Haber Detayı
01 Ağustos 2014 - Cuma 15:51
 
Söyleşi: Fatih Pınar
Söyleşi Haberi
Söyleşi: Fatih Pınar

Müzik ile başlayalım Murat Bey. Bir müzisyen olarak müzik mefhumu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

İyi sayılabilecek bir eğitim, Batılı bir eğitim gördüm. Müziğin dijitalize edilmesinden önce doğdum. Lambalı amplifikatörler, lambalı radoylar, hoparlörler. Transitör daha sonraları girdi hayatımıza. Teknolojiyle birlikte sesler dijitalize olmaya başlayınca, o sesler beni rahatsız etmeye başladı.

Bir sürü şey okumaya çalıştım. İktisattan mühendisliğe, matematiğe kadar... Şuna karar verdim; müzik bilimlerin en üstünü. Neden mi? Çünkü, müzik tarih boyunca bilim kabul edilmiş. Matematikçiler ve fizikçiler uğraşmış. Pisagor uğraşmış, Farabî uğraşmış.

Çoğunlukla matematikî bir düşünce gerektiriyor.

Tabiî, sende müzisyensin, anlıyorsun. Dilimize ilm-i musikî diye geçmiş. Sanat-ı musikî değil. Bunları söylediğin vakit insanlar itiraz ediyor. Bu çalışmalar sırasında bir cümle yakaladım, onu söyleyince ikna oluyorlar. Johann Sebastian Bach, ölümünden 3 sene evvel Müzik Bilimleri Derneği’ne 14. üye olarak kabul edilmiş. Müziğin sanat olduğunu iddia eden ilk adam, Jan Jak Russo. Fransız Devrimi’nden sonra parlamentoda kabul edilmiş. Mantık şu: tamam müzik ilimdir ama ekstrası için bir deha gerekir. Müziği ilim olarak ele almak lâzım. Bir kere ses ilmidir müzik. Akustik ilmi. Sonra psikoloji. Biz akıl hastalıklarını müzik ile tedavi etmeye çalışmakla övünen bir ırkız. Orta Asya’dan Osmanlı’ya kadar, millet akıl hastalarını yakarken, biz onları müzikle tedavi etmeye çalışmış bir ırkız.

Müzikte “moda” diye bir kavram ortaya çıkmış durumda. Güncel müziğin, özellikle bilgisayar müziğinin dinleyiciye ne gibi zararları var? Anlatabilir misiniz?

Daha önceki röportajımda da söylemiştim. Bir savaş yürütülüyor bize karşı. Bu savaşta en etkin ve en ucuz yol, müzik bozmaktır. Müziği bozduğun vakit psikolojisini bozarsın. Meselâ tekno müziği kesinlikle dinlemeyin. Son derece zararlı. Tekno müzikte kullanılan sesler tabiî sesler, organik sesler değildir. Tabiî ses derken neyi kastediyorum? Müziğin malzemesi olan ses, insan olmadan da var. Taş düştüğü vakit, rüzgâr kırık bir kamışı üflediği vakit, kuş şakıdığı vakit de ses oluşur, insanın olması şart değil. Orada bir müzik var. Orada çıkan seslerin bir takım fizikî özellikleri var. Bunlardan bir tanesi ve beni en fazla ilgilendiren; insanlar duysa da duymasa da sesin içinde var olan “sonsuz sayıda” alt ve üst armonik. Gözünüzün önüne bir gitar teli getirin. Siz bunu titrettiğiniz vakit, “aynı anda” hem tam boyunda, hem tam yarısı boyunda hem 3 /4’ünden, 2/3’ünden, 5/4’ünden, 7/8’inden titriyor.

Bunlar aynı zamanda müzik ölçüleri...

Ama çok enteresandır, “tam” 3/4’ünden, “tam” 7/8’inden titriyor. Dünyada başka hiçbir yerde tam sayılık yok.

Fizikî bir kaide bu.

İki elma dediğin ânda bir soyutlama yapıyorsun, bir elma öbür elmaya eşit değil çünkü… Ama bir sesin oktavının frekansı, oktavın frekansının “tam” iki mislidir. Bizim hocalarımızdan öğrendiğimiz şeydir; “mümkün olduğunca küçük çocuklara çalın, hattâ daha da kendinizi denemek istiyorsanız, hayvanlara çalın.” Ben biraz talihliyim. Oturduğum evde balkonda tambur çaldığım vakit, bir serçe sürüsü geliyor ve ben çalmayı bitirene kadar söylüyorlar. Çok güzel bir tecrübe... Geçen gün elektro gitarla biraz blues çalayım dedim. Kendimi vermeye çalıştım. Bir tane serçe geldi. Ne yapacak diye merak ettim. O kadar doğru yerlerde, teker teker, “cik cik” sesleri çıkardı ki, herhangi bir vurmalı çalan arkadaşımı çağırsam ve “ bana edebildiğin kadar doğru eşlik et” desem, bu kadar doğru eşlik edemez.

Müzik hep vardı, insanoğlu onu keşfetti.  

Ve hayatının bir parçası hâline getirdi… Herhangi bir insanı doğru ses tonlamasıyla ikna edebilirsiniz. Tabiî ne söylediğiniz de önemli ancak burada bir şey var. Müzikle ilgili bu da… Meselâ önünde mikrofon bulunan siyasî liderlerimizin bağırması falan bana akıl dışı geliyor. Korkuyorum ben. Niye böyle yapıyor yani?

İnsan sesi de dâhil olmak üzere, enstrümanların ve enstrüman kullanmanın, icracılığın müzikteki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu derin bir konu. Jan Jak Russo diyor ki; “Konuşurken elini kolunu sallamak Avrupalılara özgü bir âdettir. Misâl bir Fransız, size bir şey anlatmak isterken, önce kendini, sonra sizi helâk eder. Oysaki bir Türk, nargilesinin marpucunu hafifçe dudağından kenarı çeker, iki kelam eder, onu da bir vecizeyle ezer geçer.”  Bazı düşünceler enstrüman kullanmayı şeytanlık kabul eder. İnsan hiç bir enstrüman kullanmadan da müzik yapabilir. Bunu bir tarafa koyalım. Ancak enstrümanda şöyle bir güzellik var, başkalarıyla, tabiatla sürekli münasebet içerisindesin.

Tabiî eğer organik ise. Değil mi?

Yâni, meselâ bendeki davul 75 senelik en azından. Üzerindeki deriler dana derileri, onlar da bir o kadar eski. Şimdi o dana yaşasaydı, şimdiye kadar o deri yok olup gitmişti… Ama o dana 75 senedir yaşıyor benimle beraber ve hâlâ bana cevap veriyor. Bir enstrüman yaparken her faktörün önemi var. Kullandığın ağaç hangi ağaç? Kuzeye mi, güneye mi bakıyor? Neresinden kesilip alınmış? Hangi zamkla yapıştırılmış? Erkan Oğur ile senelerce evvel konuşurken dedi ki; “sapı gövdeye yapıştırdığın zamk’ın biçimi tınıyı değiştiriyor.” Yâni, sen hakiki kemik tutkalıyla yapıştırırsan başka, Japon yapıştırıcısıyla yapıştırırsan başka.

Tek tek seçimler insanın nasıl bir ses istediğini de belirliyor ve insanın çaldığı sesin, insan tarafından belirlenmesi de müziğe zenginlik katıyor.

Tabiî tabiî bir de şu var, sen sadece o elindeki enstrümanın ağacıyla değil, onu yapan insanla da beraber çalıyorsun. Yâni, enstrümanlar gökten yağmıyor.

O insanın kafasındaki sese biçim vermeye çalışıyorsun.

Tabiî. Odunlar tomruk halinde geliyor, tomruktan kereste, keresteden gitar hâlini alıyor. Yâni o gitarı birileri yapıyor kardeşim ve bu iş çok büyük bir zahmet.

Bu zahmetin karşılığı verilmiyor tabiî...

Ud yapımcısı bir arkadaşım vardı. Rahmetle anıyorum. Sistemin neredeyse bilerek ve isteyerek öldürdüğü insanlar bunlar. Yalvardık millete, liraya bundan iki sene üç sene evvel bir ud 1000 tl idi. Bunun odunu var, dükkân kirası var, belgesi var, mandalı var, teli var... Satamadık.. Gitar üreticisi arkadaşım Murat Sezen meselâ... “Altı bin liraya gitar satıyorum” diyor. Adam da diyor ki; “çok para.” Ama bunu söyleyen adam, dükkânın önüne Land Rover park etmiş. Ben inanıyorum ki, Nihat’ın udu, 150 250 sene yaşayacaktır. Tambur meselâ... Tambur’un ömrüne böldüğün zaman fiyatını, günlüğü bir kuruşa filan geliyor. Genç arkadaşlar gelirler giderler dükkâna, “abi çok pahalı” diyorlar. Altı sene sonra çekiyorum kenara, diyorum ki; “iyi güzelde, sen altı yılda örneğin sigaraya kaç para verdin, biraya kaç para verdin, bilmem neye kaç para verdin.” Bu bir hedef meselesidir. Yâni bu gün İstanbul’da sokağa çıkan bir insanın azmettiği taktirde öyle pahalıymış gibi gelen herhangi bir enstürümanı alamaması imkansızdır. Ve şunu unutmamak lâzım, fabrikasyon bir malzeme değil, hakikatten olağanüstü bir kıymeti alıyorsunuz. Her enstrüman için geçerli değil bu belki ama yâni “o fiyata gitar mı olurmuş” filan gibi saçma sapan şeyleri duymamak lazım.

Bir de şu var; bu bir profesyonel alet. Bu gün bir kasap tezgâhı açmaya kalksan zaten bundan daha pahalı. Ekmek kazanacaksın. Senden sonra oğluna, torununa kalacak. O da ayrı bir hikâye. Enstrüman seni kısıtlamayacak. Bunları bu yüzden söylüyorum. Yâni yarı fiyatına Çin’de yapılmış daha ucuz bir şey alıyım da idare etsin” diyorsan, o kadar çalabilirsin arkadaşım kusura bakma…

Aslında müzikten bile soğutur müzisyeni.

Kesinlikle. Ben meselâ yeni başlayanları yakaladığım vakit “aman, alabildiğiniz kadar iyi entrüman alın” derim. Senelerce evvel Edward G. Robinson diye bir Amerikalı aktör vardı. Onun bir filminde New York sokaklarında genç bir kızla konuşuyor bu, vitrinde Lenoir’in bir tablosu. 250 bin dolar o zamanlarda, 1940’larda. Kız deliye dönüyor, “nasıl olur” diyor. Robinson diyor ki; “gerçek sanat karşısında değersiz kalan daima paradır”. Yâni bu para değer ölçüsü olarak kullanılır ama başka şeyler de var değer ölçüsü olarak. Ben meselâ parasızlığıyla meşhur bir adamımdır. Beş kuruş para bulamazsın cebimde. Gelen parayı hemen dağıtırım. Zaten fazla bir para geçmez elime. Ama bu olayı anlatmak için organik pazardaki arkadaşlara dedim ki, ben çok zengin bir adamım. Ve hepsi biliyor beni, devamlı veresiye alıp ondan sonra zar zor getirdiğimi... Hayret ediyorlar. Benim çok dostum var dedim. He o vakit biraz anlamaya başlıyorlar. Arkasından da, benim bir tane resim koleksiyonum var, paha biçilemiyor. Yâni illâ cebinde banknotlar olması gerekmiyor. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre Amerika da araştırmışlar, para insanı mutlu etmiyormuş -anlamışlar onu-. Önce sağlık. Hem fizyolojik hem psikolojik sağlık… Meselâ ben sabah çok erken saatte kalkıyorum. Beni görenler, “ne yapıyorsun? Gidip uyusana” diyorlar… Bakıyorum, herkes Müslüman bu ülkede. Siz sabah namazını kaçta kılıyorsunuz? diye soruyorum. Şimdi Türkçe de “erken kalkan yol alır.” diye bir söz var.  İspanyolcasını araştırdım bunun. İspanyollar da “Allah erken kalkanları sever” diyor. İngilizler “erken yatıp erken kalkan, sağlıklı, zengin ve akıllı olur” diyor. Güneş doğmadan evvel uyanma alışkanlığını edinmek lâzım. Gece mesaisinde çalışmıyorsan tabiî. O güneşin doğuşundaki enerjiyi almak gerek. Eski Türklerde bir söz: “hiçbir hastalık ihtiyarlık kadar iyileşemez değildir.” O enerji bir sürü şeyi kolaylaştırıyor. Motorun icadı yaklaşık 150 sene önce. Bütün dünyayı değiştirdi. Motor icat edilene kadar bütün dünyadaki balinalar birbirleriyle haberleşebiliyormuş. Böyle bir şey artık mümkün değil. Yâni Fransızlar gittiler meselâ okyanusta atom bombası testi yaptılar. Şimdi mahkemelikler ama yaptılar yâni. Sen düşünebiliyor musun? Orada balıksın, yüzüyorsun, birdenbire yanında atom bombası patlıyor! Test ediyor adam! Ve ben bunu gördüm, kılığı kıyafeti düzgün, resmî arkadaşların sevinçten havaya fırladığını gördüm. Benim oturduğum yerde, yüz metre mesafede, son altı aydır, apartmanın birisi yıkılıyor, birisi yapılıyor. Yanımdaki binada 18 metre temele indiler, tamamen kaya. Sabah saat dokuzda başlıyorlar, akşam saat altıya kadar hiç durmamacasına kaya kıran bir takım makinelerle… Yâni mahalledeki herkes çıldırmak üzere. O işin başındaki arkadaşa da acımamak elde değil. Düşün adamın işi bu. Bunlar herhalde 35 yaşlarında filan ya deli oluyorlardır ya sağır oluyorlardır ya da başka bir şey. Herhangi bir bankaya girdiğin vakit içerdeki hava solunacak bir hava değil. Bütün çalışan aletler, ozonlar, bilgisayarlar, fotokopi makinaları, havalandırmalar… Dünyanın en mutsuz insanları... Enerji tasarruflu lambalar cilt kanseri yapıyormuş meselâ. Bir arkadaşım var, altı ay mum ışığıyla aydınlattığımız bir evde yaşadık. Çünkü yaşadığımız yerde elektrik yoktu. Bir buçuk numara bozuk olan gözü, altı ayda düzeldi. Gözlük kullanmaya ihtiyaç duymaz hale geldi mum ışığında.

Tasarruf yapıyor denilen şeyler kanser yapıyor. İlaç denilen şeyler zarar veriyor.

Tabiî ki... Adam termik santral yapıyor, enerji üretecekmiş. O enerjiyle ne yapacak?  Burada bir diskoda harcayacak. Tamam, da işte ondan sonra herkes ölüyor. Bunu başkaları da söyledi. Bu benim icadım değil. Bu kalkınma kavramını elimizin tersiyle atmamız lâzım, yâni daha fazla martini içmekle insan mutlu olmaz, daha fazla Ferrari’yle de olmaz, daha fazla gömlekle de olmaz. Bu kalkınma zırvalığından en kısa zamanda kurtulması lâzım dünyanın.

Ferd olarak insanlar bir şey yapmaktan çeşitli sebeplerle imtina etmekte… Kimse değişime kendinden başlamak istemiyor

Çevirisini dedemin yaptığı “Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya” diye bir kitap var. Kitabın kısaca özeti şu:

Bundan aşağı yukarı 150 sene evvel, Finlandiya nüfusu bir buçuk milyon olan, tamamen bataklık bir ülkeymiş. Bir adam “ben bunu düzelteyim” demiş. Ve düzeltme yöntemi olarak da önce bir kişiyi ikna etmeyi seçmiş. “Bunu böyle yapmayalım, şunları yapalım.” Onu ikna etmiş, “sende bir kişiyi ikna et, oda birini ikna etsin” falan. Kısa bir zaman da bu hareket büyümüş. Finlandiya’nın bugün durumu ortada, kime sorsan dünyanın en mutlu ülkesi...

“Dünyayı değiştireceğim!” Abi dünyayı değiştirmen çok garip. Dünya dediğin senin algıladığın şey zaten, sen algılama biçimini değiştir, algılama şeklini değiştir. Yâni bir asma yaprağının güzelliğini reddetmen için hiçbir sebep yok. Güzel bir üzümü, güzel yediğin vakit zaten dünya değişiyor. Siyasî arkadaşlarım ile 20 sene, 30 sene evvel bir gün konuşurken sıkıldım ve dedim ki, “vazgeçelim bunlardan, önce bir nefes almasını öğrenelim. Nasıl nefes alınmalı? Gel böyle başlayalım.

Organik besinlerin önemi açısından organik ürünler ve organik üretim hakkında ne söylemek istersiniz?

Organik tarım üzerinde durmamın bir kaç sebebi var. Onları sayarak başlayayım. Birincisi organik nedir? Buradan başlayalım. Tarım Bakanlığı diyor ki “şu, şu şartları yerine getiren tarıma ben organik tarım diyorum.” İyidir-kötüdür ayrı. Tanımı bu… Tarım Bakanlığının bu onaylar sonucu verdiği mavi-yeşil Türkiye haritası damgası üzerinde olan mallara “organik sertifikalı ürün” denir. Ben 6 senedir organik ürün kullanıyorum. Yediğim şeyler dünyanın en iyisi diye bir iddiam yok. Ancak hiçbirisi benim ağzımda bir ilaç-zehir tadı bırakmadı bugüne kadar. Organik olmayan, piyasada pazardan alınan, halden geçmiş bir şey yediğim vakit ağzımda acı bir tat bırakıyor. Bu şu demek: piyasadan aldığında ağzında bir zehir kalıntısı var. Bu acı tadı bırakıyor. Bu zehrin insanın önce fizyolojisinde, sonra psikolojisinde yarattığı etkiyi tam olarak ölçebilmiş değiliz. Bunların yol açtığı hastalıklar, maddî ve manevî külfeti falan… Bunları da bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki organiklerde bu zehir ve zehir tadı yok. İkincisi, bugün artık organik malların fiyatları herhangi orta karar bir marketten daha pahalı değil. Üçüncüsü, bu organik ürünleri yediğiniz vakit, o kadar alışmadığımız ya da unuttuğumuz, daha genç olanların tanımadığı öyle muhteşem lezzetlerle karşılaşıyorsunuz ki, şunu düşündürüyor: ya Rabb’im sen nelere kâdirsin. Örneğin organik pazarlardan alınan bir üzüm tanesini ben defalarca ısırarak yediğimi biliyorum. Millet kendine eğlence arıyor ya, sinemaya, kafeye gitmek yerine otur bir salkım üzüm ye! Bu tecrübeyi mümkün olduğu kadar fazla insanın yaşamasını istiyorum. Gelin bir yiyin, beğenmezseniz, beğenmedik dersiniz. Bunun bir de şu faydası var; organik üretim yapan kişiler, aracı olan kişiler bu işe baş koymuş vaziyetteler. Yerli tohumlar, GDO’suz üretim vesaire. Bu insanlar, getirdikleri malları akşam geri götürmek zorunda kaldıkları zaman üzülüyorum açıkçası. Çünkü 20 milyonluk İstanbul’da 6 tane organik pazar var. Ben diyeyim her birinin 500 müşterisi vardır. 3000 kişi falan organik yiyor. Dolayısıyla üretim de buna göre yapılıyor. Kimisi vazgeçiyor falan… Muhakkak denenmesi gerekiyor. Bakın illâ destekleyin demiyorum. Deneyen kendisi karar versin. Ama benim gördüğüm, organik ürün yiyen birisi bir daha vazgeçmiyor. Bunu okuyan insanların lütfedip buralara rağbet etmesini dilerim. Karatay Hocanın dediğine göre Türkiye’de insanlar dünyanın en kötü ekmeğini yiyor. Tamamen zehir. Öte taraftan organik pazardaki ekmekler için özel tıp klinikleri tarafından sipariş geliyor... Bir kitapta bir şey okuyordum, şöyle diyor: “size anlatacaklarıma inanmayacaksınız ama kendi iyiliğiniz için inanın.” Bu konu beni üzüyor.

Talebin arzdan daha fazla olması gerekiyor ki, insanlar buna yönelsin. Bizim çay üreten bölgemiz dünyada tropik iklim dışında çay üretilebilen tek bölge. Tropik iklimde çay üretirken bir böcek musallat oluyor. O böceği öldürmek için de bir zehir kullanılıyor. Biz de ise, çay üretilen bölgeye kar yağdığı için o böcek üreyemiyor. Çaykur bunu 2 yıl evvel fark etti. Toprağa attıkları gübreden de vazgeçtiler. Organik kurallara göre 2 sene içinde bu toprak temiz sayılıyor. Ve Türkiye’de üretilen çay dünyanın tek organik çayı olacak. Bu günlerde 2 sene dolmak üzere. Reklamda diyor ki, geçen sene 3000 hektarda üretilirken bu sene 33000 hektarda üretiliyor. Bu millî bir mesele aynı zamanda. Meselâ yaşı küçük olanlar bilmeyebilir, Çavuş Üzümü diye bir üzüm vardı, yok ettik. Amasya Elması vardı, yok ettik. Bursa Şeftalisi vardı, onu da yok ettik. Bunların hepsi millî servet. Kalkınmak için illâ 3 boyutlu lazer teknolojisine falan gerek yok. Önce yediklerimiz, sonra soluduğumuz hava. Buralardan başlamak gerekiyor. Dünya kadar malı-mülkü olan bir adamın -o kadar kötü bir hava soluyor ki- hayat kalitesinin yüksek olması mümkün değil. İnsanlardan ricam bir zahmet edip, kendilerine yakın bir organik pazara gidip ürünleri tatsınlar veya fiyatlarına baksınlar.

Bencil bir insanım ben. Fizikî ve ruhî sıhhati bozulmuş insanlarla aynı toplumda yaşamak bana zor geliyor. Karşımdaki insana bakıyorum, feci saçmalıyor. Diyorum ki “acaba yediği besinlerden ya da soluduğu hava yüzünden olabilir mi?” Bence olabilir. Neden olmasın? İnsanların vücuduna her gün, sürekli olarak tarım ilacı giriyor. Tarım İlacı! İlaç iyi gelir değil mi? Öldürmek için yapılmış bir zehir hâlbuki. İnsana zararı yok diyorlar. Bakıyorsunuz, zıvanadan çıkmış bir toplum var.

İlaç demişken, ilaç diye satılan şeylerin de yine tıbben birçok zararının olduğu ortada.

Tabiî tabiî. Eczaneye gidip raftan, milyonlarca adet üretilmiş ilaçtan birini almak hikâyesi 100 senelik bir hikâye. Daha öncesinde hekime gidersin, hekim sana bir ilaç yazar, sen de gider onu yaptırtırsın. Yâni kişiye özel ilaç. Biz bu çağda doğduğumuz için “demek ki ilaç olayı buymuş” diyoruz. Hayır! Eskiden insan ömrü daha mı kısaydı? İnsanlar daha mı sağlıksızdı? Kılıç Ali Paşa 93 yaşında Donanma Kumandanıydı. Mimar Sinan 97 yaşında bina yapıyordu. Eski Yunanda ortalama insan ömrü 70 sene. Kendi söyledikleri yalanlara kendileri inanıyor insanlar.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Organik müzikle bağlayacağım. Bunu internetten de belki indirebilirsiniz ama bence para verip satın almaya değer. TRT’nin Klasik Türk Müziği Arşiv Dizisi 10 numara - Safiye Ayla diye bir albümü var. Türk müziği değil aslında, Osmanlı müziği. O ayrımı yapmak lâzım. Osmanlı müziği olduğunu söylemek de yasak! Hayatınızın sonuna kadar dinleyeceksiniz. 25 tane bestenin, “Yemen Türküsü” hariç tamamı İstanbul’da bestelenmiş. İstanbul dediğim de; sur içi ve Beşiktaş. Bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğretim üyesi olan profesör, şuanda çalıştığı ofisten, en fazla yüz elli metre ilerde bulunan, en çok 110 sene evvel bestelenmiş bu eserlerin hiç birini bilmiyor. Üç hafta evvel benim eve geldi dinledi, ne yapacağını şaşırdı. O kadar çok incelik, o kadar çok güzellik var ki…

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

 

 

Kendi Kaleminden, Murat Taner Kimdir?

Laleli, İstanbul 26.02.1953

İlk çocuk ruh sağlığı (pedagoji) profesörümüz, dedesi Ali Haydar Taner tarafından 4 yaşına kadar yetiştirildi. İlkokulunu Vasfiye Akın‘ın öğretmenliğinde Şişli 19 Mayıs‘ta ortaokulu Teşvikiye‘de Işık Lisesinde okudu. Liseyi Robert Koleji‘nde, Üniversite‘yi Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü ve İskoçya Stirling Üniversitesi Teknoloji Yönetimi Lisansüstü Programında bitirdi.

Tahminen yurt dışına para çıkartmak için Pamir Bezmen aracılığı ile bilerek batırılan 35 yıllık teneke kutu fabrikası Tasaş‘ta ve bilgisayar dâhisi Sait Ahta‘nın şirketinde askerlik öncesi çalıştı. Askerliğini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında yön-eylem araştırma subayı olarak yaptı. O zaman kuruluş aşamasındaki Amerikan Citibank’ten; 1982 Anayasası’nı okuyunca “şimdi 30 yaşındayım, 65‘ime kadar çalışmam lazım. Bu sistem 35 sene dayanmaz“ deyip ayrılmak istediğinde 1983 seçimlerinde kendisine milletvekilliği ve maliye bakanlığı önerildi. “Siz vatana millete bildiğiniz gibi hizmet edin, ben bildiğim gibi“ deyip reddetti. Seçimden sonra başbakan Turgut Özal‘a danışmanlık önerisini bir günlük için denedi. İlk “İcraatın içinden“ programında ortamı boğucu bulduğu için sisteme geri dönmemek üzere, kendini bilim, sanat, politika ve dinler tarihine verdi.

Ornette Coleman ile tanışmak, Gretsch gitarlarının üretimini yeniden başlatmak ve Amerikanın ruhunu anlayabilmek için sokakta yaşamak kararlılığı ile gittiği Manhattan-New York‘ta rica üzerine İtalyan mafya barında gorillik de yaptı.

Hüseyin Ertunç ve Neşe Kosal‘ın resimler yapmasına vesile oldu.

1996 Bodrum’da, 1960‘tan bu yana yapılan; yörenin yüzlerce, binlerce yıllık mimarisine uygun, yaşanabilir toprak dam ve tabanlı taş evini Müskebi’li Turgut Usta ile yaparken taş taşıdı. En zevk aldığı işti. (35-40 kiloluk taşı, yokuş yukarı, göğsünüzde usulüne uygun taşıdıktan sonra bir anda yere attığınızda [ki kırılmaz] ağırlığa şartlanmış vücut öyle bir ferahlıyor ki ayaklarınız yerden kesilmiş gibi oluyor… Bu eşsiz tecrübeyi bir daha yaşamak için hemen koşup bir taş daha alıyorsunuz.)

Değer terem ampliler ve luthiyer Murat Sezen‘in gitar yapımına bulaştı. Müziğin her aşamasıyla hâlen uğraşıyor. Organik tarım ve dil bilimi ilgi alanı…

Ekolojik toplum vaat eden HDP‘ye katkı sunabilmek için yakınlarda üye oldu…

Gitarı sedef ve manda boynuzu pena, tambur ve udu kartal teleği (tüyü) mızrabla çalar…

Aylık Dergisi, Temmuz 2014 

Kaynak: Editör: Yayın Kurulu
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı