Haber Detayı
05 Kasım 2015 - Perşembe 13:36
 
Stratejik Araştırmalar ve Düşünce Kuruluşları - Faruk Hanedar
Aktüel Haberi
Stratejik Araştırmalar ve Düşünce Kuruluşları - Faruk Hanedar

Bugün uluslararası sistemde kargaşa hâkim… Dünyadaki hemen hemen her bölgede ve bilhassa İslâm coğrafyasının her beldesinde çatışma ortamı mevcut… Elbette uluslararası sistemin başat aktörleri olan devletler de bu karmaşık sürecin gelecekte nereye evirileceğini tahmin etme gayesi güderek projeksiyonlar yapmakta, bu projeksiyonlar çerçevesinde kendi menfaatlerini nasıl en üst düzeye çekebilecekleri yönünde stratejiler geliştirerek politikalar üretmeye çalışmaktadır.

 

Çatışma ve İşbirliği

Neo-Realizmin genel yaklaşım olduğu mevcut milletlerarası sistemde, devletlerin herhangi bir meselede ilk olarak düşündükleri millî çıkarlarının savunulması ve milletlerarası menfaatlerinin maksimize edilmesidir. Devletlerin herhangi bir meselede, herhangi bir devlet ile oluşturduğu fikir müşterekliğinde yahut yine herhangi bir devletle arasında oluşan fikir ayrılığındaki temel kıstas menfaattir. Kısacası devletler belirledikleri stratejilerde ve uyguladıkları politikalarda hiçbir ölçütü göz önünde bulundurmaksızın yalnızca pragmatik davranırlar.

Uluslararası ilişkilerde bir devletin, başka bir devlet ile bir mesele üzerinde müşterek paydada buluşamaması ve çatışma doğması, aynı iki devletin başka hiçbir meselede bir araya gelemeyeceği anlamını taşımamaktadır. Yani devletler çatışma durumunda oldukları devletler ile bir başka meselede işbirliğine de gidebilirler.

Bu duruma en güncel misal; İran ile ABD arasındaki diplomasidir. İran ile ABD nükleer müzakere krizi başta olmak üzere birçok meselede çatışma hâlinde iken, Ehl-i Sünnet karşısında müşterek bir paydada buluşmuştur ve ortak hareket etmektedir.

 

Sivil Toplum Kuruluşları

Günümüzde sistemin temel aktörleri olan devletlerin yanı sıra karar alma mekanizması üzerinde diğer birçok unsur tesir ve söz sahibi… Sivil toplum kuruluşlarının sisteme tesiri hâlihazırda demokrasinin kaçınılmaz neticesi olarak görülmekte ve kabul görmekte. Bu arada Batı menşeili demokrasi anlayışının, Doğu toplumlarında daha farklı algılandığını da ifade edebiliriz. Dolayısıyla demokrasinin tam anlamıyla teşekkül ettirilmesi adına mevcudiyeti kaçınılmaz görülen sivil toplum kuruluşlarının yapısı ve tesir kudreti de Batı toplumları ile Doğu toplumları arasında farklılık arz etmekte.

Karar alıcılara tesir etme noktasında en ehemmiyetli sivil toplum kuruluşları ise hiç şüphesiz “think-tank”lerdir. Kelime karşılığı olarak “think” fikir-düşünce, “tank” kuruluş-enstitü mânâsına gelmektedir. Yani “düşünce kuruluşları” yahut “fikir enstitüleri”… Devlet politikasına tesir etmek maksadıyla stratejik araştırmalar yapan bu kurumlar için genel olarak “think-tank” tabiri kullanılsa da bu kuruluşlar ABD’de, “Public Policy Research Institutes-Kamusal Siyasa Araştırma Enstitüleri”, Avrupa’da “Denkfabrik-Düşünce Fabrikası” olarak da adlandırılmıştır. Üzerine atfedilen kavramlar, bu vakıanın ehemmiyetini daha iyi idrak etmemize yardımcı olabilir.

Bilhassa ABD’de etkin olarak faaliyet yürüten bazı “think-tank”ler hakkında bir takım iddialar ortaya atıldığını duymuşsunuzdur. Hareketli günler geçiren coğrafyalarda yaşanan hadiselerin, bu think-tanklerin fikirleri doğrultusunda milletlerarası sistemin hâkim güçleri tarafından tezgâhlandığı iddialarını işitmeyenimiz yoktur.

Şimdilik komplo-teorisi olarak kabul gören bu iddiaları bir kenara bırakarak bir sivil toplum kuruluşunun stratejik araştırmalar yapan bir “düşünce kuruluşu” olarak addedilebilmesi için ne gibi hususiyetlere sahip olması gerektiğini, bu kurumların ortaya çıkışını ve tarihî gelişim süreçlerini, bünyesinde kimlerin görev yaptığını, ne gibi çalışmalar yaptıklarını ve nasıl bir yapılarının olduğunu kısaca anlatmaya çalışalım.

 

Stratejik Araştırma

Stratejinin lügat anlamı “önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yol”dur. Bir diğer mânâsı ise “bir milletin veya milletler topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara en fazla desteği vermek amacıyla politik ve askerî güçleri bir arada kullanma tekniği ve sanatı”dır. “Stratejik” ise strateji ile alâkalı olan demektir. Strateji kelimesi ile alakalı olarak yaptığımız ikinci tanımlama mevzumuzun anlaşılması açısından daha yerindedir. Bu tanımdaki politik ve askerî güçlerin yanında iktisat ve sosyolojiyi de rahatlıkla telaffuz edebiliriz. Böylece stratejinin nasıl olması gerektiğine cevap arayan stratejik araştırmanın ne olduğu da ortaya çıkacaktır. Stratejik araştırmalar, fert ve toplumlar ile alâkalı olan tüm parametreler göz önünde bulundurularak, takip edilecek yolun ne olması gerektiği arayışındaki çalışmalardır.

Günümüzde genel olarak bu araştırmaları yapan kurumlar “stratejik araştırma merkezleri” ismini taşımaktadır. Bu “think-tank” kuruluşları, belli bir metodolojiye göre yapmış oldukları araştırmaları, teknokratların dikkatine sunarak sürece tesir edebilirler.

Stratejik araştırma geniş bir yelpazede gerçekleştirilir. Üzerine çalışılan sahanın sosyal, siyasî, ekonomik özellikleri ile alâkalı bilgiler üzerinde, bölgenin dinamizmi ve hareketliliğiyle paralel bir şekilde ayrı ayrı durulur ve bu çalışmalar farklı yollarla kamuoyuyla paylaşılır. Elbette bu araştırmalar yapılırken hangi fikrin dayanak olarak alındığı da ehemmiyet arzeder; çünkü nisbet edilen fikir, araştırmanın ne üzerine yapılacağı, hangi yöntemlerin izleneceği ve nasıl bir stratejinin benimseneceği hususlarında belirleyicidir. 

“Sosyal nitelikli çalışmalar temelde beş boyutludur: Tasvir (betimleme), açıklama, anlama, anlamlandırma ve yönlendirme. Tasvir boyutu incelenen nesneyi görüldüğü şekliyle resmetmeye dayanırken, açıklama boyutunun temel hedefi, yaşanan bir sürecin ya da gözlenen bir olgunun görünen dinamiklerini sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde ortaya koymaktır. Tasvir ile açıklama arasındaki bağlantı, tutarlı bir kavramsallaştırmayı gerekli kılar. İncelenen olgunun sıradan bir tasviri günlük kullanımdaki kelimelerle basit bir düzeyde yapılabilecekken, bu tasvirin açıklama düzeyine taşınması mutlaka özgün bir kavramsal çerçevenin geliştirilmesine bağlıdır. Temelde bilimsel bir tasvir ve açıklama çabasını sıradan bir gözlemden ayıran fark da sağlam ve tutarlı bir kavramsallaştırma çerçevesinin kullanılmış olmasıdır. Özellikle sebep-sonuç ilişkilerini açıklama çabasını bir sonraki sürece ya da diğer olgulara bağlayacak olan temel şart da bütün bu olgular ve süreçler için geçerli bir araç olarak kullanılabilecek bir kavram setinin oluşturulmasıdır.” (1)

Tasvir, açıklama, anlama, anlamlandırma ve yönlendirme stratejik bir araştırmanın birbirini takip eden safhalarıdır. Tasvir ve açıklamanın ardından gelen “anlama” safhası ise ele alınan vakıaların zihnimizde izaha kavuşturulabilmesidir. “Anlamlandırma”, bu izah çerçevesinde sürecin öncesini ve sonrasını görebilmektir. Son aşama olan “yönlendirme” de yapılan çalışmalar neticesinde sürece yön verebilmektir. Bu aşamaları araştırma, analiz etme ve tesir etme olarak da açıklayabiliriz. Bu yaklaşımda tasvir, araştırmaya tekabül eder. Analiz safhası ise, açıklama, anlama ve anlamlandırmadır. Yönlendirme ise sürecin geleceğine tesir etmedir. Farklı bir bakımdan tasvir ve açıklama safhaları meselenin yahut vakıanın sathî boyutunun ele alınmasıdır. Anlama ve anlamlandırma ise meselenin derinliğine inerek bünyeleştirme ve en girift ayrıntısına kadar mesele üzerinde tahakküm kurmak içindir.

Aşamaları nasıl sıralarsak sıralayalım, bilimsel stratejik araştırmalar yapabilmek, ancak ve ancak incelenen nesne yahut vakıanın tüm parametreleriyle sağlam bir mefhumlaştırma çerçevesinde ele alınmasından geçer. Stratejik araştırmayı yapanın dünya görüşü mevzu bahis kavram setini şekillendiren ana unsurdur. Kavramsallaştırma, bizim en büyük problemlerimizden birisidir. Kavramlar, insanın düşünce dünyasını şekillendiren imajlardır. Yaklaşık 100 yıldır kendi öz değerlerinden koparılan toplumumuz, tabiî olarak kendi kavramlarından da uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşma neticesinde Batı menşeili kavramlar, bizim kavramlarımızdan doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. Sonuç olarak, insanlarımız, Batılı bir toplumun fertleriymiş gibi düşünmeye başlamıştır. Bu da herhangi bir araştırmaya başlarken, o araştırmayı niçin yapmamız gerektiği hususunu yanlış tespit etmemize sebep olmakta, neticede ise stratejik araştırma yapmak için çıkılan yolun sonunda ortaya bir strateji konulsa bile çoğu zaman araç ve amaçların karışmasına sebebiyet vermektedir.

 

“Think Tank”lerin Ortaya Çıkışı ve Sayılarının Artışı

Stratejik araştırmanın ne olduğunu kısaca izah etmeye çalıştık. Şimdi bu stratejik araştırmaları gerçekleştiren düşünce kuruluşlarına dönelim.

Sivil düşünce kuruluşları akademik olarak Amerikan menşeili olarak kabul edilmektedir ve ilk olarak 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmışlardır. Aslında bu müessesenin aslı da bizdedir. Horasan Erenlerinin, Oğuz boylarını Anadolu’ya yönlendirmeleri ve ardından bu erenlerden biri olan Şeyh Edebalî’nin Osmanlı Devleti’ni kurması malûm...

Düşünce kuruluşlarının gelişmesinde tesir sahibi olan unsurların başında sosyal bilimlerin toplum nezdinde bilim olarak görülmeme idrakidir. Bu idrak dolayısıyla sosyal bilimciler kendilerini fizik, matematik, tıp, astronomi benzeri dallarla alâkalananların gerisinde görmüşlerdir. Sosyal bilimlerle alâkadar olan uzmanların da tıpkı fizikçiler gibi bilim adamı olduğunu ispatlamak çabası sosyal bilimlerde de matematikî verilerin kullanılmaya başlanmasına sebep olmuştur. İstatistikî verilere dayalı akademik araştırmaların yönetimi daha akılcı ve verimli kılacağına inanılmıştır.

Oysaki psikoloji ve sosyoloji kalıplara sokulamaz, terazi kefelerinde tartılamaz. Sosyal bilimler direkt fertler ve toplumlar ile alâkalıdır ve sadece istatistikî veriler üzerine kurulu analizler, insan fıtratını açıklamaya yetmez. Ayrıca sosyal bilimler tarih boyunca insanlar tarafından alâka görmüştür ve en eski eserler hep sosyal bilimler sahasındadır.

Bir de 19. yüzyılda yaygınlaşan sosyal bilimlerdeki disipliner ayrım göz önünde bulundurulduğunda, her biri, bir diğeriyle bağlantılı ve hatta iç içe olan branşlar birbirinden tecrit edilerek ayrı ayrı ele alınmıştır.

Düşünce kuruluşlarının ortaya çıkışı bahsine dönersek, 20. yüzyılın başlarında ABD’nin Monroe Doktrini ile izlemeye başladığı dışa kapalı politikadan yavaş yavaş uzaklaşarak dış politikada aktifleşmeye başladığı döneme tekabül eder. Monroe Doktrini ile izlenmeye başlanan dışa kapalı politika bir nevi kabuğuna çekilmedir ve 2 Aralık 1823’te Amerikan Kongresi’nde kabul edilmiştir. 8 Ocak 1918 günü Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’ın tarihe Wilson Prensipleri olarak geçen 14 maddelik savaş sonrası beyannamesini açıklamasına kadar ABD dış politikada pasif, iç politikada aktif bir rota benimsemiştir.

Bu dönemde özellikle üç kuruluşun ismi ön plana çıkmıştır: 1910 yılında Pittsburghlu çelik baronu Andrew Carnegie tarafından kurulan Carnegie Endowment for International Peace, 1919 yılında eski başkanlardan Herbert Hoover tarafından kurulan Hoover Institution on War, Revolution and Peace, ve aylık  bir akşam yemeği kulübünden, dünya çapındaki en prestijli uluslararası ilişkiler kuruluşlarından birine dönüşen, 1921 tarihinde kurulan Council on Foreign Relations. Daha sonraları bünyesinden iki farklı think-tank’i, Brookings Institution (1927) -American Enterprise Institute for Public Policy (1943), çıkaran ve 1916 yılında kurulan Institute for Government Research de özellikle dış politika alanına yoğunlaşan önemli think-tank’ler olmuşlardır.” (2)

I. Dünya Savaşı sonrasında ABD dış politikada tesirini yavaş yavaş artırırken, düşünce kuruluşlarının sayısı da artmaya başlamıştır. Uluslararası terminolojiye “İdealizm” olarak geçen ve Realizm’in aksine “insan doğasının kötü değil iyi olduğunu, savaşların insan doğasının kötü olmasından değil, müesses sistemlerin çarpıklığından kaynaklandığını, savaş ve çatışma ortamının iyi organize edilmiş kurumlar vasıtasıyla önlenebileceğini” savunan akımdan hareketle ABD, Milletler Cemiyeti fikrinin de banisi olmuştur. İdealizm’in uluslararası sistemde ortaya çıkışı ve gelişimi de think-tanklerin fikirleri doğrultusunda gerçekleşmiştir.

1930’ların sonlarına doğru Nasyonal Sosyalizm’in Hitler liderliğinde temsilciliğini yapan Almanya’nın sisteme tek başına hâkim olma çabasıyla patlak veren II. Dünya Savaşı’ndan en kârlı çıkan da ABD olmuştur. Savaş kıta Avrupası’nda büyük yıkımlara sebep olurken, sistemin hatırı sayılır güçlerini zor duruma sokmuş, savaş sahasından uzak olan ABD ise bu yıkımdan etkilenmeyerek gücünü korumuştur. Neticesinde ise sıcak çatışmanın yaşanmadığı ve en önemli unsurunun “tehdit” olduğu Soğuk Savaş’ta güç merkezlerinden biri pozisyonuna gelmiştir. Sosyalizm’in savunucusu olan SSCB’ye karşı liberal-demokratik rejimlerin lideri misyonunu üstlenmiş ve sisteme hâkim olmaya başlamıştır.

“Yeni think tanklerin kurulmasına Soğuk Savaş döneminde de devam edilmiştir. Soğuk Savaş dönemde dünyada think tanklerin en yoğun şekilde kurulduğu ülke ise ABD’dir. Bu dönemde faaliyet gösteren think tanklerin bağımsız bir yapıya sahip oldukları söylenemez. Realizmin baskın paradigma olarak karar alıcıları etkisi altına aldığı bu dönemde tüm dünya gibi think tankler de ideolojiye bulanmıştır. Bu dönem faaliyet gösteren think tankler ağırlıklı olarak strateji ve güvenlik alanlarında çalışmalarını yoğunlaştırmışlardır. Bu dönem kimi zaman ‘Strateji Çalışmalarının Altın Çağı -Golden Age of Strategy Studies-’ kimi zaman da ‘Güvenlik Çalışmalarının Rönesansı -The Renaissance of Security Studies-’ şeklinde isimlendirilmiştir.” (3)

Soğuk Savaş öncesinde Amerika’da kurulan think-tanklerin sayısı iki düzine kadar iken Soğuk Savaş’ın başlaması akabinde bu sayı katlanarak artmıştır. Realist ve Neo-Realist paradigmanın oluşumunda da tıpkı İdealist paradigmanın oluşumunda olduğu gibi think-tankler önemli bir paya sahiptir.

Anlaşılacağı üzere düşünce kuruluşlarının ortaya çıkması ve sayılarının artması, içinde bulundukları devletlerin dış politikadaki etkinliği ile doğru orantılıdır. Türkiye’de kurulan düşünce kuruluşlarının sayısının da dış politikada etkin olunmaya başlanan 2000’lerde artış göstermesi, tıpkı Amerika örneğinde olduğu gibi, bu tezimizi desteklemektedir.

 

Düşünce Kuruluşlarının Yapısı

Düşünce kuruluşlarını görüntüsü itibariyle bir restoranın mutfağına benzetebiliriz. Bu kuruluşlarda yapmış oldukları stratejik araştırma ve analizler çerçevesinde oluşan fikirlerini kamuoyuyla paylaşanlar aşçı, bu fikirleri politik sahada icraya geçirecek olan karar alıcılar ise o restoranın müşterileri gibidirler.

Genel olarak maksadının karar alıcıları etkilemek olduğundan bahsettiğimiz düşünce kuruluşlarının bünyesinde akademisyenler, eski bürokratlar ve öğrenciler görev almaktadır. Günümüzde haberleşme vasıtalarının yaygınlaşması dolayısıyla meydana gelen dezenformasyonun-bilgi kirliliğinin had safhada olması sebebiyle, siyasî karar alma sürecinde ihtiyaç duyulan güvenilir bilginin üretilmesi bakımından da bu müesseseler zarurî konuma gelmiştir. Düşünce kuruluşları bir taraftan siyasî karar alma sürecini etkilerken diğer taraftan ürettikleri fikirler çerçevesinde uygulanan politikaların desteklenmesi ve kamuoyunda politikalar üzerine uzlaşının sağlanması adına da çalışmalar yapmaktadır. Ayrıca düşünce kuruluşları, diğer sivil toplum kuruluşlarına, siyasî partilere ve finans çevrelerine danışmanlık hizmetleri de vermektedirler.

Uluslararası ilişkiler uzmanlarının birçoğu, düşünce kuruluşlarını iki farklı yaklaşımla incelemektedir. Birinci yaklaşımda kendisini düşünce kuruluşu olarak addeden her kurum bu çerçevede ele alınırken, ikinci yaklaşımda ise tanım daha da daralmaktadır.

İkinci yaklaşıma göre; “Her ne kadar diğer araştırma kurumlarıyla birçok ortak yöne sahip olsa da, think-tank’ler üniversitelerdeki benzer merkezlerden, devlet ajanslarından, danışmanlık şirketlerinden ve çıkar gruplarından farklıdırlar. Diane Stone think-tank’leri, yukarıda bahsedilen kurumlardan ayıracak altı temel özellik ortaya koymuştur. Bunlar sırasıyla aşağıdaki gibidir:

-Organizasyonel bağımsızlık ve devamlılık

-Araştırma gündemini bağımsızca belirleme

-Politika odaklı olma

-Kamu yararı gözetme

-Uzmanlık ve profesyonellik

-Ortaya konulan çıktılar”(4)

Bu yaklaşım çerçevesinde think-tank tanımı şöyle şekillenir; “Think-tankler, kâr amacı gütmeyen, hükümetten, siyasî partilerden ve çıkar gruplarından bağımsız olarak hareket ederek iç ve dış politikaya yönelik alternatifli politikalar üreten kuruluşlardır.”

Bu tanımı yaptıktan sonra bir tenakuz ile karşı karşıya kalmaktayız. Hâli hazırda faaliyet gösteren düşünce kuruluşlarının birçoğu ya özel girişimciler yahut da devlet tarafından ortaya çıkarılmıştır ve yine ya özel girişimciler yahut da devlet tarafından finansal olarak desteklenmektedir. Elbette aralarında istisnalar bulunmasına karşılık, finansal destek alan kuruluşların ne derece bağımsız olduğu tartışmaya açıktır. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, düşünce kuruluşları ile onlara finansal destek sağlayan devletler ve ticarî kuruluşlar karşılıklı ortak menfaat merkezinde hareket ederler.

Diğer bir önemli nokta ise şudur; siyasî karar alma sürecine tesir amacı güden kuruluşlar, herhangi bir fikre nisbetle hareket etmeden, bu sürece hangi yönde tesir edeceklerine nasıl karar vermektedirler?

Bu iki soru, düşünce kuruluşlarına dâir olan ikinci yaklaşımın, yanlış bir algılama üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

 

ABD’de Düşünce Kuruluşları

Think-tank kavramının doğduğu ülke olan ABD, düşünce kuruluşlarının ehemmiyetinin en iyi anlaşıldığı ülkedir. Şu an nicelik bakımından en çok düşünce kuruluşu ABD’de bulunurken nitelik bakımından da en etkin faaliyetleri yürüten kuruluşlar buradadır. Elbette bu gelişimin en önemli sebeplerinden biri ABD’nin I. Dünya Savaşı sonrası dünya politikasında etkin olmaya ve II. Dünya Savaşı ile süper güç pozisyonuna erişmesidir. Ayrıca ABD’nin âdem-i merkeziyetçi devlet yapısı da bu kuruluşların gelişimini pozitif yönde etkilemiştir.

Politik sürece tesir bakımından en önde gelen düşünce kuruluşları, askerî strateji ve ekonomi politik sahasında araştırmalar yapan Rand Corporation, Amerikan dış politikası ve ulusal güvenlik sahasında araştırmalar yapan Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations-CFR), Amerikan dış politikası ve Ortadoğu sahasında araştırmalar yapan Brooking Enstitüsü, nükleer silahsızlanma ve Çin sahasında araştırmalar yapan Carnegei Uluslararası Barış Vakfı’dır.

Bu kuruluşlar genel olarak Amerika Birleşik Devletleri ve birkaç elit aile tarafından finanse edilmektedir. Hâl böyle olunca çalışmaları da devletin ve bu ailelerin çıkarlarını maksimize etmek noktasında gerçekleşmektedir. Finansör ailelerin başında Rockefeller ailesi ve Soros ailesi gelmektedir. Dış İlişkiler Konseyi’nde bu aileler fazlasıyla etkindir. Öyle ki Dış İlişkiler Konseyi’nin araştırma merkezinin adı “Rockefeller Enstitüsü”dür.

Bu kurumlar, bugüne kadar birçok politik meseleye ve sürece tesir etmişlerdir. Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan dış politikasını şekillendirmişlerdir.

George Kennan’ın, CFR’nin dergisi olan Foreign Affairs’da 1947 yılında yayınlamış olduğu ‘Mr. X’ başlıklı makalesi ABD’nin Soğuk Savaş dönemi süresince temel dış politika stratejilerinden biri olan ‘çevreleme politikası’nın şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.” (5)

Soğuk Savaş sonrasında Baba Bush’un yaptığı meşhur “yeni dünya düzeni” konuşmasının temel dayanağı Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezidir. Sosyalist düşüncenin pratikte çökmesinin akabinde artık liberalizmin karşısında hiçbir fikrin duramayacağına dayalı olan bu tez propaganda edilmiş ve bu tez çerçevesinde dış politika şekillendirilmiştir.

Yine ABD’nin Ortadoğu politikasının ipuçları Samuel Huntington’un “Büyük Satranç Tahtası” tezinde gizlidir.

Bu gibi misallerin sayısı hayli fazladır. Fakat Amerika’daki araştırma kuruluşları Soğuk Savaş sonrası süreçte doğru stratejiler üretilmesini sağlayacak araştırmalar ortaya koyamamaya başlamıştır. Soğuk Savaş’ın durağan paradigmasından sonra gelen dinamizm yüklü dönem, uzun vadeli projeler ortaya koyup bunları uygulayabilmelerine engel olmuştur. Bilhassa Ortadoğu üzerine geliştirilen projeler bir bir ellerinde patlamaktadır. Süreç o kadar hızlı işlemekte ki, yarın ne olacağını bölgenin sadece sathî bir bakış açısıyla ele alınması yeterli olmamakta; bölgeyi tüm parametreleriyle tanıyıp, bölgenin ruhuna derinliğine nüfuz edemeyen hiç kimse gelecekte nasıl bir sürecin yaşanacağını kestirememektedir.

 

Türkiye’de Düşünce Kuruluşları

Türkiye’de düşünce kuruluşlarının ortaya çıkışı 1960’lara dayanmaktadır; fakat bu dönemde kurulan düşünce kuruluşları politika yapım sürecinde herhangi bir tesir kudretine erişememişlerdir. Özetle; bu müesseselere gereken ehemmiyet verilmemiştir.

Oysa “Üniversite ve düşünce kuruluşları ile bir ülkede o ülkeye has, o ülkenin ihtiyaçları için özel formüle edilmiş, o ülkenin değerleri ve insanı ile barışık düşünceler üretilir, planlar yapılır. Ayrıca zaten ülkelerin sosyal, ekonomik, askerî her tür sorununu en az maliyetle çözebilmek için yerli, tutarlı projeler, çözümlemeler üretecek düşünce kuruluşları bir lüks değil bir zorunluluktur.” (6)

Türkiye’de siyasî iradelerin zihniyeti, dış politikada acziyete dönüşen bir tavra sahip olmalarına sebep olmuştur. Uzun yıllar Batı yörüngesinde, her türlü aksiyondan kaçan ve korkaklık ile eşdeğer mânâda sürdürülen tek yönlü dış politika yeni fikirlerin ortaya çıkışını da zorlaştırmıştır. Böylece stratejik teori üretimi noktasında eksik kalınmıştır.

Türkiye’nin çok yönlü ve daha aktif bir dış politika izlemeye başladığı 2000’li yıllara kadar, politik sürece tesir etmesi bakımından en önemli düşünce kuruluşu D-8’ler fikrini bünyesinden çıkararak karar alıcılara etki eden ESAM’dır. Bu, Türkiye’de düşünce kuruşlarının siyasî sürece tesir ettiği en önemli vakıadır.

Düşünce kuruluşlarının gelişiminin devletin dış politikadaki etkinliği ile doğru orantılı olduğunu iddia etmiştik. Türkiye’deki düşünce kuruluşlarının sayılarının artmasının ve az da olsa nitelikli çalışmaların yapılmaya başlanmasının çok yönlü bir dış politika izlenmeye başlanan ve dış politikada daha aktif olunan 2000’li yıllara tekabül etmesinin bunun en bariz misallerindendir.

2000’li yıllarda düşünce kuruluşlarının sayısının bir hayli artmasına mukabil nitelikli çalışmaların sayısı aynı oranda artış göstermemiştir.

 “Türkiye’de gözlenen stratejik teori yetersizliği aynı zamanda siyaset teorisyenleri ile siyaset yapımcıları arasındaki kopukluğun da bir işareti sayılmalıdır. Üniversite ve akademik çevreler ya bu tür teorik çalışmalarda yetersiz kalmış ya da siyaset yapımcıları olan bürokratlar ve diplomatlar ile sağlıklı bir ilişki kanalı kuramamışlardır.” (51)

Bu duruma bir de araştırmaları gerçekleştirenlerin, içinde bulundukları bölgenin ruhundan uzak kalması neticesinde meselelere derinliğine nüfuz edemeyerek sadece sathi değerlendirmeler yapmasını eklersek durumun vahameti daha net anlaşılır. Türkiye’de yapılan analizlerde statik düşünce kalıplarından dışarı çıkılmadığı gün gibi ortadadır. Bu durum yeni fikirlerin ortaya çıkmasını da engellemektedir.

Statik düşünce kalıplarına hapsolmaya misal olarak; Arap Baharı çerçevesinde Mısır’da ayaklanmalar başladığında, memleketimizdeki birçok stratejist(!) ve Ortadoğu uzmanı(!) İhvan hareketinin iktidara gelemeyeceğini iddia ediyordu. Bu iddiayı dayandırdıkları tek düşünce ise “İhvan hareketinin demokrasi karşıtı olması dolayısıyla demokratik yollarla iktidara gelmenin yapısına aykırı olacağı”ydı. Oysaki demokrasi karşıtı olmak demokratik yollarla ayağınıza kadar gelen iktidarı reddetmeyi gerektirmez. Demokratik bir şekilde iktidarı elde edince demokrasi aşığı filan da olmazsınız; pek tabiî demokrasiyi gayeye giden yolda bir araç olarak kullanabilirsiniz. Diğer taraftan halk sizi iktidarı elde etmeniz için desteklemekte ise iktidar avucunuzun içine geldiğinde onu kabul etmemenizi halka izah noktasında sıkıntılar yaşarsınız. Bu hususla alâkalı birçok fikir ortaya konulabilecekken Türkiye’deki Ortadoğu uzmanlarının kahir ekseriyeti statik düşünme sebebiyle sağlıklı analiz yapamamıştır.

Bugün Türkiye’nin dünya liderliğine oynadığının dillendirildiği bir süreçteyiz. Devlet etkin bir dış politika izlemeye çalışırken, diğer taraftan bu etkinliğin önünü almak adına bir takım güçler tarafından uluslararası sahada yalnızlaştırılmakta. Etkin dış politika ve dünya liderliği iddialarını hayata geçirebilmek adına stratejik araştırmaların ve düşünce kuruluşlarının ne kadar büyük bir ehemmiyet arz ettiğinin anlaşılması ve ilk olarak nitelikli teori üretiminin akabinde ise bu teorilerin pratiğe dökülmesinin yolunun açılması gerekmektedir. Başın başında ise sağlıklı analizler yapmak ve bu analizler çerçevesinde dünyaya damga vuracak stratejiler geliştirmek için “tarafsız düşünce” gibi hayattan kopuk söylemleri bir kenara bırakıp meselelere hangi taraftan bakacağımıza karar vermeliyiz...

 

Dipnotlar:

1-Stratejik Derinlik, Ahmet Davutoğlu, Küre Yayınları, 51. Baskı, Sh.1 (2010)

2-Think-Tankler ve Dış Politika: Türkiye Ve ABD Örneği, Alper Tolga Bulut - Fatma Akkan Güngör, http://cesran.org/think-tankler-ve-dis-politika-turkiye-ve-abd-ornegi.html (2014)

3-Dünyada Ve Türkiye’de Think Tank Kuruluşları: Karşılaştırmalı Bir Analiz, Bilâl Karabulut, Akademik Bakış, Cilt 4, Sayı 7, Sh. 94 (2010)

4-Think-Tankler ve Dış Politika: Türkiye Ve ABD Örneği, Alper Tolga Bulut - Fatma Akkan Güngör, http://cesran.org/think-tankler-ve-dis-politika-turkiye-ve-abd-ornegi.html (2014)

5-Dünyada Ve Türkiye’de Think Tank Kuruluşları: Karşılaştırmalı Bir Analiz, Bilâl Karabulut, Akademik Bakış, Cilt 4, Sayı 7, Sh. 93 (2010)

6-Türkiye’de Think-Tank Kuruluşları ve Karşılaştıkları Sorunlar, Sami Zariç, Akademik Bakış, Sayı 31-Temmuz Ağustos 2012, Sh 2 (2012)

7- Stratejik Derinlik, Ahmet Davutoğlu, Küre Yayınları, 51. Baskı, Sh.51 (2010)

 Aylık Dergisi, 133. Sayı, Ekim 2013

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı