Haber Detayı
05 Mayıs 2016 - Perşembe 14:52
 
Tanrı'yı Oynamanın Ağır Bedeli
Aktüel Haberi
Tanrı'yı Oynamanın Ağır Bedeli

Tanrı’yı kendi yarattığı âlemden tahliye etmek, kendini ilâh yerine koyup kanun vâzetme yetkisini dünyevîleştirmek, “kâinatı yeniden yaratmak” demektir. Laik modern devlet düşüncesi bu temele oturur. Bu kurgu için de, laik-modern birey de Tanrı’yı oynamaya soyunandır. Devletin kutsandığı bir süreçte, giderek “kanun vâzeden/şeriat getiren”e dönüşecek sivil toplum düşüncesi, içini boşalttığı mukaddes kavramları laikleştirip aklın diline tahvil ederken, üretilen siyasî-hukukî kavramlardan hareketle de yeni bir düşünce zemini oluşturacaktır. Lineer/ilerlemeci bir çizgide seyredecek olan bu idrak zemininde, sivilleşmiş toplum yaşama hakkına sahip yegâne toplum modelidir; bunun dışındaki toplumlar sivilleştirilmesi, medenileştirmesi gereken, iptidaî yaratıklardır. Dolayısıyla sivilleşmiş toplum nezdinde bu tarz toplumlar sadece malzeme hükmündedir, modern akıl bunları yoğurup istediği kalıba dökebilir. Doğrusu, tüm hümanist-demokrat perdelemelere rağmen, farklılıkları yok sayan bu anlayışta eşitsizlik ve adaletsizlik saklanamaz biçimde sırıtır ve küstahçadır. Netice itibariyle; kâinatı yeniden yaratmaya kalkışmanın, Tanrı rolüne soyunmanın bedeli ağır olmuştur. İnsanlık, Doğusu ve Batısıyla bugün, bu “modern küstahlık”ın bedelini ödemektedir. Ve bedel ödemeden önce, insanı bedel ödemek zorunda bırakan şartları kendi içinde üreten “bu hastalıklı bünye” varolduğu sürece, insanlık da işlemediği suçun, işlemediği günahın bedelini ödemeye devam edecektir.

Dolayısıyla, eşitsizlikler ve adaletsizlikler temeline oturan sivil toplum düşüncesinin ortaya koyduğu formlardan (toplumsal sözleşmeler-anayasalar-yasalar) hareketle hayatı kuşatmak mümkün değildir. Hayat zamanla bunlardan taşacak ve yeni formlar içinde kendini ifadeye geçecektir. Adalet ancak, tüm münferit BİR’lerin kendisinde toplandığı; “hikmet ve faziletin esası TEVHİD”i elde etmekle sağlanabilir ki, TEVHİD de ancak Allah’a güvenip dayanmakla kazanılır. Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin bildirdiğine göre: “Tevhid elde edildiği zaman, onun gölgesi olan adalet nefse yansır.” İnsan da kemâl ve istidadı nisbetinde mazharı olduğu bu tecellileri topluma yansıtmakla “orta yol” tutulmuş, fertlerin demeti olan toplumda huzur  ve denge sağlanmış olur. Yine Şeyh-i Ekber’den öğrendiğimize göre: “Adalet konusunda ihtiyat, zulmetmektense zulme uğrama eğilimine sahip olmayı gerektirir.” Nitekim Peygamberimiz bir hadisinde, “Allah’ın zalim kulu olacağına mazlum kulu ol” buyurmaktadır.

Bütün insanlar İslâm fıtratı üzere, hür ve haklar bakımından eşit doğarlar. Ancak tarihi inşa ettiğine inanan ve insanları kendi mutlak idealine göre şekillendirmek isteyen rejim savunucuları, düşünen ve kendisini ifade eden insanlardan yargılı ya da yargısız infazlarla kurtulmak için, bu insanların önüne “ya benim dediklerim ya da sehpa” seçeneğini koyarlar. Dahası, Caligula’dan Stalin’e, Neron’dan Hitler’e kadar, tarihin en kanlı diktatörleri bile birilerinin hayat hakkını ellerinden alırken, mutlaka uyduruk bir meşruiyet perdesinin arkasına gizlenecek ve her devirde her Danton’un bir Robespierre’i, her Buharin'in bir Stalin’i olacaktır. Dolayısıyla, S. Mirzabeyoğlu’nun Robespierre’i ya da Stalin’i de 28 Şubat darbesinin aktörleridir.

Bir insanın bir şeyi anlamaması, sözde yüce idealler arkasına gizlediği birtakım çıkar ilişkilerine bağlıysa o insana hiçbir şey anlatamazsınız. 28 Şubat sürecinde de, güya devletin âli menfaatlerini korumaya soyunan; muhayyilesi kıt, kendi sınıfının dışında başka dünyalar da olabileceğinden habersiz birtakım güçler, bürokratik kayıtsızlığın rehavetine gömülmüş birilerini de yanlarına alarak yüzbinlerce insanın hayatını karartırken, S. Mirzabeyoğlu’nu da fizikî ve zihnî lince tâbi tuttular.

Tarihi inşa ettiğine inanan ihtilâlcilerin keyfî tutumları karşısında, idamdan başka seçeneğinin olmadığını gören Danton, kendisini giyotine gönderecek ihtilâl mahkemesinin karşısında şöyle haykıracaktır: “Bütün hayatımın üzerine el koydunuz. Keşke karşınıza meydan okuyarak dikilebilseydi bir gün...” S. Mirzabeyoğlu da Danton’la aynı duygular içinde olmalı ki, kendisini idama mahkum eden mahkemeye hitaben; işlenmedik suçun, işlenmedik günahını ödüyor olmanın isyanı içinde, duygularını “tiyatro bitti” feryadıyla dile getirecektir. Evet, tiyatro bitmişti. Biten gerçekten de iplerini birilerinin çektiği kukla tiyatrosuydu.

28 Şubat süreci, cumhuriyet tarihinde sayısız örneğini gördüğümüz darbe dönemleri gibi, mahkemelerin kukla tiyatrosuna dönüştürüldüğü, savunma hakkının arsızca yok sayıldığı, keyfîliğin tavan yaptığı bir süreçti. Gerçek sandıkları şeylerle kalbleri mühürlenmiş, toplum mühendisliğine soyunmuş rejim savunucuları, kendilerine hasım gördükleri düşünen ve kendini ifade eden bir mütefekkirden, “yasal bir infaz”la kurtulmak istediler. S. Mirzabeyoğlu davası, tüyler ürpertici hukuksuzlukların yaşandığı, insanın kendisini çaresizliğin ezilmişliği içinde hissettiği bir davaydı. Yaklaşık 16 yıl boyunca bilinenin üstünde ve ötesinde büyük acılar yaşandı. Güçlüydü, kıskanç-kurnaz-ikiyüzlü-zorbalar karşısında yılacak bir insan değildi. Her zaman metanet ve vakarını korumayı bildi. Çok şükür, işkencelerle geçen uzun yıllardan sonra nihayet adalet tecelli etti. Yeniden yargılama süreci beraatle neticelendi. Ne yazık ki, zihni linç girişimi halen devam ediyor. Her defasında, hâlden anlamayan birilerine hâlini anlatmak zorunda kalmanın sıkıntısı da işin cabası…

Fakat unutmamak gerekir ki, büyük sanatkârlar, Allah’ın tüm sıfatlarının tecelli mahallîdirler; bu sebeple de kemâl ve istidatları nisbetinde imtihan ve sıkıntıları da büyüktür. Zira, “bilmek yanmaktır.” Dahası, taşıdığı fikrin önemini bilmek, büyük adamlar için dayanılmaz bir çiledir. “Aydın çağından mes’ûldür.” Büyük adamlar da taşıdıkları fikrin sorumluluğuyla yaşamak zorundadırlar. Nietzsche: “Büyük adamlarda yalnız kendi ruhu değil, bütün dostlarının ruhu da yaşar” der. Dolayısıyla, aşk, sevgi, dostluk; hakikat ve marifet temeline oturmalıdır. Böyle olmadığı zaman, yapılan iyilik, kötülüktür. “Yelle gelen yelle gider” hesabı, basit sebeplerle bağlanır, basit sebeplerle de koparsınız.

Netice itibariyle, O’nu şahsen ya da eserlerinden tanıyanlar olarak, artık hiçbirimiz S. Mirzabeyoğlu’nu tanımadan önceki biz değiliz. Henri de Régnier’nin; “o henüz sen olmayan içindeki kardeş” dizesiyle duyurmak istediği gibi, büyük adamlar kuvve halinde bizde uyuyanı fiiliyata çıkaran, henüz varlığını bile bilmediğimiz istidatları, hisleri uyandıranlardır. “Mü’min mü’minin aynasıdır” ölçüsünden aldığımız şey hâlinde söylersek; bizi göründüğümüz gibi değil, olduğumuz gibi yansıtan aynalardır. Lâkin, yansıtan kadar yansıyan da bir şey olmalı ki, mevzu muhatabını bulsun, bir yere varılsın...

Aylık Dergisi, 139. Sayı, Nisan 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı