Haber Detayı
05 Eylül 2017 - Salı 12:59
 
Santur Sanatçısı Sedat Anar ile Musiki Üzerine...
Santur Sanatçısı Sedat Anar ile musikî üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Anar, modern bir müziğin, Niyazi Mısrî’nin şiirini icra ederkenki tadı vermediğini söyledi.
Söyleşi Haberi
Santur Sanatçısı Sedat Anar ile Musiki Üzerine...

Okurlarımız açısından soracak olursak, Sedat Anar kimdir?

1988 Şanlıurfa, Halfeti doğumluyum. On yedi yaşıma kadar Halfeti'den dışarıya sadece iki kere çıktım. Bir sefer İstanbul (Konfeksiyonda çalıştım), bir sefer de Adana'ya (Babamın işinde yardım etmeye) gittim. Geçtiğimiz günlerde Ninemin ilahi söylediği bir video paylaştım. Baya da bir sevildi. İşte öyle bir ortamda doğdum. Bir zikir ortamı vardı, çocukken çok fazla anlayamazdım. Daha sonra kendi müzik dünyamı keşfetmeye başlayınca o günlere gittim.2006’de Hacettepe’de tarih bölümünü kazanıp Ankara’ya geldim. Orada santur ile tanıştım. İranlı bir arkadaşım vasıta olmuştu. Başka bir arkadaşımın evinde de santur vardı, o santuru bana hediye etti ama santuru öğrenecek bir yer bulamadım. Sonrasında İran’a gittim. Bir buçuk yıla yakın bir süre İran’da yaşadım.

Hangi seneler arasında?

2008’den itibaren gidip gelmeye başladım.


O dönemlerde Türkiye’de santurla alâkalı bir şey var mıydı?

Hayır. Yalnızca şöyle bir şey vardı; benim santura başladığım sırada, Fatih Akın’ın "Köprüyü Geçmek "diye İstanbul ile ilgili bir müzik belgeseli vardı. Orada kırk beş saniyelik bir santur icrası vardı. Siya Siyabend adlı grubun icra etmiş olduğu bu santur solosu doğru bir çalım tekniği değildi, Çin yemek çubuklarıyla çalınmıştı çünkü. Ondan sonra santur popüler olmaya başladı. Ben de Ankara’da Sokakta çaldım. Arkadaşlarımla beraber "Masala" adında bir grup kurduk. Yoğun bir ilgi oldu. İnsanlar “santur, nasıl alınır, nasıl çalınır” diye düşünmeye başladı. Satışı da olmayan bir enstrümandı. Daha sonra müzik mağazalarında satışa sunulmaya başlandı. Hatta Türkiye'de, İzmir'de yaşayan Ozan Özdemir adlı arkadaşımız santur yapmaya başladı. Önümüzdeki hafta yine İran’a gideceğim bir festival var. Davet edildim. İran’a son iki yıldır gittiğim üçüncü konserim olacak.

2008’den itibaren gidip geliyorsunuz yani?

Evet. İran müziği ile haşır neşirim. Santur ile ilgili albümler yapmaya başladım, gördüğünüz gibi devam ediyoruz.

Türkiye’de “santur” denilince, hatıra ilk siz geliyorsunuz.

Bu beni mutlu ediyor.

 

Kanun enstrümanı biraz santuru hatırlatıyor. Arasındaki farkları söyleyebilir misiniz? Ve santur diğer çalgılara nispetle nasıl bir hissiyat veriyor?

Santurun sesini duyunca, onun sesine aşık oldum. Bir sürü rivayet var. Tevrat’ta bile bahsedilen bir enstrüman. Bizim topraklarımızda 17. yüzyılda Osmanlı saray müziğinde kullanılmış. Sonra saray müziğinden çıkartılmış. Bunun en temel sebebi ise, Osmanlı müziğine uygun olmaması. Doğal olarak kanundaki gibi mandal olmayınca makam geçkisi yapmak için durup eşikleri oynatmak gerek. Mesela Uşşak makamı çalarken, bir anda Kürdî makamına geçiş yaparsınız, santurda bu yok. Eşikleri oynatıp yerini değiştirmeniz gerek. Cumhuriyet döneminde mandallı santur diye bir şey geliştirilmiş. Tıpkı kanunun kenarındaki mandallar gibi makam değiştirmek için mandallarla çalmaya başlanmış. Bu da sisteme entegre edilememiş, akort tekrar bozulmaya başlamış, unutulmuş gitmiş. Bu arada 17. Yüzyıldan sonra Saray müziğinde kullanılmamış ama, taşrada özellikle Mevlevi ve Bektaşi tekkelerinde kullanılmaya devam etmiş.

Sonrasında mandallaştı mı peki?

Hayır. Şu anda İzmir’de Ümit Mutlu diye bir hoca var, o kullanıyor.
Ama ağaç çok uzun ömürlü olmuyor, bir sene sonra entenasyon problemi olup akort sürekli bozuluyor. Problemler çıkıyor. Santurun insan üzerindeki etkisine en büyük kanıtımız, Edirne Şifahanesi’nde var. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde üç tane santurînin olduğu yazar. Bu santurîler psikolojisi bozuk insanlara santur çalarmış. Geçenlerde rahmetli olan Oruç Güvenç hocamın başında bir topluluk vardı. Türk dünyası müzik toplumuyla birlikte santur ile etkinlikler yaptık. Etrafımda en çok santuru sevenlerden birisi Kemal Sayar hocamdır. Kendisi aynı zamanda psikolog. İnsan üzerinde ferahlatıcı bir etkisi var santurun. İnsanı kendine aşık edebiliyor. Bunu kanıtlayabilmiş değilim. Sesi kadın sesine benzetildiği için, bir süre İran’da yasaklatılmış santur. Onun dışında Şeyh Galip Dede’nin santur için inanılmaz bir şiiri vardır. Aynı zamanda tekke ve zaviyelerde kullanılmış bir enstrüman. Galip Dede’nin şiiri beni etkilemişti. Ben de kendimce bir şerh yazmıştım bunun için; “Yüzlerce çivisiyle harap olmuş bu göğsüm, ah edip vah edip yapılmak, inlemek için yapılmış bir santur tahtasıdır sanki” diyor. Santurun kenarlarında  gerçekten yüzlerce çivi var. Galip Dede bu şiiri yazmadan önce, santurun iç düzeneği hakkında bariz bir şekilde bilgi almış. Cumhuriyet döneminde Santurî Ethem Efendi var. O da evinde çıkan bir yangın sonucunda vefat etmiş. Kuşak kuşak öğrencileri var. 1980’li yıllarda TRT’deki Zühtü Bardakoğlu son kuşaktı. Hiç santur albümü yapılmamış. 2012’de makamsal icralarda bulunduğum "Belagat" adlı bir  solo santur albümü yaptım. Sonra Doğan Hızlan hoca benden haberdar olup beni yazmıştı; “Türkiye’deki ilk santur” albümü diye. Ben de o zaman öğrenmiştim, Türkiye’deki ilk santur albümüymüş. Deryada bir damla olabilmişsem ne mutlu bana

Takip etmiştik. Bununla alâkalı röportajları okumuştuk. Bu meselede önde geliyorsunuz.

Şeyh Galip’i konuşuyoruz mesela. Etrafımdaki insanların yüzde sekseni Şeyh Galib’i, Niyazi Mısrî’yi tanımıyor.


Geçmişle bağımız koparılmış vaziyette, bunun sebebi popüler kültür mü acaba?
 

Arkadaşlar arasında da tartıştığımız bir husus var; “Bizim Halid bin Velid Hazretleri gibi örnek alınması gereken bir kumandamız var. Ama biz çocuklarımıza Batı’nın ‘süper kahramanları’nı öğretiyoruz.”
Popüler kültür başlı başına bir problem. Niyazi Mısrî Hazretleri’nden şiir besteliyorum. Biraz Farsça biliyorum, o şiiri tercüme etmek için sözlük kullanıyorum. Ortaya bir şiir çıkıyor mest oluyorum. İnsanların böyle derdi yok. En basitinden metroda, otobüste panolara, ekranlara “Niyazi Mısrî kimdir” gibi kadim geleneğin üstadları hakkında bilgiler verilse keşke. O dijital ekranlarda ufak şiir kesitleri olsa, binlerce insanın kafasına girer. Bunu Avrupa'da gözlemleyip söylüyorum. İran’da bile metrolarda klasik fare müziği çalar.


İnsanların zevk idraki de değişti. Mesela Niyazi Mısrî’nin ifade ettiği şeyler, günümüz gençlerine yabancı.

Aynen öyle.

O zaman bizim yeni bir anlayış zeminine, zevk idrakine ihtiyacımız yok mudur?

Bunun için “eski kültürümüze geri dönelim” diyorlar. Kimse Itrî Efendi’yi, Dede Efendi’yi bilmiyor. Ben Itri ve Dede Efendi hayranıyım, yirmi sekiz yaşındayım. 110 tane  bestem ve altı albümüm var. Ama şuan bir belediyede konser yapabilme imkânım o kadar zor ki anlatamam. Dokuz konserim hariç, diğer bütün konserlerimi giriş ücretli yaptım. Öğrenciler, yirmi lira vererek benim konserime geliyor. Geçen sene İBB’de üç tane, bir de Üsküdar’da konser yaptık.

Üsküdar’dakine gelmiştik, ücretsizdi.

Onların dışındakiler ücretliydi. Belediyede kültür müdürü olup, “santur” denilince onu turizm şirketi sanan insanlar var. İçler acısı bir durum. O kadar kültürümüzden uzaklaşmışız ki anlatmaya kalkışmayayım şimdi bu durumu...

Kadim musikî geleneğini santur ile günümüze modern bir şekilde uyarlamayı düşünüyor musunuz?

Evet. Daha dün Turgut Uyar’ın Göğe Bakalım şiirini bestelemeye çalışıyordum. Haydar Ergülen, Kemal Sayar ve Cahit Koytak şiirleri besteledim. Santur ile bu çalışmalarımın aralarına renk katıyorum, akustik gitar ile çalışıyorum. Santur doku gereği, tarih kokan bir enstrüman. Modern bir şeye uyarlandığı zaman, bir Niyazi Mısrî Hazretleri’nin şiirini icra ederkenki tadı veremiyor. Yani santuru renk katmak için kullanıyorum. Modern müziğe santur pek iyi gitmiyor.

İran’da santura nasıl bir ilgi var?

Bizdeki bağlama burada neyse, İran’da da santur o. İran klasik müziğinde santurun ayrı bir yeri var. Ben Yunus Emre Enstitüsü ile iki yıl önce İran’da ilk konserimi verdim. Türk birinin, kendi çalgılarıyla orada konser vermesi İranlıları şaşırttı. Bir de ben kendime özgü bir üslup geliştirdim. Anadolu müziğinin motiflerini kullanıyorum santur çalarken. Bir süre sonra yine bizi çağırdılar, haftaya gideceğiz. Bu sefer İran Kültür Bakanlığı davet etti. “İmam Rıza Etkinlikleri” için gideceğiz.

İran’a gittiğinizde size nasıl bakıyorlar, Sünni yahut Şii olarak?

Ben Sünni’yim. Bir problem olmuyor, gelenlerin neci olduğunu biliyorlar. Çok güzel bir şey okumuştum yıllar önce. Kamil birisine soruyorlar: “Alevi misiniz Sünni misiniz?” diye. Kamil insan da: "Ne Aleviyim, ne sünni. Hem Alevi hem Sünniyim diyor:)

Müslümanlar olarak musikîye nasıl bakmamız gerekiyor?

Mevlana, “müzik Allah’ın dilidir” der. Niyazi Mısrî’nin kitabını açtığında bir şey anlamazsın, Mevlevî Fasih Ahmed Dede'nin divanından şiir okurken anlamakta zorluk çekerseniz. Çok fazla şey anlamazsın. Ama müzik ile onu sunduğunuz zaman, inanılmaz bir tesir bırakabilir. Bizim mutasavvıfların yazdığı şiirler kendi içerisinde bir ritme sahip, müzikal altyapıları var. “Şiir ritmi çok güzel” diye eleştiri sunarlar. Bu işin piri Yunus Emre’dir. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, “Yunus kendinden öncekilerin sonuncusu, kendinden sonrakilerin öncüsüdür” der. Niyazi Mısrî Hazretleri, “Niyazi’nin dilinden Yunus’tur bunu söyleyen” der. Geçen bir imam hatip lisesine gittim, “müzik caiz midir hocam” dediler. Ben de, “sen müzik dinlerken kendini nasıl hissediyorsun” dedim. “Huzurlu hissediyorum, iyi bir his” dedi. Bunun üzerine daha ne söylenir ki?
Dede Efendi’yi, Itrî’yi ,Ali Ufki beyi ve Tanburi Cemil beyi bilmeyenler sizin ifade etmiş olduğunuz gibi bir tavra düşebiliyorlar. Dede Efendi Doğu’nun üstadı.


Ya da namaz aralarında Itrî tekbirini söylerken, kimse onun Itrî’ye ait olduğunu bilmiyor. Kadimden o kadar uzak ki insanlar.


Günümüzde bazı hocalar, “bunlar caiz” değil gibi yorumlar yaparak insanın zevk idrakini kapatıyor.
Mevlana’nın dediği gibi, “müzik Allah’ın dilidir.” Ya da Konfüçyüs, “bir yeri tanımak istiyorsanız ilk önce gidip müziklerini dinleyin” diyor. Kültürü tanımanın en temel şartı müziklerini dinlemek. Bana göre Allah’a ulaşmanın bir yoludur müzik. Bu benim içinde derya denizdir.
Popüler kültürün dayattığı müzikler hep aynı tarzda ve sürekli olarak aynı tarzda yapıldığı için eskimeye yüz tutmuş oluyorlar.


Siz üstadların unutulmayan müziklerini icra ediyorsunuz. Nasıl bir his?

Popüler kültürü hiç sevmiyorum. Resul Aydemir’i tanırsınız. Popüler olmadan önce tanırdım Resul'ü.Benim santur ile ilgili bir bestemi kullanacaktı. Ben de seve seve izin vermiştim .TV’de “Sedat Ağabey, gel birlikte bir şeyler yapalım burada” dedi. Benim işim yok orada. Daha önce de bir şov programından çağırmışlardı. Hayatımı çok ilginç bulmuşlar. Bazı TV kanalları, haberimi yapmak istedi onu da kabul etmedim.
İşin magazin tarafına bakılıyor biraz... TRT Haber’de veyahut genel olarak TRT'de santur ile ilgili bir şey olunca, zevkle gidiyorum. Ama birkaç kanalın programında benim insanlara sunabileceğim bir şey yok. Benim üzerimden bir şeyler oynayabilirler...

Sizden haberdar olmaları için bir vasıta olmaz mı aslında?

Duyulsam da, Yunus Emre’yi ve Niyazi Mısrî’yi sevenler hep aynı insanlar. Azınlık da olsa bir kitlem var. Konser yapınca seksen ile yüz kişi aralığında bir kitle geliyor. Bu benim için iyi, yetmiş kişisi genç. İnanılmaz bir his. Doğru bir şey yaptığıma inanıyorum. Popüler kültürün istediğini yapmak istesem, “gel santur ile türküler yapalım, piyasaya gir; bayağı yürürsün” diyenler var. Yapmadım. Şu andaki yaptığım tüm albümlerin besteleri bana ait. Ben klasik bir halk türküsü ve ilahi de çalmadım. Kendim besteledim. Aranje yaptım, icra ettim

Taklide de karşısınız.

Evet. Gönlüme hoş gelen şiirleri besteledim.
Üstad Necip Fazıl da, Salih Mirzabeyoğlu da diyor ki, “en kötü orijinal, en iyi taklitten evlâdır...”

Çok güzel. Bazen bazı şirketle bile diyor, “Ramazan’da ilahî yapalım.” Benim böyle bir derdim yok. Eskiden bunları söylediğimde eleştiri almıştım. Ben halk için değil, Hakk için yapıyorum. Benim ilk düşüncem bu. Her gün dört-beş kişi “ne kadar güzel müzik yapıyorsunuz” diyor. Bu kâfi bana.
Bu tasavvufun zevklerinden biri aslında. Tasavvufu sadece “bir tenhaya çekilip zikretmek” şeklinde anlayanlar, bunu gördüğünde, bu işin aslında zevk işi olduğunu görebilirler.
Dergâh ya da tekke başlı başına bir üniversite. Orada hat, tezhip, müzik dersi, Arapça, Farsça divan şiiri dersleri veriliyor. Devam edilmemiş, kapatılmış, halimize bakınız!.. Şimdi sahte tekkeler, sahte şeyhler var. Benim gözümde bir insan-ı kâmil televizyona çıkıp konuşmaz bence. Hele hele bu dönemde.

“Ben sanatı Hakk için yapıyorum” dediniz. Aslında söylemiş olduğunuz şey, bir Müslüman’ın sanata nasıl yaklaşacağını, nasıl yaklaşması gerektiğini belirtiyor. Bunu biraz açabilir miyiz?

Her şey Allah’tan gelir, Allah’a gider. Kur’an’ın en temel bahsettiği şeydir bu. Bu müziği yapmamdaki en büyük sebep Allah. Mesela ben Kürt bir ailenin çocuğuyum, ama maalesef Türkiye’deki Kürtlerin çoğunun kendi mutasavvıflarından haberi yok. Feqîyê Teyran’ı, Ahmed-i Hani’yi tanıyanlar yok. Ya da aynı şekilde Türkler için, Niyazi Mısrî’yi, Şeyh Galip’i tanıyanlar yok. Allah sevgisinin ırkı falan yok. “Sen ne olursan ol gel” diyor ya. Bunu herkes Mevlana söyledi sanıyor. Bu söz aslında Ebu Said-i Ebu’l-Hayr’ın sözü. Benim yapmaya çalıştığım şey, Allah’a hizmet. Müziğimle de bunu yapmak istiyorum.
Batı kültüründen çektiğimiz kadar, içimizdeki kaba softa ham yobazlardan da çekiyoruz.
Tabiî ki. İçimizdeki yobazların onlardan bir farkı yok bence. Yunus Emre’nin Vahdetnamesi’ni dinleyen birisi, “bu nedir ya, bu Allah’ın kendisiymiş gibi” bir ifade kullanmıştı. Adamın vahdet-i vücuttan haberi yok. Osmanlı döneminde Kadızadeliler ile Sivasîler’in kavgası var ya, yıllarca devam eden, hâlâ devam ediyor işte.

Yaşınızın genç olmasına mukabil epey çalışmalarınız var.

Şu anda santurum yanımda yok ama, yıllarca taşımaktan ellerim nasır tuttu. Yıllarca sokakta müzik yaptım. Bu benim için bir zevk.

Kaç yaşında müziğe alâka duydunuz?

Çocukluğumdan beri. Bazen ilahîler söyleniyordu bulunduğum yerde.

Kardeşiniz de sizinle birlikte sahne alıyor.

Eşim ben ve kardeşim sahne alıyoruz. Beraber ailecek bir şey kurduk.


Uzun süre sokakta müzisyenlik yaptınız, zabıtalar müsaade vermedi ve birtakım problemlerle karşılaştınız... Bundan da bahsedebilir misiniz?

Yedi yıla yakın bir süre sokakta çaldım. “Ankara’yı güzelleştiren on yedi madde” diye bir haber yapılmış ve başlığın altına, maddelerden birisine beni eklemişler. Ankara’daki herkes beni tanıyor. Neredeyse Ankara’nın bütün sokaklarında müzik yaptım. Dünyanın en güzel sahnesi sokanlardır en güzel dekoru da çöp arabası... Önünden çöp arabası geçen bir sahne gördünüz mü? Sahnedeyken bilmem ne kadar yüksekte oturuyorsunuz, karşınızdaki insanlara karşı farklılaşıyorsunuz. Mesela ben üzerimde tişört varken evlendim, takım elbise giymedim. Sanki takım elbise giyince bir şey oluyor, bana göre sanatçının yapacağı bir şey değil.Şartlanmamak gerek böyle şeylere.Müzik zaten tabiî bir şey ve öyle kaldığı müddetçe kıymetli.

Murat Taner var, Kemalist bir görüşten geliyor ve daha sonra Itrî ve Dede Efendi ile bu tarafa doğru kayıyor. Kendisiyle röportaj yaptık, caz müzik ile uğraşıyor. Onun da üzerinde durduğu bir şey; “musikide tabiatta olmayan bir ses kullanıldığı zaman, güzel gelmez kulağa” diyor. Elektronik aletlerle yapılan müziğe çok karşı çıkar kendisi.

Artık uzay çağında yaşıyoruz. Yeni dünya müziği diye bir şey çıktı ortaya. Doğa sesini duymak için İstanbul’dan uzaklaşmak gerekiyor, Karadeniz’e gitmek gerekiyor mesela. Doğanın sesini duyamıyoruz ki. Sadettin Ökten hocanın bir sözü var; “insanın gökyüzüne bakacak vakti olmalı” diye. İstanbul’da gökyüzüne bakacak vaktimiz yok.


Baksak da bir şey göremiyoruz.


Evet. Ökten hoca, “İmam Gazalî’nin ‘Gökyüzüne Bakmanın Faydaları’ diye yazdığı bir şey var” diyor. O kadar betonlaştık ki, insan görecek meydanlar bile kalmayacak yakınlarda.

İlave edelim müzisyen Murat Taner, “müzik bir ses sisteminden çıkınca tam olarak ruha hitap etmiyor. Bizzat kişinin çaldığı enstrümandan duyacaksınız” diyor.


Santur sanki mikrofon varmış gibi tınladığı için sokaktaki en büyük dezavantajımız da buydu. Bir kafeteryadan çaldığım santuru sokaktaki adam çok rahat duyabilir. O yüzden Santur çalmama yarayan mızraplarımın ucuna  keçe ile volümünü kısıyorum. Bir yere gidiyoruz mesela, herkes sessiz olursa akustik çalabiliriz. İşin içine mikrofon vesaire girince o güzel hissi kaybediyorsun. Evde bir beste yapıyorum hevesle, stüdyoya giriyorum her şeyi tek tek çalıyorum, arkadan bir metronom geliyor “tik-tik” diye. Ona göre şarkıyı söyleyip çalmak zorundayım, bütün enerjimi alıyor.

Sizi Üsküdar’da dinlerken, enstrümanın sesi hoparlörden gelirken cızırtı yapıyordu. Yukarıdan gelen klima da etki yapıyor. Sizin çaldığınız orijinal beste tam manasıyla aktarılmıyordu. Birçok sahnede bu problemler çıkabiliyor.

Akustik ve tarihî alanlara apartman ya da alışveriş merkezi yapıyorlar, böyle bir zihniyet olduğu için konser yapacağın mekân da çok fazla yok.

Murat Taner de, “eskiden Roma dönemlerinde yapılan tiyatrolarda sahne aşağıda izleyenler yukarıdaydı, akustik ortam otomatik şekilde sağlanıyordu. Aşağıdan yukarıya ses daha direkt olarak çıkıyordu” diyor.

Katılıyorum. Mardin’de bir han var, orada çalışıyoruz. Ses her yere ulaşıyor, üst katı boş bir alan, dinleyiciler karşımda ve ses direkt seyirciye gidiyor.


Dönüp dolaşıp mimarîdeki çarpıklığa geliyoruz. Esasında medeniyetin topyekûn küllî bir şey olduğunu her şeyin de birbiriyle iç içe olduğunu anlıyoruz.


En önemli şeylerden birisidir mimarî. Sanatla bir olacak şey. Müziği de dâhil etmeliyiz buna.
Müzikte ölçü olmasa kalıcılığı da olmuyor. Ben notaya bağlı kalmıyorum.

Yeni bir nota oluşturmuyor musunuz?

Notasını yazıyorum, ama çalarken dört dörtlük bir yol seyretmiyorum. Duygu başka bir şey. Dünyaca ünlü bir flemenko gitarcısı var. Paco de Lucia.Nota bilmiyor kendisi. Mesele duygu.

Japon Kitaro da öyleydi herhalde...


O da nota bilmiyor... Sadece içinden gelenleri çalıyor, nota bilgisi çok az. Doğaçlama diyorlar. Bir sürü parça yaptım, bir konserde çaldığım parçayı aynı şekilde diğer konserde çalmadım.
 

Bulunulan mekân, zaman ve insanın ruh hâline göre değişiyor bu herhalde?
 

Benim için çok değerli bir şeyden bahsedeyim; diyelim ki bir yere konsere gittim. On tane adam var ve on tane adam önündeki nota sehpasına bakarak parça çalıyorsa, ben o konseri dinleyemiyorum. Yarım saat sonra çıkıyorum o konserden.


Donuk oluyor. Matematik sempozyumuna gelmişsiniz gibi.


Üsküdar’da bir konsere gittim. Rüzgâr kanuncunun nota kâğıdını düşürdü ve adam durdu. Kanunu bırakıp kağıdı aldı, aciz. Çalacağı şeyden ne kadar uzak… Matematik olarak bakıyor meseleye. Önünde nota sehpası varsa, dinleyemem onu. Cazı bu yüzden severim, çok iyi caz dinleyicisiyimdir. Doğulu Müslüman cazcılar var. Mesela İbrahim Maalouf. O kadar çok etkilendim ki adamdan, onun gibi bir beste yapmaya çalıştım. Niyazi Mısrî Hazretleri’nin Arapça şiirini “Bir Sufî Caz Denemesi” diye bir şey yaptım. Trompetçi bir arkadaş buldum, ‘deneme’ dedim. Enver İbrahim var. Tunuslu birisi. Dünyanın en önemli müzik şirketi ECM’den albümleri çıkıyor. Türkiye’de kimse bilmiyor. Burada Ramazan’da gerçekleşen caz festivaline gelmişti, kimse gitmemiş konserine. Böyle şeylere ulaşamıyorlar, kimse kulak vermiyor. Üzücü bir şey.

Önümüzdeki süreçte projeleriniz var mı?

Santur tamiri yapıyorum, belgesel ve film müzikleri yapıyorum. Film müziği bambaşka bir şey. Şuan bir film müziği yapıyorum.Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t Tayr kitabının günümüze uyarlanmış hâli. Şehirden kaçmış bir adamın, köyde bir mürşitle karşılaşmasını anlatıyor.
Bir başka projemden bahsedeyim; Osman Kemali Baba diye, Melamî meşrep bir zat vardı. Altı yaşında gözlerini kaybetmiş. Ehli Beyt aşkıyla Kerbela'ya yürüyerek gitmiş. Hatta son zamanlarda bir tartışma vardı Dördüncü Murat ile ilgili, “Bağdat’ı gözü kapalı alırım” demişlerdi. Ben de, “Bağdat’ı gözü kapalı bulan tek kişi Osman Kemali Baba’dır” demiştim. Onun “Aşk Sızıntıları” diye bir divanı var. 1976’da basılmış. Edirnekapı’da mezarı olan bir zat. Onun divanından besteler yaptım. Önümüzdeki ay o çıkacak. “Ayrı Dilden Aynı Gönülden” isimli albüm Osmanlıca-Türkçe-Kürtçe-Arapça-Farsça mutasavvıflardan istifade edilerek yapılmış bir albüm. Kültür Bakanlığı Gençdes 28 yaş altına verilen bir destek var. Ondan aldığım fon ile bu albümü kaydettik. Dağıtımı olmayacak, sadece dijital ortamda yayınlanacak.


Albümün haberini internette görmüştük. Kardeş yayın organı Baran Dergisi’nin internet sitesinde yayınlamıştık.


Teşekkür ederim.


Bu hoş sohbet için biz teşekkür ederiz...

Kaynak: Editör:
Etiketler: Santur, Sanatçısı, Sedat, Anar, ile, Musiki, Üzerine...,
Yorumlar
Haber Yazılımı