Haber Detayı
03 Nisan 2021 - Cumartesi 22:18
 
Tarihselciliğin İtikadî Problemleri - Melikşah Sezen
İnsan, tabiatı gereği tarihsel bir varlıktır. Belli bir zaman diliminde, belli bir coğrafyada, o zamanın ve coğrafyanın hâkim kültürüne, ilmine muhatap olarak doğmuştur ve sınırlılıklarını mutlak manada aşma imkânını haiz değildir. Bütün zihnî ve fizikî adımları ‘dışarıdan’ bir müdahale olmadığı sürece bunlarla çevrelenmiştir.
Kültür&Medeniyet Haberi
Tarihselciliğin İtikadî Problemleri - Melikşah Sezen

XVII. yüzyılda Alman filozof Hegel’in (ö. 1831) kullanımı ile ıstılahî bir hüviyete kavuşan ‘Tarihselcilik’ daha sonraki süreçte yalnızca felsefî bir terim olarak kalmamış hem tarif hem de kullanım sahası olarak hızlı bir değişim göstermiştir. Muharref kitaplara tâbi milletlerin kutsal metinleriyle münasebet noktasında yaşadığı buhranın aşılması adına önemli bir imkân olarak değerlendirilen bu metod XIX. yüzyılda Batı menhecli eğitim sürecinden geçen Müslümanlar yoluyla İslâm dünyasına da taşınmıştır. Muhammed Arkoun, Fazlur Rahman, Nasr Ebu Zeyd, Abid el-Câbirî, Hasan Hanefî, Aişe Abdurrahman, Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi daha çoğaltılabilecek isimler eliyle de müdafaa edilmiş ve edilmektedir. Tarihselcilik, tarihi serüveninde bütün müdafileri tarafından aynı tarifle ve kapsamla anlaşılmamıştır. Kimi Tarihselciler, Kur’ân âyetlerinin yalnızca ahkâm kısmını bu metotla okumak gerektiğini savunurken, kimi Tarihselciler ise Kur’ân’ın tamamının tarihsel bir hitap olduğunu dile getirmişlerdir. Klasik tabirle ‘efrâdını câmi ağyârını mâni’ bir tarif ve mutabakat sağlanmış izahı bulunmayan ‘Tarihselcilik’ genel sayılabilecek kabulle şu şekilde tarif edilmektedir: “Bir fenomenin, herhangi bir toplumda özellikle de belirli bir zaman diliminde ve kayıtlanmış koşullarda ortaya çıkması ve gelişmesi dolayısıyla da o etkilerin ürünü olmasıdır.”(1)

 

Tarihselcilik genel planda bir tefsir ve fıkıh meselesi olarak algılanıp, kabul ve itirazlar ekseriyetle bu sahada sürdürülmektedir fakat bu anlayışın en mühim neticeleri aslında itikad sahasında görülmektedir. Dolayısıyla bu noktayı derinleştirmek meselenin zemini daha net bir görüntüye kavuşturacaktır. Tarifinde de zikredildiği üzere bu metod bir hitabın, metnin ortaya çıktığı, yazıldığı dönemin hatta anın ürünü olduğunu doğal olarak bu beyanı anlamanın en makul yolunun o dönemin ve ortamın bilgisinden hareketle gerçekleşeceğini hatta beyanın bu vasata göre gönderilmiş, söylenmiş olacağını iddia etmektedirler.

 

‘Beyana Muhatap Olan’ ile ‘Beyan Edenin’ Ayrılmaması

 

İnsan, tabiatı gereği tarihsel bir varlıktır. Belli bir zaman diliminde, belli bir coğrafyada, o zamanın ve coğrafyanın hâkim kültürüne, ilmine muhatap olarak doğmuştur ve sınırlılıklarını mutlak manada aşma imkânını haiz değildir. Bütün zihnî ve fizikî adımları ‘dışarıdan’ bir müdahale olmadığı sürece bunlarla çevrelenmiştir. Fakat ‘dışarıdan’ müdahale olarak kastettiğimiz ilahî kelâmın sahibi Allah Teâlâ, kulları ile kendisinde var olan sıfatları gereği bu sınırlılıklardan münezzeh bir beyan ile ilişki kurmaktadır. Cenab-ı Hakkın bütün sıfatları, zâtı ile kaim olarak ezelîdir. Kelâm sıfatı da yüce yaratıcının bir sıfatıdır ve Kur’ân-ı Kerim, mütekellim olan Allah’ın kelâmıdır.

 

Bu nokta kelâm eserlerinde ciddi bir bölüm ayrılarak, Allah’ın zâtı ve sıfatları, sıfatlarının tasnifi, hâdis olup olamayacağı ve delilleri gibi bölümlerde işlenmiştir. Ehl-i Sünnet itikad ulemasının icmâsı bu hususta naklî ve aklî delillerin sabit olduğu ve Allah’ın noksanlıkla, ihtiyaçla, hâl değişimi ile hâdislere mahal olmakla ve yaratılmışlık alameti olan vb. herhangi vasıfla nitelenemeyeceğini beyan etmişlerdir. Tarihselci menhec ise bu yaklaşımlarının zorunlu neticesi olarak Allah’ın sıfatlarını da tarihsel kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır.(2) İş bu zemin kaybı ilahî beyana muhatap olan ile beyan eden arasını vasıflar yönünden ayırmanın zaruretini ortaya koymaktadır. İnsanın sınırlı ve tarihsel bir varlık olmasından hareketle Allah’ın insanlara olan hitabını ve dolayısıyla kelâm sıfatını tarihsel görmek ciddi bir mantıkî hatadır. Bu arıza vaktinde Tarihselciliğin kurucu atası Hegel’in de tenkid edilmesine ve ‘yaratıcıyı tarihselleştirdiği’ itirazına da sebep olmuştur. Hatta O’nun ‘Tanrı öldü’ sözü ile modern ateizmin babası olduğu da zikredilmiştir. Allah’ın bir sıfatını tarihî bir hatıra olarak görme/gösterme yanılgısı; Allah, zâtı ile değil sıfatları ile bilindiği ve insanlarla ilişkisi sıfatlarıyla devam ettiği için netice kendisini/zâtını tarihselleştirmeye çıkmaktadır. Allah Teâlâ, hitap ettiği kullarının tarihsel varlıklar olması sebebiyle ne zâtı ne de sıfatlarıyla tarihsel olarak düşünülmekten münezzehtir. Kelâm sıfatının mahlûk olmadığını anlama noktasındaki problemleri aşma ve bu hakikati ispat bağlamında ehl-i sünnet itikad imamları kelâm-ı lâfzî ve kelâm-ı nefsî tasnif ve tarifleriyle meseleyi bütün boyutlarıyla izahlandırmışlardır. Farkında olunsun veyahûd olunmasın bu savunun itikadî mânâda çok tehlikeli boyutlarda bozukluklara yol açtığı/açacağı muhakkaktır.

 

Kur’ân’ın topyekûn tarihsel bir hitap oluşunu kabul eden ve bu âyetlerin o günkü insanların düşünce dünyasına göre inzal edildiğini ve bugüne bu bildirimden ancak mesajlar yoluyla bağlantı kurulmasını makbul ve makul gören anlayış aynı zamanda Müslümanı ‘Allah bilgisi’ noktasında da boşluğa düşürmektedir. Allah’ın haberî, fiilî, zâtî sıfatlarını bildiren âyetlerin hakikatini sarsan, yine Cenab-ı Hakk’ın selbî sıfatlarının delili olan âyetleri o günkü insanların algısına göre ‘dizayn edilmiş’ diye sunduğunuz zaman bugün elde inanılacak bir yaratıcı bilgisi de kalmamış olur ve herkes zihnindeki, kalbindeki tasavvuru ‘yaratıcı’ olarak görmeye hatta yaratıcıyı zihnî bir varlık olarak kabule başlar. Bu menhec, müminin hem bu dünyadaki yanılgı ve boşluğunun hem de ahiretteki hüsranın temel saiki olur. Nitekim Hasan Hanefî’de durum tam da işaret ettiğimiz noktaya kadar ulaşmıştır. Ona göre: “Allah gerçek bir obje değildir. Dış dünyada Allah adı ile isimlendirilen bir obje yoktur.”(3) ‘Allah nedir?’, sualine cevabense: “Peşine düşüp de gerçekleştiremediğimiz her şey şuurda ‘Allah’ oluyor.”(4) demektedir. Tabi bu gerçekleştiremediğimiz her şey tarihsel olduğu gibi onun zihnî yansıması olan ilah tasavvuru da pek tabi tarihsel olmaktadır. Bir Müslümanın inancını yok etmek için bundan daha büyük bir hezeyan yoktur. Kişinin aklına ve hevasına tapınması bundan daha açık nasıl izah edilebilir?

 

‘Beyana Muhatap Olan’ ile ‘Beyanın’ Ayrılmaması

 

Aynı anlayış hatasının bir başka yönü olarak insanın tarihsel bir varlık oluşu ve ilahî beyana muhatap olması ile beyanın da insana hitap ettiği için, sadece bu zaviyeden yaklaşarak ‘beyanın’ tarihsel olduğunu düşünmektir. Önceki itirazda da zikredildiği üzere insanın tabiatı gereği eksiklikleri ve sınırlılıkları bütün akıl sahiplerince kabulde müşterektir. Bununla beraber insanın tarihsel bir varlık oluşunun ona yönelen hitabın tarihsel olmasını gerektirmediği de aklî bir hakikattir. Misal olarak bütünün parçasından büyük oluşunun beyanı, iki artı ikinin dört edeceğinin beyanı onu dinleyen, öğrenen, muhatap olan kimsenin tarihsel oluşuna bakılarak tarihsel beyanlardır denilemezse ilahî kelâmın da beyan olarak böyle bir yönü ve ayrıcalığı/üstünlüğü mevcuttur.

 

Bu ayrımın tesis edilememesi kişinin ilah anlayışını çeşitli yönlerden zedeleyerek bizim gibi sınırlılıklarla beyan eden, hitabıyla yalnızca ilk muhataplarıyla direkt ilişki kurabilen bir yaratıcı kabulüne sevk edecektir. Bu durumda ilahî beyan, herhangi bir insanî beyandan bizim ona, ondan ‘mesaj almamız gerektiği’ vasfını yüklemediğimiz sürece hiçbir farkı kalmayan bir hitap oluverecektir. Bu yaklaşımlar aslında ‘zihnî antropomorfizm’ denilen bir anlayış sakatlığının tezahürü olarak var olmakta ve yayılmaktadır. Yani yaratıcı da beyanında, beyanının muhtevasında, geçerlilik müddetinde insan gibi sınırlılıklara tâbidir ve yaratıcı olmasının bu durumu değiştirmeye hiçbir etkisi olmamıştır. Tarihselcilik savunusunda olan kimselerin böyle bir kasıtları bulunmadığı hüsn-ü zannı gösterelim lakin farkında olunmasa dahi kullandıkları argümanların neticesi buralara tekabül etmektedir. Öte yandan yine aynı bakış açısı insanı tanımlarken sadece zihnî unsurlarıyla tanımlayıp fizyolojik, fıtrî, ahlakî vb. hususlarını içerisine alan bir tanımlamadan kaçınca netice olarak sadece bildikleriyle yargılanan ve tarihin geçmiş dönemlerindeki insanların ileriki dönemdekilere göre yetersiz, ihtiyaçsız, beklentisiz, fıtrî, ilmî ve fikrî kandırılmaya yatkın/müsait olduğu, ileri dönemlerinse böyle problemleri aştığı düşüncelerine meyledilmektedir. ‘Sosyal Darwinizm’ olarak bilenen bu kavramın İslâm’ın insan ve tarih anlayışına uygun olduğu söylenemez.

 

Bu bakışı kabul etmenin ve beyana muhatap olan ile beyan arasındaki farkı ayırmadan ilahi hitaba yönelmenin zorunlu neticesi olarak, onun bilimsel izahlara müsait ifadeler ihtiva edemeyeceği(5), ilk neslin anlamayacağı hiçbir şeyin Kur’an’da bulunamayacağı gibi şartlanmış bir pozisyon almak olacaktır. Öte yandan Sosyal Darwinizm garabetinin bir diğer neticesi de insanı sadece teknolojik bilgi birikimi yönüyle tanımladığı için kişinin kendisini Hz. Peygamberden (s.a.v.) ve ashaptan önde, birikimli, gelişmiş görmesine zemin hazırlayacaktır. Bu durumda hem Peygamber (s.a.v.) hem ashap mistik bir hatıra ve rivayet kaynağı olmaktan başka hiçbir hususiyete sahip olmayacak ve onları önder, örnek, ölçü alma gerekliliği hissedilmeyecektir. İnsanın hayatın getirdiği yenilikler noktasında ne yapacağı probleminden ve şeriatın müminlere tanıdığı ‘maslahat’ imkânından hareketle bu durumların tarihselciliğin şer’î referansı olarak gösterilmek istense de bu söylemler de manipülasyon ihtiva etmektedir. Nitekim merhum Zahid el-Kevserî (ö. 1952), maslahat söylemi ile tahrife açılan bir yön bulunduğunu:

 

“Onlar derler ki: ‘Muamelat ve benzeri konularda teşri binası maslahat üzerine kurulur. Dolayısıyla bir konudaki nass maslahatla çelişirse maslahat esas alınır.’ Bunu söyleyen facire sorunuz: Şeriatinin binasını üzerine kurmak istediğin maslahat nedir? Eğer bununla şer’î maslahatı kastediyorsan, aklı ön plana çıkardığı söylenen Mu’tezile indinde bile şer’î maslahatı bilmenin vahiyden başka yolu yoktur.”(6) şeklinde bir ihtar ile ifade etmektedir.

 

İmam Kevserî’nin temas ettiği üzere maslahattan hareketle nassların anlamlarını, tatbiklerini yenileme, değiştirme anlayışı herkesin ‘kendine göre’liğinde bir sahadır. Bu maslahatın şer’î nispetle, murad-ı ilahî ile mutabakatını garanti edecek tek yol vahiydir. Bu beyanın mahiyetini idrak edememenin neticesi her insanın kendine göre bir anlayış ile kendisine şeriat ihdas etmesi/bunun yolunun açılmasıdır. Tarihselci metod savunucuları pek çok kez öznel saha var etmekle tenkid edilmişlerdir. İmam Kevserî maslahat-nass muhalefeti iddiası ile nassı ilga etme kapısını -yani ahkâmda tarihselcilik yolunu- ilk açan kişinin Necmüddîn et-Tûfî el-Hanbelî (ö. 1317) olduğunu söyler. Tefsir sahasında ise tarihselcilik diyebileceğimiz ilk ifadeleri serdeden Mu’tezilî âlim Zemahşerî’dir (ö. 1144). O, mesela “Faiz yiyenler, şeytan çarpan kimse gibi kalkarlar.”(7) meâlindeki âyetin izahında, Arapların o günkü inancında böyle bir inanışın olduğunu âyetin de onların anlayışı istikametinde nüzûl ettiğini ifade etmektedir. Zemahşerî’nin bu beyanı Mu’tezilî itikad anlayışıyla tenakuz oluşturmamaktadır çünkü onlara göre Kur’an mahlûktur dolayısıyla bu yönüyle tarihseldir lakin şunu da peşinen ifade etmek gerekir ki Mutezilîler, Kur’ân’ın mahlûk olması beyanı ile âyetlerin ve hükmün tarihselliğini ve değiştirilebilirliğini asla kastetmemişlerdir.

 

Beyanların birbirinden ayrılmaması

 

Kelâmullahın müminler için mesaj alınması gereken bir hitap olduğunda hem ahkâm ayetlerini hem de tüm Kur’an’ı tarihsel görenler ittifak halindedir. Ahlak mevzularındaki âyetlerin veya bütün âyetlerin arkaplanında bir evrensel mesaj olduğu ifade edilmektedir. Bu noktada ahlak ayetlerine -onlara göre- bütün tarihsellik şartlarını –Arapça oluşu, belli bir zamanda, mekânda, sınırlı insana hitap etmesi vb.- sağlamasına rağmen evrensellik yükleyenin ne olduğunu ve bunun nasıl tespit edildiğini sormak gerekir… O âyetleri beyan eden Mevla’nın birtakım âyetlerde bu düzeyi yakalamasının –hâşâ- diğer âyetlerde bunu yakalayamamasının sebebi nedir? Bununla beraber Kur’ân’ın tamamının tarihsel olarak görülmesi de bu problemi çözmeye yetmemektedir. Çünkü Kur’ân âyetlerine tarihsel hitabı aşan evrensel mesajlar yükleyen Allah mıdır yoksa insan mıdır? Allah, beyanına mana yoluyla evrensel bir mesaj yüklemeye kadir diye kabul edilirken hüküm olarak buna muktedir olmasına mâni nedir? Eğer bu evrensel manayı Kur’ân’a veren insan ise Kur’an bugün bir hatıradan başka ne ifade etmektedir? Bu ‘kendi atfettiğimiz’ evrensel mesajları başka metinlerle de yaşayabiliriz, Kur’an’a bizi bağlayan şey onun hatırası mıdır? Bu gibi açmaz durumlar doğuran soruları çoğaltarak bu menhecin ilahi beyan ile insan beyanını ayırmamasının ne kadar trajik neticeler verdiği gösterilebilir. Bu ayrımın tesis edilememesi nihayetinde ashabı, Peygamberi (s.a.v.), Kur’an’ı, Allah’ın sıfatlarını ve bizzat Allah’ı (c.c.) tarihselleştirmeye kadar varmaktadır. Yazıda da atıflarla gösterildiği gibi tarihselcilik savunusunda bulunan kimselerin beyanlarında bu basamakların her birinin tezahürlerini görmek mümkündür.

 

Dipnotlar

1-Hasan Hanefî, Humûmu’l-Fikr ve’l-Vatan, I, 69; Mehmet Emin Maşalı, Nasr Hamid Ebu Zeyd’in Yorum Telakkisi ve Bu Telakkinin Niyetselci ve Felsefi Hermenötiğe Atıfları, UÜİFD-2004-I, s. 73 (13. Dipnot); Mustafa Öztürk, Kur’an ve Tefsir Kültürümüz, s. 16; Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, s. 31; Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, s. 42.

2-Nitekim Mustafa Öztürk bu bağlamda: “Fiilî Sıfatlar Tarihsel, Zâtî Sıfatlar İse Tarih Dışı Varlık Alanına Aittir” diyerek bu durumu açıkça dile getirmiştir. Bz.; Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s. 15.

3-Hasan Hanefî, Teoloji mi Antropoloji mi?, (çev. M. Sait Hatipoğlu), AÜİFD, c. 23, s. 508.

4-İlhami Güler, Hasan Hanefî’nin Tecdid Projesi, İslami Araştırmalar Dergisi-1994-II, s. 154; Hanefî Hasan, a.g.m., s. 508-509.

5-Mustafa Öztürk, Kur’an, Tefsir ve Usûl Üzerine, s. 58; Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, s. 169.

6-Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî, I, s. 304.

7-Bakara, 2/275.

 

Aylık Dergisi 198. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Tarihselciliğin, İtikadî, Problemleri, -, Melikşah, Sezen,
Yorumlar
Haber Yazılımı