Haber Detayı
01 Ocak 2019 - Salı 17:07
 
Sanat - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Sanat - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Yanından geçtiği her çocuğun başını okşuyor, arada bir durarak bazılarını çenelerinden tutup başlarını yukarı kaldırıyor ve kalın parmaklarının arasındaki bu taze bakışların içinde bir şeyler arıyordu. Hiç dikkat etmeden yanından geçtiği bir çocuğa tekrar döndü. Ne aradığını bilen biri olarak, göz ucuyla baktığı bu bembeyaz tenin, elleri veya ayakları sakat, yüzlerinde belirgin yara izleri olan bu çocukların arasında ne işi var, der gibi, bakıp geçmişti az önce. Onunla beraber yanındaki adam da durakladı. Her zamanki müşterisinin böylesi bir dikkat göstermesi onun da alakasını celp etti. İskender sağ elinin işaret parmağı ile çocuğun çenesini yukarı kaldırdı. Çocuk gözlerini ona diker dikmez de irkildi; “Bu!” dedi, gayri ihtiyari olarak. Aradığı şeyle, yani kafasından geçenlerle çocuğun uzaktan yakından alakası yoktu, ama korkunç güzel bakışları vardı çocuğun. Bu kesinlikle onun aradığı şey değildi. Ama bilmediği bir fikir zihnine saplanmıştı. Arkasına döndü ve Remzi’ye, “Bu!” dedi.

 

Remzi fiyatı söylemiş ve İskender âdeti olmadığı hâlde hiç pazarlık etmeden parayı çıkarıp ona uzatmıştı. Ne tuhaf bakışları vardı çocuğun. Elinden tuttuğu çocukla beraber yürürken, onu almakla iyi yapıp yapmadığını düşünüyordu. Fakat kendisine bu kadar tesir eden bakışların aynı şekilde başkalarına da işleyeceğinden emindi. Anlardı bu işten. Kendi çapında bir insan sarrafı sayılırdı. Şimdiye kadar yanından kaçan çocukların hangileri olacağını daha tanıştıkları ilk günden bilmişti. Kabiliyetlerinin nereye kadar gidebileceğini de kestiriyordu. Ama bu çocuk için hemen bir tahminde bulunmak istemedi. Biraz daha gözlerine bakabilmeye cesaret edebilmiş olsa daha fazlasını da söyleyebilirdi ancak uzun süre onun gözlerine bakabileceğini sanmıyordu.

 

İskender neredeyse nurani denilebilecek bir çehreye sahibdi. Büyük nisbette beyazlamış olan uzun sakalları çehresini bu istikamette şekillendiren başlıca faktördü. Elinden tutup yürüdüğü çocukla birlikte, dışarıdan gören herkesin gıbta ederek bakacağı bir manzara oluşturuyorlardı. Bir tek vasıtaya bindiler. Bu uzun yolculuk boyunca küçük çocuk hiç konuşmadı. İskender de çocuğa hiçbir soru sormadı. Otobüsten indiklerinde çocuk sadece “Açım!” dedi, simit tezgâhına bakarak. İskender iki tane simit aldı. Sırf tadına bakmış olmak için simitten bir parça koparıp yedi, geri kalanını da kendi elindekini bir çırpıda yiyip bitiren çocuğa verdi. Açlığı yatışan çocuk artık dikkatlice etrafına ve gelip geçen insanlara bakmaya, yol kenarındaki tezgâhları ve dükkânların tabelalarını seyretmeye başladı. İskender bunu biraz geç fark etti. Dikkatle çocuğu izledi bir süre. Çocuğun kolunu sertçe çekti ve önüne bakmasını söyledi. Çocuk yeri, İskender de göz ucuyla çocuğu izliyordu. Çocuğun hiçbir art niyeti olmasa da İskender onun yapabileceği aksi bir hareket veya kaçma ihtimaline karşılık bu tedbiri almaya mecburdu. Daha işin başında böyle bir sıkıntı ile karşılaşmak istemiyordu; hem de ona bir ton para ödemişken.

 

Caddeleri, sokakları el ele geçtiler. İlerledikçe evler seyrekleşiyor, kimsesizler gibi koca araziler içinde biçare bekleyen gecekonduların olduğu bir mahalleye geliyorlardı. Çocuk önce kendi şehrine benzemeyen bir şehre gelmişti. Daha büyük, daha karmaşık bir şehirdi burası. Şimdi kendi köyü gibi ıssız, fakat köyüne benzemeyen iki arada bir derede kalmış, mahalle olmaya çalışan, daha doğru düzgün sokakları bile belirginleşmemiş bir yere gelmişti. Küçücük değişimlerin insan ruhunda yaptığı tesirler düşünülürse, bu küçük yaşında bu kadar büyük değişikliklerin çocuğun ruhunda fırtınalar koparması gerekirdi. Ama çocuk hiçbir şeyden etkilenmemiş gibi yürüyordu.  Bahçe içindeki küçük bir gecekondunun önünde durduklarında, çocuk başını kaldırdı ve adama baktı. Çocuğun gözlerinde ne korku ne öfke vardı. Adamın yüzünün gerisindekileri görmek ve akıbetini öğrenmek istiyordu. Ve istediğini öğrendi. Çocuk, İskender’in o masum ifadesinin arkasındaki gerçek tabiatını gördü. Bazı insanların yüzlerine baktığınızda insaniyetten uzak bütün çizgileri yüzlerinde taşıdıklarını görebilirdiniz. İskender ise bu çizgileri, yüzüne oturttuğu maskenin arkasına gizlemeyi bilmişti. Çocuk da tam olarak bu gerçek tabiatı görmüştü. Çocuk yaşına göre zekiydi ve o yaşta birinin görebileceklerinden daha fazla şey tecrübe etmişti kısa hayatında. Fakat o adama dair başka bir şey daha görmüştü. Bunun doğru olup olmadığını görmek için ise bekleyecekti.

 

Bu adam esasında kötü biri değildi. Umumun doğru kabul ettiği doğruların zıddına düştüğünü kendisi de reddetmezdi. O da giderek karanlıklara gömülen ve geçen her günü sonraki gününü aratan bu şehirde kadim bir mesleği icra ediyordu. Kendine göre bir geçim yolu bulmuştu. Ve ruhu bundan zerrece rahatsız olmuyordu. Kendisini emeklilik günlerinde rahat ettirecek bir şeyler arıyordu. Mesleğinin emeklilik safhası var mıydı, bilinmez, fakat o kafasına koymuştu; ahir ömrünü geçim sıkıntısı duymadan geçirecekti. Yıllardır aradığı çare bu çocuk olabilirdi.

 

Adam kalabalık bir anahtar takımı içinde uzun bir süre anahtar aradı ve nihayet buldu. Gıcırdayan demir kapı ağır ağır açıldı. İçerisi karanlıktı. İterek çocuğu içeri soktu. Sağ taraftaki odaya girdiler. Çocuk bir bakışta etrafını süzdü. Pencerenin üst tarafındaki camın kırık olduğunu fark etti hemen. Tam karşısında bir yatak vardı. Orta yerde artık ağaç parçalarından yapılmış gibi duran bir masa ve etrafında iki sandalye vardı. Birilerinin hıncına uğramış gibi yerde duran halıdan başka eşya yoktu bu zavallı odada. Fakat çocuk etrafa bakarken buraya ait olamayacak bir şey fark etti; uzun bir zincir yığını yatağın yanı başında duruyordu. Fakat çocuk yanılıyordu. Zincir tam da buraya aitti. Adam bir şey hatırlamış gibi, çocuğa dönerek;

 

“Adın ne senin?”

 

 “Şahin!” dedi, çocuk tabii bir sesle.

 

“Şahin?” Adam çocuğa ismi yakıştırmaya çalışır gibi, alt dudağını ileri uzatıp düşündü. “Şahin, burada kalacaksın. Gel, bakalım.”

 

Şahin o zaman zincirin ne işe yaradığını anladı. Adam bir ucu yatağa raptedilmiş zincirin asma kilitli kelepçesini Şahin’in ayağına geçirdi. Kalın bir zincirdi bu. Çocuğun ayak bileği bir dal gibi kalmıştı zincire bağlı kelepçenin ucunda.

 

“Zincir uzun, tuvalet holün ilerisinde, oraya kadar gidebilirsin. Yarın görüşürüz. İyi uyu, erken kalkacaksın.” İskender tedbirinden o kadar emindi ki, ona ‘kaçmaya kalkma’, diyerek nutuk çekmedi.

 

Şahin, İskender’i bütün bu işleri yaparken sessizce ve hiçbir duygu belirtmeden seyretti. Odadan çıkmadan evvel son bir kez kendisine bakan adamın gözlerine baktı, o masum bakışlarıyla. Gıcırtı ile kapanan kapının ardından pencereye doğru gitti. İskender’in uzaklaşmasını bahçe duvarının üzerinden görebildiği kadarıyla seyretti. Dönüp yatağa oturdu. Karanlıklara gömülmek üzere olan odaya baktı bir süre. Kendisi gibiydi bu oda da; garib, kimsesiz, terk edilmiş. Sonra kelepçeli ayağını öbür bacağının üstüne attı, kemerinin arasından çelik bir tel parçası çıkardı ve hiç zorlanmadan kelepçenin asma kilidini açtı. Bunları yaparken, alelâde bir işini yapıyormuş gibi o kadar tabii davranmıştı ki, sanki az önce İskender’le bir kelepçeleme oyunu oynamışlardı.  Şahin hiç acele etmeden kapıya doğru gitti, aynı telle kapıyı açmaya çalıştı. Epey uğraştırmıştı kapının kilidi onu, ama bunun sebebi kilidin eski ve epey süredir yağlanmamış olmasıydı. Şahin için böyle kilitleri açmak basit bir işti. Sokaklarda yatıp kalkması ona birçok şey öğretmişti. Bunların hiçbirini kötüye kullanmamıştı, ama talihi karşısına hep kötü insanları çıkarmıştı. Her şeye rağmen ayakta kalabilmeyi başarmıştı. Eğer İskender’in yüzüne baktığında kendisine kötü bir şey yapacağını sezmiş olsaydı, çoktan açtığı kapıdan dışarı fırlar ve arkasına bakmadan kaçardı. Kapıyı yavaşça açtı ve yüzüne vuran otlarla çiçeklerin kokusuyla yüklü temiz havayı içine çekti. Köyünün havası gibi geldi bu koku. Bahçeden dışarı çıkıp alacakaranlıkta etrafını seçmeye çalıştı. İskender’in burayı niçin seçtiğini anladı. Diğer evlerden çok uzak değildi burası, fakat hiçbir evden de doğrudan görülemezdi evin içi. Bahçesindeki ağaçlar ve otlar evi saklayan surlar gibiydi. Şahin ayağının altında çıtırdayan otları eze eze sol taraftaki küçük tepeye doğru yürüdü. Göz göz parıldayan ışıklarla dolu şehre baktı. Işıksız bir gökyüzünde göğe bakmak gibiydi. Şahin korktu bundan. Şehre getirildiğinden beri ilk defa yabancı bir yerde yapayalnız olmanın korkusunu duydu.

 

Vaktin biraz daha ilerlemesini bekledi. Ne yapacağını ve ne düşüneceğini bilemedi, fakat açlığını duydu. Gece her şeyi kendi rengine bürüyene kadar bekledi. Bilinmez ve anlaşılmaz bir resme bakar gibi şehre bakıyor ve uzaktan gelen seslere, motor gürültülerine kulak kabartıyordu.

 

Ertesi sabah İskender istediği kadar sessiz içeri girmeye çalışsa da kapı ona müsaade etmemişti. Fakat odanın kapısına geldiğinde Şahin’i yatağın üstünde kıvrılmış yatarken buldu. Çocuk kapının çıkardığı o kadar sese hiç tepki vermemişti. İskender elindeki küçük paketi masaya bıraktı ve Şahin’i omzundan tutarak sarstı. Şahin sanki sabah annesi uyandırıyormuş gibi rahat, hiç korkmadan kendine geldi ve doğrularak yatağa oturdu. Gözlerini ovuşturdu. Ondaki bu rahatlık İskender’i endişelendirdi. Daha önce karşılaştığı hiçbir çocuğun verdiği tepkileri vermiyordu bu çocuk. Şahin’in gözü hemen masanın üzerindeki pakete ilişti. İskender eğilip Şahin’in ayağındaki kelepçeyi açtı.

 

“Geç otur, sana poğaça aldım. Önce anlaşacağız. Birbirimizi anlarsak sen de ben de rahat ederiz.”

 

İskender’in sesi biraz pürüzlüydü, Şahin bunun ona yakıştığını düşündü. Ama başka bir iş yapıyor olsaydı daha da yakışacağını düşündü. Bir yandan poğaçasını dişlerken bir yandan da İskender’in söyleyeceklerini bekliyordu.

 

“Remzi sana hiç yaptırdı mı bilmiyorum, fakat orada başka çocuklardan muhakkak duymuş ve görmüşsündür. Ama orada ne gördüysen unut!” İskender’in yüzü tiksinir gibi bir ifade ile kaplanmıştı.

 

“Onlar ticaret yapıyorlar. Remzi de benim yanımda yetişti, ama başka yollara saptı. Hünerini başka türlü kullanıyor. Ama onlar anlamıyorlar, bugüne kadar yanıma gelen hiç kimse de anlamadı. Bu bir sanat. Göreceksin her şeyi göstereceğim sana, o zaman sen beni belki anlarsın. Uzat bana elini, doğrudan gözlerime bak.”

 

Şahin onun ne demek istediğini anlamadı, ağzındaki poğaçayı çiğnemeye devam ederken sağ elinde poğaça olduğu için İskender’e sol elini uzattı. Adam yüzünü buruşturdu. Ayağa kalktı.

 

“Haydi, kalk gidelim. Gözlerinle görmen lâzım.”

 

“Daha bitirmedim”, dedi Şahin poşette duran poğaçayı göstererek. İskender ona ters bir şekilde baktı. Muhtemelen daha eski bir zamanda ve başka bir çocuk olsaydı, onu döverek canını çıkartır, boş bir çuval gibi yatağın üzerine fırlatırdı. Fakat İskender bu defa farklı bir yol izlemeyi düşünüyordu. Daha öncekilerin kaçıp gitmelerinde kendinde kusur bulmaya başlamıştı. Şahin’le uzun bir yolları olmasını istiyordu. Bedeninde kalan enerjiyi bu yaşında bunlarla harcayamazdı.

 

Birlikte evden çıktılar. Şahin her adımda bu ihtiyar görünen adamın hareketlerini ve etrafa verdiği tepkileri izliyordu. Ne kadar ihtiyar görünürse görünsün fıldır fıldır dönen gözleriyle hiçbir şeyi nazarından kaçırmadığını anladı. Kalabalıkların arasına karıştıklarında, İskender birden onlarca yıl yaşlanmış gibi boynunu bükülmüş ve gerçekten çok ihtiyarmış gibi, kamburu çıkmıştı. Şahin ilk ânda bir mânâ veremediği ondaki bu değişimi fark edince dünden beri duyduğu en büyük korkuyu yaşadı. Bu adam tam mânasıyla çift kişiliği olan biri olmalıydı. Ondaki bu değişim İskender’i daha sevimli, zararsız bir ihtiyar gibi gösteriyordu. Kalabalık bir caddeye geldiklerinde İskender köşedeki camiye doğru yöneldi. Şahin bundan sonraki yerinin burası olacağını anlamıştı. Ama İskender camiyi geçince Şahin şaşırdı. İleride yol üzerine tabureler atmış küçük bir çay ocağı vardı. İskender en tenha yerdeki taburelerden birine oturdu. Onun arkasından bakakalan Şahin’e gözü ile işmar etti. Çocuk ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. İskender’in yanındaki tabureye gidip oturdu.  İhtiyar adam bütün o sevimli ve mazlum hâliyle ocakçıya eliyle iki çay istediğini işaret etti. Az sonra önlerine konan iki sıcak çayla İskender sanki Şahin’le konuşmuyormuş gibi, ona bakmadan anlatmaya başladı.  

 

“Birazdan buraya, hemen şu cami duvarının köşesine bir adam gelecek ve onun gelişini kimse fark etmeyecek. Geldiği ândan itibaren onu iyi takib et.”

 

Şahin çayını içerken bir yandan da gelip geçen insanları seyrediyor, ister istemez kulak misafiri olduğu konuşmaları dinliyordu.  Dalmıştı, insanların bu kalabalık ve telâşe içindeki hâlleri ona başka şeyler düşündürüyordu. Çayı yarım kalmış ve soğumuştu, bunu gayri ihtiyari bir hareketle dudağına götürdüğü bardaktan ağzına dökülen çayla anladı. Tam karşılarında yol üzerine tezgâh açan bir adamı seyrederken onu diziyle dürten İskender’in uyarısıyla kendine geldi. Çenesiyle işaret ettiği tarafa baktı. Ama tam olarak neye veya kime bakacağını bilmiyordu. Nihayet o kalabalık içinde en kılıksız olan kişiyi seçti. Bekledikleri adam bu olmalıydı. Adam gerçekten de o kalabalık içinde kendini o kadar belli etmiyordu ki, neredeyse yok gibiydi. Şahin onu dikkatle izliyordu. Adam bir ileri bir geri yürüdükten sonra tam caminin köşesinde yere oturdu. Kimse fark etmemişti bile. Adam başını önüne eğdi ve elini ileri doğru uzattı. Sanki gökten yağmur yağacak ve o da avucunda yağmur sularını toplayacaktı. İskender çocuğu yine dürttü ve “eline dikkat et!” dedi. Elinin nesine dikkat edeceğini anlayamadı. Adamın eline bakıyordu safça. Fakat adamın avucuna düşen birkaç bozuk paradan başka bir şey göremedi. Nihayet kalabalık biraz daha artınca adamın ağzından “Allah rızası için…”” kelimeleri döküldü. İskender, “Haydi, kalk gidiyoruz,” dediğinde Şahin bütün olup bitene mânâ veremedi. İskender çay paralarını ödedi ve yürümeye başladılar. Daha tenha bir sokağa saptıklarında İskender anlatmaya başladı:

 

“Adamı gördün, nefret ederim böylelerinden, ağızlarından pazar tezgâhı başındaki satıcılar gibi, ‘Allah rızası için’ cümlesini duyarsın. Adi bir satıcı gibilerdir.” Atik Ali Camisi’nin bahçesine geldiklerinde bir köşeye oturdular. “Elini asla o adam gibi, uzatma! Bu bir sanat. İnsan sanatını icra ederken onu ayağa düşürecek her şeylerden uzak durmalı. İnsanların bize ihtiyaçları var. Duygularının sömürülmesini istiyorlar ve bunun için bize ihtiyaçları var. Şimdi bana elini uzat, ama asla o adam gibi yapma. Ne tam bir ihtiyaç sahibi gibi, ne arsızca para isteyen bir el gibi, olmalı. Biraz utangaç biraz ihtiyatlı, ama düşmüş bir insan gibi.”

 

Şahin tam olarak ne yapacağını bilmiyordu fakat avucunu tam açmadan parmakları biraz yumuk şekilde İskender’e doğru uzattı.  

 

İskender’in gözleri parladı. İşte, der gibi bakışlarıyla Şahin’e elini gösterdi.

 

Sen bu işi başaracaksın. Asla o adam gibi ‘Allah rızası için,’ deme. Şimdi bakışlar; doğrudan insanların gözlerine bakma hiçbir zaman; onlara yaralı bir kedi kadar masum bakmalısın, kaçamak bakışlar, bu bakışlar sende tabii olarak var. Günler geçtikçe arsızlaşan çok çocuk gördüm, yılışık bakışları ile insanlara sokulan ve onlardan yalvararak bir şeyler isteyen çocuklar, hepsi tüccar kafasıyla insanlara bakan Remzi gibilerin yüzünden. İnsanın tabiatını anlamak ve buna göre davranmak büyük bir sanattır çocuğum, bunu anlar ve çözersen çok faydasını görürsün. Şimdi o bakışlarını göreyim, hani seni Remzi’nin yanında gördüğümde baktığın gibi.”

 

İnsan nasıl bazı hâllerini biri ona söyleyene kadar bilmezse Şahin de adamın bahsettiği şeyden habersiz İskender’e baktı; titrek iki gözün masum bir eda ile size bakışında aşağıdan yukarı kaşlarının arkasına saklanmak isteyen gözlerdeki bakış gibi.

 

“Evet, evet işte bu. Aferin sana. Seninle çok yol alacağız.”

 

Şahin, İskender’in kafasından tam olarak ne geçtiğini bilmiyordu, ama onun istediklerinden farklı şeyler istediğinden emindi.

 

“Sabahları erken kalkacaksın. Bunu bir düstur olarak kafana yerleştir, insanlar rızkını kazanmak için erken kalkar, biz de onların bereketli bir gün geçirme düşünceleri arasındaki vesileyiz. Onun için onlardan bile erken kalkmalısın. İnsanların her sabah kısmetlerinin açılması için bize ihtiyaçları var, onlar işlerini Allah’a havale ederken, Allah’ın nazarını celb etmek için bizi vesile ederler. Senin bahtın çok açık olacak eminim. Sana bugün gideceğimiz yerleri göstereceğim, aynı yere sık sık gitmek bizim için hiçbir zaman iyi değil, çok uzak yerlere gitmeyeceğiz aynı semtte farklı sokaklarda ve köşelerde olacağız” bir sır verecekmiş gibi, çocuğun kulağına eğildi, “Benim burada bir namım var, ona göre hareket edeceğiz.” Ve ardından dün söylemediği şeyi söyledi, “Kaçmak için çaba harcama, Remzi’nin orada kaçanlara ne olduğunu görmüşsündür. Bu şehirde istediğin deliğe gir, seni yine buluruz.”

 

Remzi’nin orada ne olduğunu çok iyi biliyordu ve bazı çocukların ömürlerinin geri kalanını bir kötürüm olarak geçireceklerini de. Hoş, kaçmayıp oradaki sahiblerinin huyuna giden, onlar için şımaran çocuklar da ruhen sakat kalıyorlardı. Arsız birer insan bozuntusuna dönüşüyorlardı günden güne; tırtıl olmak için çabalayan kelebekler gibiydiler. Şahin o gün o kadar çok yer dolaştı ki başı döndü. İskender ona çalışacağı köşeleri, sokakları göstermekle yetinmemiş bütün bir semti bir aşağı bir yukarı dolaştırarak göstermişti. Fakat Şahin etrafını daha iyi tanıyacağına aklı daha da karışmıştı. Bütün bunlar kendisi için yeniydi ve her yeni bir öncekini silip atıyordu. Bu kadar büyük bir yerde tek başına yapamayacağını düşündü; İskender her şeye rağmen onun için burada yaslanabileceği bir dayanak olabilirdi.

 

Şahin her şeyi yavaş yavaş öğrendi. İskender’in ona verdiği tavsiyeler hakikaten işe yarıyordu. Her sabah erken kalkmak ve soğukta saatlerce bir köşede oturmak başta ona zor gelmişti. Fakat zamanla alıştı. Her sabah eski ve kokan elbiseler giymeye de alıştı, saatlerce aç kalmaya da. Akşamları güzelce karnını doyuruyordu gerçi, fakat açlığa karşı her zaman dayanıklı değildi, böyle zamanlarda daha da biçare göründüğü için daha çok kazanıyordu. Oturduğu bir köşeden insanları takib ederek çok şey öğreniyordu; gerçekte hangi insanlar ona acıyor hangileri kendilerini düşünerek ona para veriyorlar ayırt edebiliyordu artık. Bir şeyler satarak insanları sömürenlerin de tam sahtekâr olanlarını ve gerçekten ihtiyacı olarak bu işi yapanları da hemen fark edebiliyordu. Bir seferinde ondan yediği tokat haricinde İskender’le iyi anlaşıyorlardı. Karnı acıktığı için hiç saklamak gereği duymadan birkaç lirayı hakkı olduğunu düşünerek diğer cebine koymuştu Şahin. Ancak kurt ihtiyar bunu anlamış ve onu tokatlamıştı. Şahin’in kulağına eğilerek: ‘Benden çalma, benden saklama!’ Kanununu dikte etmişti. Kanunlar sokakta en alt seviyede bile olsa vardı ve daha sertti.

 

Şahin İskender’in bu semtteki “namını” da öğrenmişti. İskender onu bir köşeye bıraktıktan sonra yakın bir caminin bahçesinde veya bir dükkânda oturur, onu uzaktan takib ederdi. İskender kendini etrafa ihtiyaç sahibi biri olarak kabul ettirmişti. Bilirsiniz, bu insanlarla dilenciler arasında bir fark vardır; dilenciler el açar, kapı kapı dolaşırlar, fakat bu tür düşkün insanlara diğer insanlar sahib çıkarlar. İskender’in “babacan ihtiyarcık” rolünü ne kadar iyi oynadığını hayranlıkla seyrediyordu Şahin. Bu adamın insanlara anlatacağı o kadar çok hikâyesi vardı ki, neyin gerçek neyin yalan olduğunu anlamak zordu.

 

Şahin günlerini İskender’le ne kadar uyum içinde geçirirse geçirsin, her akşam prangasını ayağına takıyordu. Fakat her akşam elindeki biricik hürriyetini kullanmaktan da geri kalmıyordu. Her gece şehrin bir başka semtine yaptığı yolculuklarla gündüzünü değilse de gecesini tanıdı şehrin. İnsanlarını bir de bu gözlerle takib etti. Kaçırıldığından bu yana kendi kendine kim iyi, kim kötü oyunu oynuyordu. Bu oyun insanları yüzlerine bakarak tanıma esasına dayalıydı. Kimi zaman tutturur kimi zaman da yanılırdı. Kendisinde o tabiatın olmadığını anladı. Birincisi insan sarrafı değildi, ikincisi sahtekâr değildi. Bu her iki cins insan da insan tabiatı ve karakterini iyi çözmüşlerdi. Fakat bu her iki tabiatta iyi huylu insanlara göre değildi. İyi huylu insanların her zaman başkalarına itimat etmek gibi bir huyları vardır ve bunun için çabuk kandırılırlar. Galiba diğer insanlar böylelerine “saf” diyorlar.

 

Kendisini saf olarak görmekte bir beis görmedi Şahin. Ama gözü pekti. Elbette o da kendi saatinin gelmesini bekliyordu. Başka insanlara zarar veren bir hayat sürmesin, bu ona yeterdi. İçinde beslediği tek ümidi buydu. Kendi hâline bakmadan gece gezmelerinde gördüğü dilenen çocuklara acırdı. Onların hep böyle bir hayat geçireceğini düşünerek kahrolurdu. Kendisi? Asla, asla böyle bir şey olmayacaktı. Ne pahasına olursa olsun.

 

Fakat neredeyse kendini unutacak kadar uzun bir zaman geçmişti. İşinde o kadar mahirdi ki, İskender artık onu uzaktan takib etmek ihtiyacını duymuyor ve elini cebine atmadan Şahin akşam önüne ne koyarsa onu kabul ediyordu. Şahin altın madeni gibi bir cevherdi. Tahminleri doğru çıkmıştı ihtiyarın. Onun hüneri buydu; insanları süzmek ve özlerini görmek.

 

Bir akşam kötü kötü öksürdü İskender. Şahin gerçekten endişeli bir sesle “İyi misin, İskender amca?” dedi sıcak bir sesle. İhtiyar bir yandan öksürürken bir yandan da başını sallıyordu.

 

“Soğuk almışım zahir. Aman sen dikkat et. Şimdi gençsin, dirisin, ama bir defa ciğerlerini vurmaya görsün kara yel, bir daha toparlayamazsın.”

 

Şahin kendisini gerçekten mühimseyen bu sözler için ne diyeceğini bilemedi, ilk günlerdeki gibi ihtiyarın gözlerine baktı; acaba kendisini mi yoksa menfaatini mi düşünüyordu? Asla bilemeyecekti belki. Ama aralarında ne yaşanırsa yaşansın Şahin ümidini o soğuk havalarda bile sıcak tutmaya kararlıydı.

 

Neredeyse hiçbir şey yapmadan para kazanmanın yolunu öğretmişlerdi ona, fakat Şahin bunun zevkini duyamıyordu. Zaman geçtikçe İskender’den para saklamanın yolunu da bulmuştu. Küçük paralarla kendince birikim yapıyordu. Bir gün elbette lazım olacak, diyordu. Ama o güne dair beslediği ümidi ne kadar zayıf kalıyordu bu acımasız şehrin insanları karşısında. Sıcak yaz gecelerine dayanamıyordu. Geceleri ne zaman dışarı çıksa diledikleri gibi gezen ve eğlenen insanları görüp hâline kahrediyordu.  

 

İçinde büyüyen sesin tesiri günden güne büyüyor ve Şahin fikri sabit hâlinde bundan başka bir şey düşünmüyordu. Avucuna konulan paraların hiç farkına varmadan bir noktaya bakışlarını kilitlediği çok günler oldu. Oysa İskender’in kanunlarından biri de buydu, “mendilinde veya elinde hiçbir zaman çok para birikmesin, çünkü bu insanları uzaklaştırır,” demişti.

 

Böyle sıcak bir yaz akşamında İskender hâsılat için eve geldiğinde, Şahin onu bahçe kapısında karşıladı. İskender içeri girerken Şahin’in arkasından gelmediğini görünce durakladı.

 

“Ne bekliyorsun?” dedi biraz hiddet, biraz merakla. Şahin ona doğru yürüdü ve avucuna bütün parayı bıraktı. Başını kaldırdı dikçe, “Ben gidiyorum!” dedi. İskender’in bakışları karıştı bir ân. Ne diyeceğini bilemedi. Ona doğru bir hamle yapıp kolundan yakalamak istedi. Şahin bir adım geri attı, fakat kaçar gibi değil, aralarında bulunan ve İskender’in anlamadığı sınırı çizmek için. Adam bir süre bakışlarını çocuğun gözlerine dikerek onu korkutmak ve yıldırmak istedi. Fakat Şahin’in gözleri ne istediğini anlatmak için yeterli bir mânânın izlerini taşıyordu. Adama son bir defa baktı ve arkasını dönüp uzaklaştı. İskender arkasından bağırdı:

 

“Sakın bu şehirde gözümüze görünme, sakın!”

 

Şahin daha kötü bir akıbet için kendini hazırlamıştı. Sağlam bir dayak yiyeceğini düşünmüştü. Fakat öylece uzaklaşıp gitti.

 

Şahin, İskender’in dediği gibi yaptı. Şehri terk etti. Memleketine de dönmemişti ama temiz para kazanacağı bir işe girmişti. Komi, garson ve başgarson oldu. İşini temiz ve iyi yaptı. Delikanlılık çağında şehre geri döndü. Hatıralarında kalmış sokakları gezmek ve hür bir şekilde dolaşmak kendini tuhaf htirmişti. Oturduğu köşeleri gördükçe hâline gülüyordu. Kötü bir yoldan insanları tanıma sanatını elde etmişti. Kaderinin bu kısmını hatırladıkça hayret etmekten kendini alamazdı. Gün ikindi vaktinde ve o Atik Ali Camisi’ne giden bir yoldayken titrek bir el yoldan geçenlere uzanıyordu. Perişan haldeki kıyafetleri ve çökmüş omuzlarına rağmen elin sahibini hemen tanıdı, büyük sanatkâr İskender’di o. Demek iş başa düşmüştü. Yanına gitti etrafın tenha olduğu bir ânda;

 

“Hayırlı işler!” dedi, ‘sanatkârı’ iğnelemek için.

 

İhtiyar baş büyük bir ümidsizlikle yukarı doğru kalktı ve karşısındakini ilk ânda tanıyamasa da kim olduğunu anlayınca kanlı damarların bürüdüğü gözler irice açıldı. Şahin bu gözleri görünce korku duydu. İskender gerçekten düşkünler arasına mı katılmıştı? Onun hakkında şimdi ne düşünmeliydi? Şu an gerçekten sanatını mı icra ediyordu, yoksa hastalığın ve yılların verdiği yük bu ihtiyarı sokaklara mı düşürmüştü? Öyleyse İskender sokaklara düşürdüğü çocuklarla aynı kaderi paylaşıyor demekti. Fakat Şahin bu ihtiyar kurdun insanların gözlerine bakarak her istediği şekle bürünebileceğini bilecek kadar onunla beraber kalmıştı, şu ân ise hiçbir şeyden emin değildi. İskender titreyen elini bu karşılaşma esnasında bir ân bile geri çekmemişti, Şahin cebinden küçük bir kağıt para çıkardı ve İskender’in eline bırakarak uzaklaştı.

 

Aylık Dergisi 171. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sanat, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı