Haber Detayı
03 Şubat 2016 - Çarşamba 11:02
 
Sibel Atagün ile Sinema Üzerine
Sinema Yazarı Sibel Atagün ile Sinema Üzerine...
Söyleşi Haberi
Sibel Atagün ile Sinema Üzerine

Okurlarımızın tanıması açısından sorarsak Sibel Atagün kimdir?

Sibel Atagün, esasında tarih öğretmeni. Yakınçağ tarihi alanında yüksek lisansı devam etmekte olan bir tarih öğrencisi.

İkinci Meşrutiyet döneminde yayınlanan muhalif bir gazeteyi çeviriyorum.

Sinemaya olan ilgime gelirsek, ben kendimi bildim bileli sinemayı severim. Ülkemizdeki birçok sinema sever gibi benim de ilk göz ağrım Yeşilçam sineması oldu diyebilirim. Sinema üzerine yazmam ise sevgili Bülent Parlak’ın vesilesiyle olmuştur. Bundan on yıl önce izdiham.com sitesinde sinema yazıları yazmaya başladım. Ve hala izdiham dergide Zeliha Yurdaer adıyla sinema üzerine yazıyorum.

Sinemanın ne olduğunu izah etmeye çalışırken hangi hususları göz önünde bulundurmak gerekiyor?

Sinemayı tanımlarken gerçeği ne kadar htirdiği, izleyiciyle manevi olarak ne kadar bağ kurduğu gibi hususları dikkate almalıyız. Sinema, gerçeğin en net şekilde yansıtıldığı bir sanattır.

Sinema insandır. Çünkü yönetmenin iç dünyasını aktarır bize. Dolayısıyla sinemanın gerçeği yansıtabilmesi, yönetmenin iç dünyasını ne kadar yansıttığıyla doğru orantılıdır.

Bütün sanat dallarında elimizde olmadan aradığımız estetik anlayış, sinemada kendiliğinden var olmalıdır. Yani içsel bir zorunluluk olarak sinemada estetik tezahür eder. Zorlama bir şekilde imajlarla verilmez. Yönetmenin düşsel süreci beyaz perdeye aktarılırken bu estetik ortaya çıkar. Fransız sanat tarihçisi Andre Malraux sinemayı, plastik gerçekliğin en ileri evrimi olarak tanımlar. Dolayısıyla sinemayı yine en gerçek sanat dallarından fotoğraftan ayıran en önemli özellik zaman kavramıdır. Sinema, yönetmenin düşsel gerçekliğini zamana ve mekana sığdırarak somut gerçekliğe dönüştürür.

Kraucer’in ifadesiyle, en az müdahale edilen, en az kurguya sahip, hayatın kendisi olan bir sanat dalıdır.

Sinema görsel bir dildir. Belli bir zamanı Bazin’in ifadesiyle mumyalar. Zamanı olağan çürümeden korur. Bu yüzden sinema ne kadar hayatın içinde olursa, saf bir gözlem olursa o kadar başarılı olur. Kameralı adam Vertov’un bahsettiği “göz” olur.  

Modern bir sanat olarak addedilen sinema, insanlara bir şeyleri dayatma ve empoze etme aracı olarak kullanılmakta… Bu husustaki fikirleriniz nelerdir? Sinemanın gerçek maksadı ne olmalıdır?

Sinema birçok sinema kuramcısının da kabul ettiği üzere bir düşünce aktarım aracıdır.  O nedenle bu aktarım bazen yönetmenin düşünceleri olurken –olması gereken buyken- bazen devletlerin algı yönetimi amacıyla topluma bir düşünceyi empoze etme aracı olarak da kullanılmıştır. Sinemayı bir dil olarak kabul ederiz ki bu dilin anlatım olanakları üzerine ciltlerce kitaplar yazılmıştır. Sinemanın kitleler üzerinde etkisi büyüktür. Büyük yönetmen Stanley Kubrick’in sinemanın büyüsü olarak açıkladığı düşüncede olduğu  gibi, bizler izleyici olarak filmi izlerken bir düşüncenin bize nasıl aktarıldığının farkına varmayız bile. Daha sonraları üzerinde düşününce bu fikirlerin bizi ele geçirdiğini, yüreğimizi nasıl etkilediğini fark ederiz.

Dolayısıyla sinema ideolojilerin topluma empoze edilmesinde kullanılagelmiştir. Deleuze bu konuda sinema bir düşünce devrimi yapacak güçtedir demiştir. Sinemanın düşünce aktarımındaki rolünü doğru anlarsak kitleleri düşünmeye sevk edebiliriz.

Büyük yönetmen Luis Bunuel’in sinemanın etkisi üzerine söylediği “ sinema, tüm ifade biçimleri arasında seyirciyi kendinden geçirmeye en muktedir olanıdır. Aynı zamanda aptallaştırmaya en muktedir olanı da” sözü durumun ehemmiyetine dikkat çeker.

Peki sinemanın asli görevi nedir? Devletlerin, kişilerin bir ideolojik fikri insanlara empoze etme aracı mıdır? Yoksa hakikatin bir aktarımı olarak izleyiciye ifade edilemeyeni sunma, izleyiciyi yönetmenin dünyasına çekerken filmi kendi dünyasıyla anlamlandırmasını sağlama mıdır? Bana göre elbette ikincisi.

Tarkovsky’nin de ifadesiyle “sonsuzluk, sonsuzu somutlaştırabilen sanat aracılığıyla yakalanabilir.”

Bu bağlamda, sinemada bir ideolojiyi, bir düşünceyi dikte etmeye çalışmak bana göre despotik bir film anlayışıdır. İzleyici, filmi izlerken gördükleri ile kendi hayatı arasında bağlantı kurabilmelidir. Filmi kendisiyle bütünleştirebilmeli, ifade edemediklerini görebilmelidir, yorumlayabilmelidir. Bir ideolojinin empoze edildiği filmde, seyirci tamamen sanatın dışında kalır. Bir nesne haline gelir. Objeyi anlamak zorunda kalan bir nesne. Filme bir katkısı bir yorumu olamaz.

Özetle sinema insanı etkilerse güçlüdür evet ama bu etki zihni bir etki olmamalı. Manevi bir etki olmalı. Seyircinin filmi izlerken ruhu doymalı.

Devletlerin sinemayı algı yönetiminde etkin bir şekilde kullandığını görüyoruz. Sinemanın siyasî, iktisadî ve içtimaî sahalarda ne gibi tesirleri olmaktadır?

Devletlerin algı  yönetiminde sinemadan yararlandıklarını görüyoruz. Bu konuda sinemanın siyasi, iktisadi ve bilhassa içtimai alanda tesirlerinden söz edebiliriz. Sinema bir kere insanı düşünmeye sevk eder. Ya da düşünmemeye. Sinema toplumu uyuşturma, asimile etme, manevi değerlerinden uzaklaştırma alanında kullanılırsa da başarılı olabilir. Yani insanı düşünmemeye yönlendirir. Onun zihnini uyuşturur. Manevi haz kaynaklarını değiştirir. Ve sinemayla doyduğunu sanan insan esasında ruhunun açlığı içinde sadece dönemsel bir uyuşma yaşar.

Bu noktada sinemanın siyasi ve özellikle içtimai tesirini düşünürsek çok önemli olduğunu vurgulayabiliriz. Deleuze de bunun önemine dikkat çeker ve şöyle sorar :” neden sinemanın bir düşünce devrimi yaptığına inanmıyoruz? Sinemanın çağrısına kulaklar tıkandı. Düşünce boğuldu ve iptal edildi. Sinema, kitleleri gerçek bir düşünce objesi yapmak yerine kalabalıkların yabancılaşmasına ve yığınların aptallaşmasına kullanıldı.”

Her ne kadar günümüzde sosyal medya aracılığı ile öfke, sevgi, vefa gibi duygular çok hızlı tüketiliyorsa da  en azından düşünmeye, kendi iç yolculuğuna çıkmaya doğru bir adım attırması, unuttuğumuz ruhsal değerleri hatırlatma açısından sinema önemini hala korumakta bana göre.

V For Vendetta ile beraber başlayan bir isyan film serileri izledik. Bunun akabinde başta “Arap Baharı” olmak üzere isyan hareketleri gördük. Bu filmler ile isyan dalgaları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Daha önce de değindiğimiz gibi sinema kitleler üzerinde en büyük etkiye sahip bir sanat dalıdır. Toplumun hafızasını diri tutan ya da körelten, asimile eden en önemli görsel dildir. Dolaysız bir sanat biçimidir. Bu yüzden V for Vendetta tarzı dünyanın birçok ülkesinde gösterime girmiş, toplumda, özellikle gençlerde devrimci ruhu uyandırmış filmlerin bu tarz isyan hareketlerinde dolaylı etkileri olabilir. 

V for Vendetta’da, 5 Kasım 1605’te İngiltere’de parlamento binasını havaya uçurmaya kalkan yani esasında bir terör eyleminde bulunan Guy Hawkes adlı anarşisti canlandıran karakterin (Hugo Weaving) taktığı maskenin isyanların olduğu her yerde takılıyor olması bunun bir göstergesi elbette. Çok hızlı bir tüketim çağında yaşıyoruz. Nefreti de sevgiyi de çok hızlı tüketiyoruz. Bunda sinemanın etkisi kadar hatta belki de son zamanlarda daha çok sosyal medyanın etkisi var. Burada kullanılan Guy Hawkes maskesi sosyal medya üzerinden büyük taraftar toplayan Occupy hareketinin de simgesi haline gelmişti.

Zamanla bu maske, diktaya, faşizme karşı bir özgürlük mücadelesinin simgesi haline geldi. Arap baharı olarak adlandırılan halk hareketlerinde de bu maskelerden her yerde gördük.

Bu simge ne kadar samimi, Guy Hawkes gerçek bir özgürlük direnişçisi miydi, Occupy hareketi gerçekten bir halk mücadelesi mi yoksa Amerika’dan da kaosun sürdürülmesi adına destek gördü mü bunlar tartışılır. Tıpkı Arap baharında halkı direnişe çağıran diktaya ayaklanmaya çağrıda bulunan yabancı basının samimiyetinin tartışılacağı gibi.

Yani bu maske işsizliğe, diktaya, baskı rejimlerine karşı bir simge haline geldiyse burada filmi çizgi romandan uyarlayan Wachowski kardeşlerin, zamanı iyi değerlendirme, halkın nabzını tutmadaki başarısı tartışılmaz bir gerçektir. 

Sinema ile alâkadar olan hemen herkes Tarkovski’den bahsediyor. Gerçekten de ondan beri yetişen kimse yok mu?

Açıkçası Tarkovski benim de hassas noktam. İçimdekileri yazmama, yönetmenin htirdiği düşsel yolculuğu kaleme almama  ilham kaynağı olan bana göre yeri doldurulamaz bir yönetmen.

Bu konuda sanırım çok kişi böyle düşünüyor ki, sinemada çağın adeta mesihi olarak bakılmış kendisine. Sinemasını şiirsel sinema diye tanımlayan ve kendi ruh dünyasını yansıtabilen yönetmenlere de sinemanın şairleri diyen Tarkovski, Vertov’un bahsettiği gözlem başarısından, Kraucer’in sözünü ettiği rüyamsı gerçekçilikten, Plotinos’un Rönesans düşünürlerini etkisi altına alan Tanrı’nın gözüyle görme olarak bahsettiği sanatta zerafet kavramından fazlasıyla nasibini almış bir sinema anlayışına sahipti.

Onun izinden giden ve ondan etkilenen en başta kendi ülkesindeki, dönemin Tarkovskisi olarak adlandırılan  Andrey Zvyagintsev’i örnek gösterebiliriz. Doğayı, insanı ön plana çıkaran, insanın ruh dünyasını kendi gözlemiyle çok başarıyla aktaran benim de çok beğendiğim bir yönetmen kendisi.

Yalnız şu var ki Tarkovski’ye öykünen yönetmenlerin en çok olduğu yer sanırım Türkiye. Sinemayla uğraşanlar tarafından, “Neden Tarkovski Olamıyorum” diye bir film çekilecek kadar çok sevilmektedir Belki de bu Tarkovski’nin kendisini de yakın bulduğu doğu medeniyetinin bir bakışıdır. Tarkovski, hakikati arayan bir şair/yönetmendir. Filmlerinde de bunu tüm ruhunuzla hissedersiniz. Dolayısıyla İslam kültürü, tasavvufun da sanata etkisiyle, ülkemizde daha çok hayran kitlesi olmasını normal buluyorum.

Kendisinden etkilenen Zeki Demirkubuz – ki filmlerinde kullandığı birçok metafor Tarkovski etkisidir- bireyin yalnızlığı, toplumla çatışmasını saf bir gözlemle, gerçekçi diyaloglarla verir.

Aynı şekilde Nuri Bilge Ceylan da Tarkovski hayranlarından ve filmlerinde ondan etkilenen bir yönetmendir.

Bana göre ülkemizde Tarkovski’nin şiirsel sinema anlayışına en yakın yönetmen Semih Kaplanoğlu’dur. Yusuf Üçlemesini dikkatle ve ruhuyla izleyen herkes Tarkovski’ye benzer bir arayışı sezmiştir.

Hiç şüphe yok ki bugün bütün insanlık büyük bir buhranın içerisinde… Bu buhranın sinemaya yansıması nasıl olmaktadır? Bilhassa Batı sinemasının bugün içerisinde bulunduğu durumu bu çerçevede değerlendirebilir miyiz?

İnsanın arayışı sürdükçe sanattaki, sinemadaki arayış da devam edecektir. Ve insan hiçbir zaman buldum diyemeyecek , hep arayışta olacaktır. Kaldı ki güzel olan da budur. Bu nedenle toplumun çekirdeği olan birey, kendine yabancılaştıkça dünyaya da yabancılaşıyor. Bireyin buhranı topluma yansıyor. Tabi ki de bu da sinemaya yansıyor.

Batı sineması derken Amerikan bağımsız sinemasını saymazsak, sinema Amerika’da gerçekten sanat olarak icra edilmiyor.  Tüketim unsuru olarak ticari bir malzeme olarak görülen sinema toplumun görece ihtiyaçlarını karşılıyor. Şiddet, cinsellik, gerilim, salt  bilim-kurgu gibi.

Avrupa sinemasına baktığımızda bu buhranı daha çıplaklıkla görürüz. Amerika’nın şiddetle, aksiyonla perdelediği bireyin varoluş bunalımı batı sinemasında gözler önüne serilmektedir. Yabancılaşan insanın mutsuzluğu, huzursuzluğu her karede okunmaktadır. Michael Haneke ve Lars Von Trier örneklerinde olduğu gibi.

Norveç sineması hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Norveç sineması ile ilgili izdiham dergisinin 19. sayısında bazı filmleri seçerek yazmıştım.

Kendilerine has bir tarz oluşturduklarını söyleyebilirim. Öncelikle estetik açıdan çok başarılı buluyorum. Ne zaman Norveç filmi izlesem, tüm soğukluğuna rağmen Norveç sokaklarında olmayı hayal etmekten kendimi alamam. Esprili bir tarzları var ayrıca. Genel geçer anlamda esprili değil ama ince dokundurmalar, ironiler, tabulaştırılan meselelerin hafiften tiye alınması gibi detaylara sahip Norveç sineması. Özellikle başarılı bulduğum iki isim ise Bent Hamer ve Joachim Trier diyebilirim. Bilhassa Reprise ve Blind filmleri beni çok etkilemiştir.

Nuri Bilge Ceylan filmlerini nasıl buluyorsunuz?

Nuri Bilge Ceylan’ı Kasaba filminden itibaren takip ediyorum. Yani kendisinin ilk hayranlarındanım diyebilirim. O günden bugüne yurt çapında hatta dünya çapında tanınan, beğenilen bir yönetmen olmasını ben kendisinin gözlem yeteneğine bağlıyorum. Topluma hatta insanın içine adeta ayna tutan filmler yapıyor. Kasaba’dan bu yana elbette bu gözlemlerini daha belirgin bir şekilde veriyor. Ülkemizde hayran kitlesinin artmasını da biraz daha açık olmaya başlamasına bağlıyorum. Yani Kasaba ve Uzak filminde de muhteşem bir gözlem aktarımı vardı. Ama bunu dikkatle izleyen, karakterde kendi dünyasından bir şeyler bulanlar fark ediyordu. Nuri Bilge Ceylan filmlerinde biraz daha diyalog yerleştirdikçe, iç hesaplaşmaları biraz daha açığa serdikçe sanırım daha çok anlaşılır oldu.

Bende kendisinin Uzak, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu’nun ayrı bir yeri vardır.

Son olarak ehemmiyetli gördüğünüz ve eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Sinema insanın insana bakışını değiştiren, insanda, insanı hatta kendisini çözümlemesinin iştiyakını uyandıran muhteşem bir dil. İnsanın dünyadaki yolculuğunu anlamlı kılma adına doğru filmleri okumak/görmek kısacık hayatta bir kârdır diye düşünüyorum.

Arayanların yolculuğunda güzel seyirler dilerim.

Teşekkür ederiz

Ben teşekkür ederim.

Sibel Atagün, @film_ve_ruya

Aylık Dergisi, 136. Sayı, Ocak2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sibel, Atagün, ile, Sinema, Üzerine,
Yorumlar
Haber Yazılımı