Haber Detayı
01 Ağustos 2019 - Perşembe 14:20
 
Sosyolog Müfid Yüksel ile Kültür, Toplum ve İktidar Üzerine...
Gençlerimizin kafası bilgi kirliliği içinde, karışık. Temiz ve sağlam bilgiye ulaşması sadece internetle mümkün değil. Bunu süzmek de ayrı bir altyapıyı gerektiriyor. Sosyal medyadan, internetten bir sürü bilgi, makale veya kitap bulabilirsin. Ancak bu işin bir usûlü, gayesi var. Eskiler bir bilenin dizinin dibinde yetişirdi; görerek. Bir demirci bile demir işinin ehlini arar, bulur, öğrenirdi.
Söyleşi Haberi
Sosyolog Müfid Yüksel ile Kültür, Toplum ve İktidar Üzerine...

AK Parti döneminde de sık sık gündem olup kabul edilen kültür ve sanat alanındaki zaaf ve başarısızlığı dikkate aldığımızda insanımızın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye öteden beri kültür ve sanatta ciddi sıkıntı yaşıyor. Son yüzyılda yani imparatorluğu kaybettiğinden, toprak kaybı yaşadığından beri insanımız kültür ve sanatta ciddi kayıplar yaşıyor. Eski topraklarından büzülerek Anadolu’ya hapsedilmiş insanımız kültür yapılarını ve imkânlarını büyük ölçüde kaybetti. Bu iktidar bağlamında da asıl olan şu; Türkiye’de dindar kesimler zaten 1920’li yıllardan bu yana Tek Parti’nin gelişiyle birlikte gerçekleşen “devrimler”de ve reformların tamamına yakınında İslâmî altyapı ve hassasiyetler hedef oldu. Bu ülkenin insanı, dini hedef alınarak baskılarla İslâm kültüründen uzaklaştırıldı. Bunu yapanlar yeni bir “merkez” kurarak Müslümanları dışladı; “kamu dışı” olarak baskı altına aldı. Kamu hayatının dışına itilmiş olarak kalan Müslümanlar, uzun yıllar boyu hem “yasal” hem de “anayasal” bir zemin üzerinde hedef tayin edildi, zulmedildi. Başka bir ifadeyle din ve dindarlık, görüntü itibariyle dahi toplumdaki varlığı şehirlerden kovuldu. İmparatorluktan kalan kültürel altyapı hem Batı’dan hem içeriden vuruldu. Batı kültürü ve hayat tarzı egemen kılınmaya çalışıldı. Bu da taklitten öteye gitmedi; uluslararası, “muasır medeniyet seviyesi” iddiasına rağmen birkaç “müstakil ödül” dışında başarılı olamadı. Bu vesayetin gerçekleştirdiği en önemli şey “dil devrimi” oldu. Dilimizi belli bir alana hapsettiler. Sınırları dışında etkisi kalmamış bir dile dönüştürüldü. Diğer dillerle bağını kopardı. Bu, Batı’ya açılma adına oldu. Arapça ve Farsça ile olan koca bir dünya ile bağlarımız koparılarak iklim çoraklaştırıldı. Bir çok ülkede yazı dili olarak kullanılan Türkçe ile irtibat kaldırıldı. Tunus’ta, Mısır’da, Cezayir’de bugün hâlâ Osmanlı kitabelerini görebiliyoruz. O kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştık. Anadolu’ya hapsedilmiş, yapaylaştırılmış, tabiîliğinden uzaklaştırılmış bir dil olarak ciddi ve şiddetli bir kültür vesayeti güden politikalarla gerçekleşti bu... Şehirli dindarlığın son neslinin de toplum hayatından kovulması da beraberinde gerçekleşti. Camilere kadar müdahale edildi. Camiye hapsedilmekle kalmadı yani. Ezanın yasaklanmasına kadar... Böylece kırsala hapsedilen Müslümanlar, bahsettiği Tek Parti vesayetinin kısmen kırılmasıyla 60’lardan itibaren zamanla kırsaldan şehre bir taşınma, göç olduğunda da kendini yeniden ayağa kaldırmada, yeniden kültürel varlığını ortaya koymada çok başarılı olamadı. Birincisi kalabalık sayısı olarak anlam ve değer ifade etti. İkincisi siyaset, varoşlardan gelen bu sosyal yapıyla kendine bir altyapı oluşturamadı. Daha çok merkez sağa yöneldi. Fakat bu merkez sağda şehirli elit olarak beliren kişi ve çevreler liberal karakterde hareketler olarak ortaya çıktı. Şehirli eğitim gören insanımız da bu liberal kanada sığındı. Bu çevre gerçekte kendine ait bir çevre değildi. Bunlar da günübirlik politikalarla, pragmatist tutumla yetinip uzun vadede yapılanmayı göze alamadı. Umumî siyasî yapıların dışında bir kimlik ifade edemedi. Söz konusu liberal karakter zaten bütün siyasî partiler içerisinde zamanla yer buldu.

 

Bir yandan da popülizm...

 

Evet. Popülizm ve uzun vade kavrayışının olmadığı bir süreç.  Sahada sonuca odaklı olmayan genel geçer portföyün dışına çıkmadı; sayısalda kaldı.

 

Kitleleri pohpohlama, vaadlerle avutmak...

 

Bu da etkisiz, bereketsiz bir döngüye mahkûm etti. 50’li, 60’lı yılların dindar insanında bir gayret, dinamizm, aşk ve enerji vardı. Onlar ilham geleneğinden geliyorlardı. Bu gelenekten kopmamışlardı. Ulema, sufî ve tefekkür geleneğinin havzasından gelen insanlardı bunlar. Bu gelenekten beslenenlerde bereket ve hayat vardı. Rahmetli Necip Fazıl’ın Abdülhakîm Arvasi’den gelen kol ve tevarüs edişi mesela... Bir taraftan Nakşibendilikle, Halidîlikle oluşmuş bir akım vardı. Bu da ulema geleneğinden gelen bir enerjiydi ve zaman zaman İstanbul’da belirir, gövde gösterirdi. Gönenli Mehmet Efendi, Said Nursi, merhum Mehmet Zahid Kotku, Süleyman Hilmi Tunahan... Sadece İstanbul’da değil, Doğu’da da Halidîlik ve ulema geleneği vardı. Siyasetin popülist yapısı bunu alıp işleyemezdi. Siyaset bu enerjinin tüketicisi oldu genellikle... İkincisi, 60’lı yıllardan itibaren yavaş yavaş topluma nüfuz etmeye başlayan “radikal İslâmcı” hareketler, protest olarak belirdi.

 

Reaksiyoner?

 

Tamamen reaksiyoner. Bir aksiyon oluşturacak kültür temeline sahip değildi. Mesela ideolojik selefîlik diyebileceğimiz dinî veya ideolojik tekfirci diyebileceğimiz sekter hareketlerden beslenerek geldikleri için reaksiyoner kaldı, inşa edici hareket olmadı. Bir Abdülhakîm Arvasi, Necip Fazıl, Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî veya Said Nursi gibi toplumda inşa edici köklü bir kimlik onlarda yoktu. Dolayısıyla onlar da köklü hareket oluşturamadılar. Aksine Ehl-i Sünnet çizgisinden, irfan geleneğinden gelen tesirin önünü kesici yapılar olarak ortaya çıktılar. Onlar da kendilerini üretemedi, başka şeylere eklemlendiler. Gerçek hayatta karşılık bulamadıkları için kırılmalara uğradılar. Biraz daha ileri gidecek olursak itikadî ve ideolojik kırılmalara uğradılar. Böylece iddialarını kaybettiler. Çok saf iddiaları vardı, çok sert tepkisel iddiaları vardı ama bütün o iddialarından vazgeçip zıt ve aykırı akımlara entegre oldular. Dolayısıyla kültürel olarak zaman içinde inşa edilmesi gereken yapılanmaya gidilemediği gibi mevcut girişimler de sekteye uğratıldı. Özellikle siyasetteki acemilik buna yol açmış, zıt eğilimleri besleyici olmuştur.

 

Kültürde altyapı kurabilecek yapılar popülist siyaset tarafından aldatıldı, istismara uğradı diyebilir miyiz?

 

Siyaset tarafından kısa vadeli bahanelerle, arzularla oyalandı. Enerjisi harcandı. Kısa vadeli hedeflere mahkûm edildi. Temeli güçlendirici uzun vadeli hedeflere yönlendirilmedi. Bir taraftan da dışarıdan gelen tekfirci tesir bu zemini bozdu.  Selefîliğin getirdiği tekfirci anlayışın biraz ötesine gidersek haricilikten etkilenen anlayış inşa edici olamaz. Bunların hepsini bir arada düşünmeliyiz. Burada siyaset tüm olaylarda kuşatıcı etkiye sahiptir. Rehin almıştır.

 

Rehin alınanlar da yaşadıklarını “zamanın şartları” olarak düşünüp alışmaya başlayınca?

 

Aynen öyle... Siyasetin de gereken kültürel zemini oluşturacak uzun vadede gerçekleştirmek üzere projeleri olan bir hedefe sahip olmadıklarından kültür ve sanatta kadük kalındı. Çabucak tüketilen tadımlık, çerezlik. Biraz İmam-Hatip Okulları üzerinden beklenti ve teselli içinde olundu. İmam Hatipler de başta bahsettiğim kalabalık sayısıyla değerlendirildi.

 

Veya ilahiyat okulları..

 

Evet, ilahiyat okulları da dahil kemmiyet esaslı, keyfiyet hassasiyetini gözetmeyen kalabalıkçı alışkanlık... 1948’den bu yana açılmış olan İmam Hatip okullarında din alimi, ilim adamı yetiştirmek hususunda maalesef iyi sınav veremedik. Türkiye’de dinî cemaat ve grupların muhafazakâr da olsa, zamanın şartlarının dayattığı mühendislik, doktorluk, sanat, mimarlık gibi nitelikli mesleklerde insan kadrosunu yetiştirememek bir yana yetiştirilenlerin çoğu da Müslümanların kültür hayatında öksüz bırakıldığını ortaya koydu.

 

Bunun tek sebebi vesayet rejimi olamaz herhalde?

 

Burada pozitivizmin derin tesiri var. 19. yy’ın mekanik dünya anlayışının coğrafyamızdaki tesiriyle birlikte maddî üstünlüğün, yani teknolojik mağlubiyet kompleksinin de yerleşmesi söz konusu. Biz de ilerleyeceğiz, gelişeceğiz, sanayileşeceğiz, “bir elimizde bilgisayar bir elimizde Kur’an olacak” gibi altı boş iddialar sadece bilgisayara esareti getirdi.

 

Eziklik kompleksi?

 

Tam da o!. Sadece bu alanlarda insan yetiştirmeye bakılırken manevi disiplin ve ilim tamamen öksüz kaldı. Modernleşmenin ilimdeki dolandırıcılığı karşısında insanımız avlandı. Bunu ilahiyat fakültelerinde de görüyoruz. Meselâ hata olarak gördüğüm şeylerden biri de şu: Bir zamanlar Yüksek İslâm Enstitüleri vardı. Belli haklardan mahrumiyet vardı. İmam Hatipliler YİE’nin de sınırlı hakları olduğundan YİE’ye gidemiyordu. Yedek subay bile olamıyorlardı. Çok sonra kaldırıldı. Buna karşılık YİE kadroları tamamen birkaç mevcut  İlahiyat Fakültesi kadrolarına dönüştürülünce, Ankara İlahiyat’ın bir zamanlar yetiştirdiği kadroların tesirine terkedildi. Pozitivist, seküler hatta Kemalist ilahiyatçılara benzer insanlar yetişmeye başladı. Yani yeni jenerasyonlar bu tezgâhta yetişti. Buna üniversitelerde akademisyen olanların tamamına yakını dahil. Toplumda dinî alanın öksüz kalışına sebep bu hata da var. Ortada başta bahsettiğim keyfiyeti haiz imam, vaiz, müftü vesaire kalmadı. İlahiyat Fakülteleri’nden çıkanlar başka alanlara kaymaya çalıştı veya akademisyen oldu. Diyanet’le alakalı işleri, dinî meseleleri küçümsediler. Din, “dinî ilim” görmüşler tarafından da hor görülmeye başlandı. Böylelikle modernist ilahiyatçılar akımı böyle çığ gibi büyüdü. İmam-Hatipler de bu tesiri kıracak güç ve donanımda yetişmedi. Son dönemlerde İmam-Hatipler çok kötü sınavlar verdi. Seküler pozitivizm, deizm vesaire gibi zehirli tesirlerin yayılma sıkıntısıyla karşı karşıya...  İmam Hatiplerin modernist uçlara savrulduğu görülüyor. Bu çok sık görülmeye başlandı. İlahiyatçılarda daha fazla görülüyor. Dolayısıyla kendimize, köklerimize has bir kültürel iklim oluşturmak veya başka kesimler karşısında aşık atacak kadrolar ortaya çıkaracak kültür çapı olmadığı gibi ezik kalındığı görülüyor. Bir zamanlar Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu, Sezai Karakoç gibi belli isimler vardı. Son 15 yılda bu çizgide geniş kitleleri etkileyecek isimler kalmadığı gibi iklimi kurutucu birçok tesire meydan verildi. Kültürel anlamda iktidar ve otoritesini düşüncede, ilimde, edebiyatta, sanatta, tarihte iddiasını serdedebilecek veya o iddia ve tezlerini kabul ettirebilecek ortam kalmadı. 90’lı yılların başlarında, 30’lu yılların Türkiye’sinden kalma “resmî tarih tezleri” tartışılıyordu. Nokta dergisi bile bu tezlere karşı çıkıyordu. Şimdi eleştiremiyorsunuz bile... Bunu eleştiriden geçirecek enerji ve donanım görünmüyor. Çünkü zamanında bu tezlere karşı hazırlık içinde olunmadı.

 

Karşı tarafa kendi tezlerimizi konuşturamamak mı?

 

Konuşturmak bir yana kendi tezlerimizi gündeme bile taşıtamıyoruz. Hele şu son uygulamayla Milli Eğitim’in tarih dersleriyle ilgili kararı trajik bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu anlamda bir “kültürel iktidar”ı geçtik, kültürel kabulü sağlayıcı kendimize ait değerleri “sunamıyoruz”. Pazarlama kelimesini kullanmak istemiyorum burada... Reklamı yapılamıyor, cazibesi gösterilemiyor. Yani belki yarın Sultan Abdülaziz’in Hüseyin Avni Paşa tarafından öldürüldüğüne dair bildiğimiz gerçeği bile anlatamayacağız. O derece gerileme var. Türkiye’de bu sıkıntıyı aşmaya yönelik çabaları durdurucu hatta geriletici teşebbüsler de var. Bu da bizim kültür sahasındaki gayretlerimizin performansını etkiliyor. Siyasetin günlük siyasete fazlasıyla angaje olma durumu var. Bu da geniş kitlelere kolay gelip peşinden koşturuyor. Bu uluslararası siyasetten bağımsız değil. Nitekim uluslararası konjonktür de bunu getiriyor.

 

Son kuşağın geleceğine dair neler söyleyebilirsiniz?

 

Sosyal medya da var. Uluslararası konjonktürün dayattığı bir yapı var. Bu yapı içeride siyasî kavgayı dayatıyor. Bu dayatma da içerideki mevcut yapıları çözüyor. Bu kuşakla kendilerinden bir önceki kuşak arasında bile çok ciddi bir kopuş var. İletişimsiz. Sosyal medyada sanal bir dünyaya açık, gerçek dünyada ailesine, kardeşlerine, komşu çocuklarına, mahallesine kapalı. Bunu sokaklarda da görebiliriz. İletişime girmekten korkuyor. Elinde cep telefonu, kulağında kulaklık. Gözü de, kulağı da yaşadığı gerçeklere tıkalı bir gençlik. Bu gençlikle iletişim kurabilmek çok önemli. Dijital ortamda ne görse alıcı. Bu yüzden gençliğin nereye doğru gittiğini tam kestiremiyoruz. Bu noktadaki veriyi de yine sanal dünyaya bakarak elde edebiliyoruz çünkü veriler orada. Nihilizm dahil her şeyden bahsedilebilir.

 

Ramazan ayında sosyal medyada rastlamıştım. Bir gencimiz şöyle diyordu; “ateistin biri gelip bana, ‘oruç tutup da namaz kılmayanın durumunu açıklar mısın’ dese, nasıl açıklayacağımı bilmiyorum...”

 

Gençlerimizin kafası bilgi kirliliği içinde, karışık. Temiz ve sağlam bilgiye ulaşması sadece internetle mümkün değil. Bunu süzmek de ayrı bir altyapıyı gerektiriyor. Sosyal medyadan, internetten bir sürü bilgi, makale veya kitap bulabilirsin. Ancak bu işin bir usûlü, gayesi var. Eskiler bir bilenin dizinin dibinde yetişirdi; görerek. Bir demirci bile demir işinin ehlini arar, bulur, öğrenirdi. Bir hoca bir başka hocadan bir kitabı okuyarak tevarüs ederdi. Silsile, çizgi, örnek, model sahibiydi. Dindar kesimde yaşanan hayal kırıklığı, yeni neslin internette kaybolması, hem de kendilerine yol, usûl göstermesi gereken kişi ve kurumların etkisiz kalışı iletişim bağlarını kopardı. Gençliğin ne ile meşgul olduğu, neyi kaybettiği bile sanal dünyaya bakılarak anlaşılmaya, tespit edilmeye çalışılıyor. Gerçek dünyada iletişim kurulabilecek ortamların, zeminlerin güçlendirilmesi lazım. Gençleri kuşaklar arası etkileşime ikna etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde çok farklı, hiç ummadığımız yerlere doğru gidişler söz konusu olabilir. Yeni nesil kendini iyi ifade edebiliyor, özgüvenleri çok fazla fakat sadece sanal dünya üzerinden edindikleri o verilerle dinamizmini kullanıyor. Fakat bir rehberden mahrum ve uzak oluşları, en fazla gençliğin sağladığı “cilâ”nın, 35’ten sonra dökülmesini umulmadık noktalara savrulmasını, nereye gideceğini, nereye çarpacağını bilemeyen bir kuşak haline gelir.

 

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ediyorum.

 

Aylık Dergisi 178. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Sosyolog, Müfid Yüksel, Kültür Toplum, İktidar,
Yorumlar
Haber Yazılımı