Haber Detayı
09 Mayıs 2014 - Cuma 12:22
 
Sakat Muhakeme - Zıttını Düşünmek- Üzerine
Kültür&Medeniyet Haberi
Sakat Muhakeme - Zıttını Düşünmek- Üzerine

Dünya her açıdan kaos yüklü bir süreçten geçiyor. Madde ve mânâ planında her unsurun içiçe geçmiş bir hüviyete büründüğünü görüyoruz. Hâliyle bu durum bir kafa karışıklığına yol açıyor. Elbette bu kafa karışıklığının giderilmesi de sağlam bir dayanak noktasından yola çıkarak gerçekleştirilecek sağlam bir muhakeme ile mümkündür.

Her yönden karışık olan bu süreçte insanların ve özellikle gençlerin sağa-sola savrulmaması adına gerekli olan “sağlam muhakeme”ye ulaşabilmek adına düşülmemesi gereken bir takım yanlışlıkların varlığından da söz etmek gerekir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, altbaşlığı “Temel Meseleler” olan “Kültür Davamız” adlı eserinin “Sakat Muhakeme” başlıklı ikinci levhasında bu yanlışların ilki olarak “zıttını düşünmek” meselesini işaretliyor. Bu yazımızda “zıttını düşünmek” meselesinden anladığımız kadarını anlatmaya çalışacağız.

Zıt Kavramı

Zıt: Karşıt, ters… Zıt kavramı “oluş”un en temel hakikati; bir varlığın gerek idea, gerekse de nesnel mânâda var olabilmesinin temel kaidesi... Tarih boyunca üzerine en çok fikir üretilen ve muhakeme esası çerçevesinde diyalektiğe açılan kapı... Zıt görünen her varlığın birbirini tamamlaması meselesi...

“Zıt”lar Birbirini Tamamlar

Batı’nın tefekkür dünyasında diyalektik materyalizm bu temel üzerinden inşa edilirken, Doğu’da İslâm diyalektiği “herşey zıttı ile kâimdir” ölçüsünü vurgular. Herşey zıttının var olduğu ölçüde vardır. Hak-bâtıl, siyah-beyaz, uzun-kısa, iyi-kötü...

Bu karşıtlıkları “oluş” gereği bugün fikirde, siyasette, iktisatta, içtimâi hayatta ve nevi sahada görmek kaçınılmazdır.

‘Her şey zıttıyla kâimdir’ hakikatine göre ruhun aksi halindeki varlık (Halk Alemi), bölünebilir ve ölçülebilir olma özelliği ile beraber, oluşun, “Küllî Ruh”un gerçekleşmesi keyfiyeti olmasından hareketle, parçaların inşâsından meydana gelmeyen bir bütündür.Bugün atom fiziğinin de vardığı nokta olarak, herşey; parçaların toplamından daha fazla bir şeydir. O hâlde “varlık” ve “oluş”, insana nisbetle ele alınırken, başta insan olmak üzere hayvan, bitki ve madde gibi, birbirine döndürülemez ve bağlanamaz, birbirine ait sıfatlar ve tavırlarla açıklanamaz kemmiyet ve keyfiyet farklarıyla dereceler içindedir, bir bütün olan varlık, varlık dereceleri halinde…” (1)

Batı tefekkür dünyasında ise Platon’un attığı temel üzerinde zıtlık, diyalektik düşünce üzerine en çok kafa yoran düşünürlerden birisi olan Hegel ise zıt-karşıt üzerine şunu söylemektedir:

Katı ve durağan kabul edilen tüm karşıtlıklar -örneğin sonlu ve sonsuz, tekil ve evrensel- söz gelimi dışsal bir bağlantı yoluyla çelişki içinde değildirler; tersine, doğalarının irdelenmesinin gösterdiği gibi, kendilerinde ve kendileri için geçiştirler; sentez ve içinde görünen özne onların kavramlarının kendisinin yansımasının ürünüdür. Eğer kavramsız irdeleme onların dışsal ilişkilerinde durup kalıyor ve onları yalıtıp katı varsayımlar olarak bırakıyorsa, onların kendilerini göz önünde tutan ruhları olarak onları devindiren ve diyalektiklerini ortaya çıkaran daha çok kavramdır.” (2)

Tarih boyunca ortaya çıkmış ideolojilerin hep birbirlerinin zıtlıkları üzerine tesis edildiğine vetepkisel anlatımlar ile beraber var olma savaşına giriştiğine şahitlik ediyoruz. Her dönemde mevcut olan bu kıyasıya mücadelede, kendi içlerinde zıtlarını barındıran ve zamanla birbirlerine dönüşen düşünceler, galip gelenin adı altında sistemleşmeye ve tahakküm altına girmeye başlamıştır.

Marksizm ve Liberalizm Misâli

Marksizm’in doğuşuna bir göz atarsak;MarksizmMarks ve Engels’in Hegel’in fikirlerini tersine çevirmek suretiyle Liberalizm’in unsurlarının zıttını açığa çıkararak örgüleştirdiği ve aslında mayasını Liberalizm’den alan, onun mayasını tersine çevirerek kendini ortaya koyan fikir sistemidir diyebiliriz. Zıtların bir arada olduğu belirli koşullarda birbirine dönüşeceği varsayımı çerçevesinde mevcut Liberal sistemin zamanla sosyalizme ve oradan komünizme evrileceği varsayılmıştır. Marks, idea ve nesne üzerine fikirler öne sürerken Hegel’den beslenmesine rağmen, tıpkı Liberalizm’in karşısındaSosyalizm’i koyarken kullandığı “hiçliğe mahkûm edici tavır” ile Hegel’in idea ve nesne üzerine kurmuş olduğu diyalektiğin tersini ortaya koymuştur. Hegel nesneleri, ideaların (fikirlerin) bir yansıması olarak tanımlarken; Marks, bu tanımın merkezine maddeyi oturtarak, ideaların (fikirlerin) nesnelerin bir yansıması olduğunu iddia etmiştir. Engels de bu mesele üzerine “Hegeldiyalektiği başaşağı duruyordu, biz onu ters çevirip ayakları üzerine oturttuk” demiştir. 

2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan gerilimden doğan ve ideolojik çatışma şeklinde zuhur edenSoğuk Savaş’ta iki zıt unsurun (Liberalizm-Marksizm) birbiri ile olan güç mücadelesine şahitlik ettik; fakat bu mücadelenin neticesiMarks’ın öngördüğü şekilde sosyalizme evrilmemiş, Kapitalizm zıt unsurları da dönüştürerek bünyesine almak kaydıyla nüfuz alanını daha da genişletmiş ve daha da güçlenerek sisteme hâkim olmuştur. İşin künhüne inmeyi düşünürsek de, aslında Kapitalizmin de Komünizmin de diyalektiği maddenin temeline indirgeyen materyalist düşünce çerçevesinde ortaya çıkan dünya sistemleri olduğunu belirtmemiz gerekir. 

Soğuk Savaş döneminde ABD ve periferinde bulunan kapitalist modelin hâkim olduğu ülkeler ile SSCB ve onun periferinde bulunan sosyalist ülkeler arasında NATO ve Varşova Paktı’nın başat aktörler olarak kullanıldığı bir fikir çatışmasından söz ediyoruz. Bu çatışma ortamının temelleri 2. Dünya Savaşı devam ederken 1945 yılında düzenlenen Yalta Konferansı’ndan İngiltere, ABD ve SSCB’nin mutabakatı ile atılmış, yeni bir dünya düzeni tasavvur edilmiş, hangi ülkelerin kimin periferinde kümeleneceği dahî belirlenmiştir. Kısacası Sosyalizm temelini ve gücünü Liberalizm’den almış, Liberalizm,Sosyalizm sayesinde gücüne güç katmıştır. İki zıt kutup biribirini var etmiştir. Her fikrin varlığını devam ettirebilmesi adına, bir zıtta ihtiyacı olduğu düşüncesi de bu misalle mücessem hâle gelmektedir. Keza SSCB’nin tarihin yapraklarında yerini almasının ardından ABD ve NATO’nun kendisine yeni düşman olarak İslâm’ı alması ve Batı insanının nazarında meşruiyetini ve inanılabilirliğini-güvenilebilirliğini pekiştirmesi de önümüzde duran misallerdendir.

Hâlimiz

Yazımızın başında bahsettiğimiz gibi her şeyin birbirine karıştığı bu süreçte, bütün paradigmaların bir bir iflas ettiğini görüyoruz. Doğu’da da, Batı’da da hakikat arayışının had safhaya ulaştığı bir süreç bu… Yeni bir nesil yetişiyor ve bu nesil arayış içerisinde… Bilhassa Müslüman neslin en büyük problemlerinden birisi de sisteme karşı durmaya çalışırken kullandığı argümanları sağlam temeller üzerinde muhakeme edemiyor oluşu… Böyle olunca da gayeye ulaşmak gittikçe daha çetrefilli bir hâl alıyor.

Kendi iç muhasebemize dönersek içinde bulunduğumuz kültür vasatından bahsetmemek saf dillik olur. Fikir üretmek bir yana, mevcut fikirler üzerinde muhakeme yapabilme kabiliyetimizi bile yitirmiş durumdayız. Okumayan, yazmayan, düşünmeyen, ne maddî ne manevî bir şey üretmeyen, cemiyet meydanına mührünü vuramadan yaşayıp giden -ki buna yaşamak denirse- bir insan sürüsüne dönüşmüş durumdayız. Bir çantanın içinde ne olduğunu öğrenmek için fermuarını açıp bakmak yerine görünüşüne bakarak içinde ne olduğunun hükmünü verip bu hükme körü körüne kendimizi inandıran tarzda bir anlayış ile meselelere yaklaşıyoruz. Bu yaklaşım sığ kalmayı da beraberinde getiriyor. Müslüman olmamız gereği her meseleye “hak ve hakikat” ölçüsünce yaklaşmamız şart iken; “hak ve hakikat”i göz ardı edip hâdiselere sadece bakıyoruz ve sadece bakmakla kalıp, aslolanı göremiyoruz.

Bugün özelde Anadolu’da ve genelde Büyük Doğu coğrafyasında halkların ve devletlerin temel problemleri hep aynı minvalde; bakmak ama görmemek, tetkik etmeden tahlil etmeye kalkmak ve aslında bir fikre sahip olmadan “benim fikrim şu” diye başlayan tekerlemelerle bir ömür sürmek...

Oryantalizm

Oryantalizm kelime mânâsı olarakŞarkiyatçılık, Şarkiyat… Batı’da, Doğu toplumları üzerine yapılan tüm çalışmaların genel adı… Ayrıca, bilhassa 18. yüzyıl sonrasında, önceki dönemlerde Batılı düşünürlerin Doğu hakkındaki övgü içeren düşüncelerine karşılık, Doğu toplumlarını “öteki”leştirici ve Batı karşısında acziyet içerisinde gösterici bir düşünce yapısına da işaret etmektedir. Doğu’da da Oryantalist düşünceye karşı Oksidentalist terimi türemiştir.

Müslüman ve gayrîmüslim Doğu toplumlarını insan statüsünde dahi görmeyen oryantalist Batı düşüncesi, “Batı bilgi-iktidar ilişkisinden hareketle, kendini tanımlamak, sömürgeci niyetlerini haklı göstermek ve bu amacını gerçekleştirmek adına hayalî bir Doğu üretmiştir. ‘Ben ve diğerleri’ ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendisini koyan Batı, Ortaçağ’dan itibaren Doğu kültürleri, medeniyetleri ve inançları etrafında başlattığı şarkiyat çalışmalarıyla kendi Doğu’sunu oluşturmuş, bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkan ve akla gelen bütün olumsuzlukların yüklendiği Doğu imajını günlük hayattan siyasete, sosyal bilimlerden güzel sanatlara kadar hemen hemen hayatın her sahasında kullanıma sokmuştur. Bu bilgiye göre Doğu ile Batı arasında her alanda derin farklılıklar söz konusudur. Batı, aklı ve rasyonel düşünme yeteneği sayesinde insanlığın en ileri aşamasını temsil etmektedir. Aklını kullanma yeteneğinden ve tarihten yoksun, tarihin dışında yaşayan Doğu’nun kendi başına bu gelişmeleri gerçekleştirmesi mümkün değildir” (3) iddiasını ileri sürmüştür.

Yeniden Oryantalize Edici Tepkisel Anlatım

Batı’nın, Doğu toplumlarına bu bakışı karşısında, son ikiyüz yıllık süreç içerisinde gerek iktisadî, gerek siyasî, gerekse de askerî açıdan Batı karşısında kendisini ezilmiş hmeye başlayan Doğu toplumları bu psikolojinin çizmiş olduğu çerçevede bir karşı oluş ile Batı’nın karşısına çıkma yolunu seçmişlerdir. “Zıttını düşünmek” meselesi üzerine en büyük yanlış da bu nokta itibarıyla başlamıştır. Batı, Doğu toplumlarını “öteki”leştirirken biz, Batı dünyasının ortaya koyduğu tezlere, dayanak ve çıkış noktası sağlam olan tezlerle karşılık vermeyerek tepkisel bir anlatım ile yeniden oryantalize edici bir yol seçip aynı yanlış üzerinde ısrarla yürümekteyiz. Farkında olmadan Batı’nın argümanları ile Batı’ya karşı olmaktayız. Karşı olmayı, karşımızdaki düşüncenin söylediğinin tersini söylemekte bulmaktayız. Yani “tepkisel bir anlatım, kendisini ‘öteki’ yapan bir üst-anlatımın dilini kullanır duruma gelmiştir.” (4) Bu tavır ile karşımızdaki fikrin “anti”si olup, onu tersten yaşatan rolüne sahibiz.

Batı’nın Doğu’ya atfettiği insanlık dışı bakış, tarafımızdan yanlış argümanlarla reddedilirken aslında, toplumun unsurları olan şahıslar, gruplar ve cemaatler bu süreçte Batı’nın tezini reddedici tepkisel tavrı takınıp yamanma ve kendi kendisini entegre edici edâyı ortaya koymaktan öte gidememiştir. 

Misal olarak “Kapitalizmin gelişmesine İslâm dininin özelliklerinin engel olduğuna dâir oryantalist iddia karşısında, aslında İslâmın ticarete dayanan bir ekonomiyi meşrulaştırdığı ve dolayısıyla kapitalizme engel bir mahiyet arzetmediği şeklinde yeniden oryantalize edici olan karşı bir iddiaya başvurulmuş; ya da Sosyalizmin ideolojik olarak yükseldiği bir dönemde ‘İslâm Sosyalizmi’ formülüyle aynı  şekilde kendi kendini oryantalize etmeye yönelmiştir.”(5) Oysa ki İslâmî iktisadî model ne Sosyalizm ile ne de Kapitalizmile birlikte anılabilir; en basit ve anlaşılır yönü ile İslâmî iktisadî modelde ne Sosyalizm gibi özel mülkiyete pranga vurucu ve ne de Kapitalizm gibi sermayeyi urlaştırıcı bir tutum söz konusudur.

Modernitenin eşit olmayan hiyerarşik kültür anlayışını parçaladığı veya bunu ortadan kaldırdığı için, post-modern durum kendini farklı sunan her kültürel unsurun ya da kimlik inşasının meşruluğunu içerir. Şüphesiz, bu cemaatçi bir yapılanmayı öngören, hatta teşvik eden bir oluşumla içiçe ilerler. Bir çok cemaat kendi kültürel değerlerini Global Kapitalizmin etkileri doğrultusunda popülarize ederek, mevcut durum içinde kendini varetme, en azından globalleşme unsurları tarafından kabul görme mücadelesine yönelir.” (6)

Hiçliğe Mahkûm Edici Tavır

Yaşadığımız toplumun aydınlarının, dolayısıyla toplumun “tenkit şuuru”nu tam olarak kazanamaması neticesinde ortaya çıkan tepkisel anlatım ile beraber toplum üzerinde bir kırılma gerçekleşmiştir. Çareyi sisteme entegre olmakta bulan, öz değerlerini çöplüğe atarcasına mazide bırakan, hayat gayesinden uzaklaşan ve arkasına dönüp bir kez bakmaktan bile imtina eden bir grubun karşısına; sisteme entegre olmaya karşı çıkan ama, bu karşı oluşu yanlış argümanlarla savunan ve karşısındaki düşünceyi tersten yaşatan rolüne bürünen bir ikinci gürûh ortaya çıkmıştır. Birinci gürûh modernize olurken, bir kısmı da düşman gördüğünün söylediğinin tam tersini söyleyerek şahsiyet kazanma yoluna başvurmuştur. Karşı olmayı yanlış anlayanlar fikir yobazıolmaktan öteye gidememiştir. Karşı olmak, Türkçe’de eylemlerin sonuna eklenen -me,-ma olumsuzluk ekleriyle çekimlenmesi gibi anlaşılmıştır. Bir kelimeye eklenen olumsuzluk eki onu bahsi geçen eylemin tersi yapmaz; aksine hiçliğe mahkum eder. Anadolu’da ve Büyük Doğucoğrafyasında aydınlar, gruplar ve cemaatler ortaya koydukları bu yeniden oryantalize edici tepkisel anlatım ile kendilerini hiçliğe mahkûmetmişlerdir.

Türkiye’de siyasî hâl ve ahvâl mâlum... 12 senedir iktidarda olan Ak Parti de halk nazarında meşruiyetini, 90 yıldır milletin ruh köküne saldıran, Müslümanlara zulmeden CHP veKemalist zihniyeti kendisine düşman belleyerek sağlamıştır. Kemalist sistem içerisindeKemalizm’in zıttı olmak kaidesiyle filizlenmiş ve gücüne güç katmıştır. Bugün CHP’siz Ak Partidüşünülemez durumdadır. Kemalizm güç kaybederken lâik-Kemalist sistem değişmeden devam etmiştir. Ak Parti ise halk nazarında kurtarıcı gibi olmuş; Recep Tayyip Erdoğan ise halkta İslâm’ı vehmettirdiği için Müslüman Anadolu halkının teveccühünü kazanmıştır.

Ak Parti bu şekilde iktidar olmak gayesine ererken yine muhakeme sakatlığından kaynaklanan bir hataya düşülmüş ve Müslüman Anadolu halkı tarafından Ak PartiKemalizm’e ve CHPzihniyetine karşı sergilemiş olduğu tutum sebebiyle hakikatin icracısı olarak görülmüştür. Oysa ki Ak Parti demokratik sistem içerisinde, sistemin icracısı olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. 

Meselelere yaklaşırken öncelikle üzerinde durulması gereken husus doğrunun ne olduğunu bilmeden zıt düşüncenin söylediğinin tersini söyleyerek bizim açımızdan doğruya varılamayacağını anlamaktır. Karşısındakinin yanlışını göstermekle kendi doğrularını bulabileceklerini sananlar, fikir sahibi olmak ve doğruyu bulmak bir yana, başka alternatif getiremediklerinden dolayı, yanlış da olsa karşı düşünceyi tersten yaşatanlardır.” (7)

 

Kaynakça:

1 - S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım, 1993, Sf. 58, 59

2 - G. W. F. Hegel, Mantık Bilimi, İDEA Yayınları, 1. Basım, 2008, Sf. 635

3 - A. Ş. Çoruk, Oryantalizm Üzerine Notlar, Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt:IX , Sayı: 2, Aralık 2007, Sf. 194

4 - Ali Yaşay Sarıbay, Global Yerel Eksende Türkiye- Yirmibirinci Yüzyıla Doğru Global Kapitalizm, Oryantalizm, Yerlicilik: Teorik Bir Çerçeve, (Ed: E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay), Alfa Yayınları, 1. Baskı 2000, Sf. 14

5 - Ali Yaşay Sarıbay, Global Yerel Eksende Türkiye- Yirmibirinci Yüzyıla Doğru Global Kapitalizm, Oryantalizm, Yerlicilik: Teorik Bir Çerçeve, (Ed: E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay), Alfa Yayınları, 1. Baskı 2000, Sf. 11

6 - Ali Yaşay Sarıbay, Global Yerel Eksende Türkiye- Yirmibirinci Yüzyıla Doğru Global Kapitalizm, Oryantalizm, Yerlicilik: Teorik Bir Çerçeve, (Ed: E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay), Alfa Yayınları, 1. Baskı 2000, Sf. 13

7 - S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım, 1993, Sf. 23

Aylık 116. Sayı, Mayıs 2014 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sakat, Muhakeme, -, Zıttını, Düşünmek-, Üzerine,
Yorumlar
Haber Yazılımı