Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 13:57
 
Tebliğ ve Telkin - M. Taha İnci
Kültür&Medeniyet Haberi
Tebliğ ve Telkin - M. Taha İnci

Kültür Davamız Eserindeki “Tebliğ ve Telkin” Bahsi Üzerine…

 

Bu yazımızda Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleme aldığı “Kültür Davamız” isimli eserindeki “tebliğ ve telkin” başlıklı levhasını değerlendirmeye çalışacağız. Esasında “tebliğ” meselesini ele almaya başladığımızda ister-istemez bu mesele telkin’e de mevzu olur. Neden böyle olur? Tebliğ ve telkin arasındaki farklar nelerdir? Ve günümüzde bu meselenin niçin karıştırıldığı, yanlış anlaşıldığı ve nasıl bir “kabalığa” mahkûm edildiğinin üzerinde durmaya çalışacağız… Fakat başın başında tebliğ’in de aslında bir telkin mevzuu olduğunun tekrar altını çizelim.

 

Lûgattaki karşılıklarına bakarsak tebliğ “duyurma, haber verme, bildirme”, telkin ise “aşılama, sezdirme, bir fikri benimsetme durumu”…

 

Salih Mirzabeyoğlu’nun eserinde ise tebliğ “bildirme haberdar etme”, telkin ise  “içe doğuş, ilhâm, ruha gelen tesir” diye geçmektedir.

 

Bu bahiste altı çizilmesi gereken en mühim husus telkin ve imanın “ruh”,  tebliğ ve tahkikin “akıl” ile alakasının bulunması… Bunların birbirileriyle olan ilişkisinden mülhem “bilgi edinme yolu” olduğu da eserde altı çizili hususlardan.

 

Tebliğ

 

Fikrî bakımdan günümüzdeki en büyük zafiyetlerden birisi de, dine ve hayata dair hususları daha kendisi anlayıp özümsemeden “tebliğ yapıyorum!” zannıyla insanlara dayatan Müslüman meselesidir. “Allah Resûlü’nden bu güne kadar geçen zaman içinde dinin hakikatlerini, İslâm’ı duymayan var mı” sorusuna verilecek cevap herhalde menfidir. Demek ki, başta Allah Resûlü olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiîn, Teb’au Tabiîn’den dört büyük hak mezhep imamımıza kadar “Ehl-i Sünnet Vel Cemaat” çizgisini bilmeyen, “ben duymadım!” diyen birinin mevcudiyeti neredeyse muhaldir. Hatta Ehl-i Sünnet Vel Cemaat’e düşmanlık edip sapık fikirleriyle insanımızı ifsad etmeye kalkanlara bakıldığında, bırakın duyup-duymamayı “küfür şebekesi”,  ilan edilen, tebliğ edilen, bildirilen, haber verilen bütün bu hakikatlere karşı müesseseleşmiş bir vaziyette saldırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında “ben duymadım” diyen ya kasıtlı yalan söylemektedir yahut da kendi yalanının içinde küfrünü gizlemektedir. “Ben duymadım” hususuna dâir bir not olarak ekleyelim ki, bazı belgesellerde Amazon Ormanları’nda ve benzeri yerlerde arzıendam eden insanları hâlâ öyle yaşıyor zannedenler bilsin ki, belgesel yapımcıları para vererek üzerlerindeki Adidas ayakkabılarını ve Lacoste tişörtlerini çıkarıp onlara “milli” kıyafetlerini giydirmektedirler. Bu hususa değinmemiz biraz absürt gibi gözüküyor olsa da, bunun sebebi maalesef oradaki yerlileri hemen kendisine misâl olarak alabilecek kadar absürt zekâların olmasından mütevellittir. Bugün Salih Mirzabeyoğlu’nun da dikkat çektiği üzere “öğrenmek isteyen veya istemeyen, onun tatbik edilmesini isteyen veya istemeyen var.”…

 

Girizgâh bölümünde Mirzabeyoğlu’ndan işaretlediğimiz “tebliğ ve tahkik”in “ akıl” ile alakasına dikkat çekmiştik. Bu husus üzerinde biraz durmak istiyoruz…

 

Tebliğin basit anlamda tarifini verdiğimize göre tahkik ve akıl üzerine kısa bir tanımlama yapmak istiyoruz: “Tahkik” sözlük karşılığına bakarsak “inceleme, iç yüzünü araştırma, doğrulama, doğru olup olmadığını araştırmak yahut yanlışını çıkartmak, bir şeyin hakikatine ermek” gibi tanımlamaları içinde barındırıyor. Biz buraya tahkikin-doğrulamanın tanımlamasıyla alakalı şu usûlü de eklemek istiyoruz: “Kur’an kıraat ıstılahında, her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, izhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır.” Yani “tecvid”; tecvid ise “Harflerin çıkış yeri, sıfatı, uzun veya kısalığı, genişlik veya darlığı, birleştirme ve ayırma, kalın ve ince vurguların nasıl yapılması gerektiğinin ilmi”. Tahkik’e dâir sırası gelince “telkin” bahsinde bahsedeceğiz hatırlatalım…

 

Akıl’a gelince; akıl ise sözlük karşılığı olarak: “akıl, anlayış karşısında ruhun bir bütün olarak anlama, (doğru) kavrama (soyutlama) hükme varma kapasitesidir.” diye geçmektedir. Burada aklın “ruha bağlı bir keyfiyet” olduğunu da hatırlatalım. “Bağlı”; Tasavvufta nefs’in kötülük,  Ruh’un ise iyilik diye karşılık olduğunu hatırlatalım.

 

Şimdi, tebliğe mevzu olan hususların hepsi Allah Resûlü ve Sahabî’ye nisbetle “Ehl-i Sünnet Vel Cemaat” çizgisi olarak zaten bir bütün halinde derlenip toparlanmış ve günümüze kadar –Batılıların da hayran olduğu ilmî bir usûl ile- “nakil” yoluyla bize ulaşmıştır. Bu mânâdan olmak üzere “yeni” olarak ne tebliğ edilebilir ki? Yani bugün ve öncesinde “biz tebliğ yapıyoruz” diyen Türkiye’deki “İslam’cı” camianın aslında İslam’ı kendi idrâkları seviyesine indirgeyerek bir ömür boyu, bırakın “İslam’ı tebliğ”i, başta kendi nefisleri olmak üzere yakın çevrelerini ve aslında bütün bir toplumu bu tavırlarıyla İslam’dan uzaklaştırmaya çalıştıkları nasıl görülmez! Ölçülerin ruhu kavranılmadıktan yani Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in dediği ile “sünnetlerin murâdı” kestirilmedikten sonra anlat anlatabildiğin kadar, söyle söyleyebildiğin kadar…

 

Yukarıda Tebliğ’in lügat karşılıklarını kabaca hatırlatmıştık. Buna binâen söylersek, bu meselede akıl ve tahkik ile hareket ediliyorsa burada “telkine” mevzu bir dava doğar; çünkü akıl Ölçüler’e yaklaşırken kendi tarifindeki gibi “hükme varır” ama bu hüküm Ölçüler’in va’zettiklerini kendi bulma değil ona boyun eğme, o hükümleri kabul etme hükmüdür. İman karşısında aklın göstereceği tavır onu ölçme, biçme ve tartma değil, şüpheye düşmeden “kabul etme”dir. Yani sorgusuz-sualsiz tâbi olma, boyun eğmektir. “Peşin Fikir”… Kabul ettikten “inandıktan” sonra ruha bağlı bir keyfiyet olarak akıl Ölçüler’e tâbi olarak önce taklit eder sonra da kendi dercesine göre tahkik eder. Hem taklitte hem tahkikde asıl unsur, işin özü, ruhu, telkindir. Çünkü “telkin ve imanın ruh ile ilgisi” vardır. Söylemek istediğimiz aslında daha evvelde söylediğimiz “murâd”ı kestirebilmek davasıyla alakalıdır. Peki, bu nasıl olacak? Bu da ancak “anlayış”la mümkün olabilir. Zaten Ölçüler’e tahkik eden “kuru akıl” mihraksız değildir; ruha bağlı bir keyfiyet olan akıldır. Tam bu esnada “Allahsız ruhçuluk” davası güdenlerin ruhçuluğu ile bizim “ruhçuluk-ruh” diye kastettiğimizin farklı olduğunu hatırlatalım da, aykırı fikirlere kapı açmaya çalışan “akıl”ın önünü kapatalım. Ölçüler’e muhatab olduktan ve onlara boyun eğdikten sonra “bağlı” olarak, bir nisbet noktası’na binâen sonsuz’a, Mutlak Bir’e doğru git gidebildiğin kadar; fakat bağsız bir şekilde hareket etmeye çalıştığı anda enselenecek ve o ölçülerin boyunduruğu altına alınacak. Bu meselede devamlı karıştırılan husus “ruha bağlı bir keyfiyet” olarak kabul edilmeyen (bir şeyin kendisinin hususiyetinin kabul edilmemesi de çok ilginç ki, bu mesela “masa”yı sandalye olarak kabul etmeye benzer; bizim bir şeyi öyle –yanış!- kabul ediyor oluşumuz onun mahiyetini değiştirmez yahut değişeceğini göstermez ki!) veçhesiyle aklı ele almak -meseleye öyle yaklaşmak- yani, nefsî olarak bakmak yanlışlığıdır... Burada akıl yine “bağlı”dır ama “esas”a (ruha) değil de esasın dışında olarak mihrakını kaybetmiş bir şekilde mihraksızlığa bağlıdır. Bu aynı zamanda bize “hürriyet” meselesine de nasıl bakılması gerektiğini öğretir ki ayrı bir yazı mevzuu… Akıl bahsine dâir son olarak şunu da ekleyelim: “Kalmadı gönlümde nesne” diyen akılla, aynı kelimeleri duyup öğrenen ve söyleyen bir akıl arasındaki fark ne ise, ruha bağlı olarak, yani ölçülerin ruhunu kavramaya yönelip ondan aldığı hisseyle hareket eden akılla, mihraksız bir biçimde insan ve toplum meselelerini çözmeye çalışan akıl arasındaki fark odur; akıl “eksiklik kendi özümde” demeye mecbur ve haddini bilmekle mükellef; onu bildikten sonra aşk kanadını kuvvetlendirici bir nevi motor…

 

Yukarıda “muradı kestirebilmek” meselesinin “anlayış” ile mümkün olabileceğini söylemiş ve buna dâir bir şerh düşmemiştik. Kısaca bu mevzuya değinmek istiyoruz.

 

Toplu bir hâlde ve İslâm’ı “tebliği ve telkin” meselesi etrafında söylersek, İslâm'a Muhatab Anlayış” davası anlaşılmadan tebliğ yapmak mümkün değildir ve kaldı ki, telkin edebilmek; bir şeyi anlatabilmenin esas ve usulleri bilinmeden o şeyin ruhunu kavratabilmek, yani istettirebilme nasıl mümkün olabilsin?

 

Herhalde “Biz İslâm’ı tebliğ ediyoruz!”cuların da esasında neyi niçin, nasıl ve hangi sebeble “tebliğ” edemedikleri de görünüyor; iptidâî mânâda bile tebliğ meselesine yaklaşılmış olsa bunun telkin ile alakalı bir pencere olduğu, bunun anlaşılması için “İslâm'a Muhatab Anlayış” davasının anlaşılması gerektiği ve bunun anlaşılması için de öncelikle “ruha bağlı bir keyfiyet olarak akıl” ile hareket edilmesi gerektiği, yani, nefsî davranışların bırakılması gerekiyor! Açık bir şekilde ve bir meselle ifade etmek gerekirse “eşekliğin lüzumu yok!”… Edip Harabi’nin dediği gibi “sevap almak için içeriz şarap/içmezsek oluruz düçar-ı azap/senin aklın ermez bu başka hesap/biz içeriz bize yoktur vebâli/meyhanede bulduk biz bu kemâli”… Bu dizelerde söyleneni tebliğ etmekle ondaki mânâ’yı telkin etmenin arasındaki derin fark! Bu farkın-meselenin anlaşılmadığı yerde ve ayak diretildiği yerde ise galiba şöyle demek lazım: “Sen münkirsin sana haramdır bade/bekle ki içesin öbür dünyada/Bahs açma Harabi bundan ziyade/çünkü bilmez haram ile helâli”…

 

Bu ara başlık altına ekleyeceğimiz son husus, en başta söylediğimiz olarak tebliğ’in de telkin’e mevzu bir yerde anlaşılması gerekliliği…

 

Telkin Dâvâsı

 

“Tebliğ”den bahsedilince, tabanı tarif ettiğimizde bir nevi tavan’ın kendiliğinden belirmesi yahut belirtilmesinin gerekliliğindeki gibi “telkin” de gözüküyor. Bu sebepten bu bahsi fazla uzatmayacağız. Önce bu bahse dâir bir işaret taşı: “ İmam-ı Rabbanî Hazretleri buyuruyorlar ki: -‘Talebe, ilim ve fazilet mayasını ruhunda tutturmaya bakmalıdır, yoksa şekil ve kaide ezberciliğinde kalmak hikmetleri kaybetmek olur.’ ”(1)

 

Ve hemen bunun yanı başında ise “İlim insanın cehlini alır, ahmaklığını almaz; bu hikmet, ezbere soydan bilginin mânâsını verir… Hemen yanıbaşında şu:

-‘Faydasız ilimden Allah’ sığınırım!’

 

İdrak nurundan mahrum olanın, ‘bilinen’ mevkisindeki hiçbir şeyden edinebileceği bir hikmet yoktur!..” diye Salih Mirzabeyoğlu’nun “telkin” meselesine dâir söyledikleri…

 

Büyük Doğu- İBDA Fikriyatı’nda çoğu kez altı çizilen “telkinle alınanı tahkik ile bulmak” ölçüsünün altını çizmek istiyoruz. Bir önceki bahiste akıl ve tahkik’in kabaca tariflerini vermiştik ve şöyleydi: “bir şeyin hakikatine ermek” ve “Kur’an kıraat ıstılahında, her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, izhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumak”. Telkin bu mesabede, ölçülere yanaşan ve ondan “pay-mânâ”ları alma ve sonrasında alınan telkinle “tahkik” etmek yani tebliğ etmek; telkinle alınan mânânın- Kur’an harflerinin her harfinin hakkını vererek okunması gibi ki tecvid budur- hakkını vererek kullanılması.

 

Burada paradoks gibi gözüken ve aslında azıcık dikkat edilirse kendini gösteren husus, tahkik- tebliğ ederken bile telkin ile hareket edildiği; bu mevzuyu açalım ve bu bahsi açtığımız mevzu içinde sonlandıralım…

 

Kur’an Allah’tan vahiy, Allah kelâmı, Allah’ın bildirdikleri… Kur’an ilhâm değil; Mirzabeyoğlu, Allah Resûlü'nün bildirdiği, gösterdiği her hususu (hadîs ve sünneti) "her türlü insan ve toplum meselelerinde doğrudan doğruya Kur'ân'dan ilhâm alarak" ümmetine işaret ettiğinin altını çizer. Şimdi burada sadece Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun telkin’i nasıl tarif ettiğini iktibas edip bırakacağız:

“telkin ise  ‘içe doğuş, ilhâm, ruha gelen tesir’ ”

 

Tebliğde esas olan bir meseleyle ilgili bilginin “ilâm” edilmesi, muhataba tamamen bildirilmesi iken, yani esas olan bilgi iken, telkinde esas olan bilgiye muhatab olan insandır. Sokrates'in “doğurtmak” tabiri ile anlattığı diyalog metodunun benzeri bir usulle, muhatabın içindeki “cevher”i fâş etme işlemidir. Tebliğde muhatap pasif iken, telkinde aktiftir, katılımcıdır. O da diyaloğun etkin bir unsuru olarak içindeki cevherin çıkarılmasına yardımcı olur. O yüzden, “sadece bildirilmekle” mükellef olunan durumlar haricinde asıl olan telkindir.

 

Büyük Doğu-İBDA Fikriyatı'nın hep altını çizdiği "Dinden kaçırdıklarımızı kaba softa ve ham yobazın çirkinliği yüzünden kaybettik: Dine çekemediklerimizi de aynı sebepten uzakta bıraktık."* ihtarını hatırlayalım.

 

Kaynak

Kültür Davamız, Salih Mirzabeyoğlu, sayfa 178.

*Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, İstanbul, 1997, s.286.

 

 Aylık Dergisi, Ekim 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Tebliğ, ve, Telkin, -, M., Taha, İnci,
Yorumlar
Haber Yazılımı