıl bomba o zaman patlar. 

 

Fakat İngiltere’ye kadar gitmek de şart değil! Türkiye’de açık satılan pek çok yayın var ki satır aralarına dikkat edilirse çarpıcı şeyler öğrenilebilir. Mesela Muammer Bey’in, yani Latife Hanım’ın babasının Atatürk’e mektupları var. Boşandıktan sonra gönderilen mektuplar bunlar. 1925’te ayrılmıştır Latife Hanım ve Atatürk. Mektuplar ise hiç de boşanmış bir kız babasının eski damadına göndereceği cinsten şeyler değil! Canım-balım tadında… Son mektuplarda biraz bu durum değişiyor ve Muammer Bey Atatürk’ü tehdit etmeye başlıyor. Şöyle bir söylemi var, Atatürk’ün eski yaveri ve çok yakın arkadaşı olan Salih Bozok’a hitaben yazılmış ama gerçek muhatap, bizzat Atatürk’ün kendisi. Muammer Bey diyor ki, “herkesi zengin ettiniz, bir tek bizi görmüyorsunuz!” Devletten rantiye istiyor yani; diyor ki “Benim sizden istediğim akçeli işler verilmezse, ben yapacağımı bilirim, her şeyi ortaya dökerim.” Neyi kastediyor? Onu bilemiyoruz ya da bilsek, en azından tahmin etsek bile, söyleyemiyoruz. Neyse, sadede dönersek… Hatta bazı kitaplarda bu mektupların orijinal fotokopileri de mevcut. Hem de Kemalist yayınlarda mevcut. Örneğin, S. Eris Ülger’in “Latife-Gazi Mustafa Kemal” kitabının eklerine bakılabilir. Fakat bunları ele alıp, tarihsel önemini vurgulayarak değerlendiren kimse yok. 

 

Aylık Dergisi 194. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: arşiv, mustafa kemal arşivleri, atatürk,
Yorumlar
Haber Yazılımı