Haber Detayı
28 Mart 2014 - Cuma 16:06
 
Toprağın bağrında yatan kültürümüz - M. Taha İnci
Kültür&Medeniyet Haberi
Toprağın bağrında yatan kültürümüz - M. Taha İnci

Kendi kültürümüze yabancılaşmayı dilimizi kaybetmeye başladığımızda yaşadık. Milletleri var edenin dil olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Dilimizi kaybettiğimizde şuurumuzu, şuurumuzu kaybettiğimizde ise özümüzü, kültürümüzü ve hafızamızı kaybettik. Osmanlıca; Arapçanın, Farsçanın ve Türkçenin karışımıyla kendine has bir dildir. İslâm ile bağlantıyı Osmanlıca köprüsünden kurmuştur. Baktığımızda; İslâm kültürünün temelini oluşturan eserlerin, genellikle tamamı Osmanlıcayla yazılmıştır. Sanatından, edebi yazısına ve şiirine kadar hep böyle olmuştur.

Sahafları ve Beyazıt'ın etrafını dolaşıyordum. Kitab tamiri yapan ve bizzat Osmanlıca kitablar bulunduran/satan bir kitabcıya girdim. Osmanlıca kitablara bakıyor, onlara dokunuyor, hayranlıkla izliyordum. Daha önce Osmanlı arşivinde görev almış bu dükkân sahibi olan amca ile oturup sohbet ettim. Osmanlı arşivinde çalışırken şahit olduğu hatıralarından birini anlattı: Arşive araştırma yapmak için gelen kişilerin yarısından fazlası Avrupa'dan gelen kişilermiş. Ve uzun süren çalışmalar yapıp ülkelerine dönüyorlarmış. Bu duruma hem şaşırdım hem de üzüldüm. Bizimkilerin kitab okumaktan imtina ettiği bir zamanda, başka ülkelerden gelip kendi kültürümüzün kitablarını okumaya çalışmaları üzücü ve çok acı! Hayır! Başka milletlerin bizim kitablarımızı okumasını yanlış bulmuyorum; onlar kadar dahi okuyup araştırma yapmamaktan ve hatta mirasımızı yok etmeye çalışmamızın escort kocaeli teessürünü dile getiriyorum.

Aynı şekilde sahaflarda Osmanlıca İslam tarihi kitabına bakarken fiyatının doksan TL olduğunu öğrendim. Tek ciltlik kitab fakat eski olması değerini yükseltmiş. Parasal yönden sıkıntım olmasaydı doksan TlL'ye acımaz alırdım. Osmanlıca kitabları, turistler tarafından çok alınıyor. Bir kaç kez de buna şahit oldum. Bizim insanlarımızda kadim geleneğin kitablarına rağbet yok. Modernitenin ürünü yeni âlimler eskiyi tenkid etme ve yerden yere vurma yarışına girdiklerinden beridir ki elimize telefon, klavye ve kumandadan başka bir şey değmiyor. Onların istedikleri oldu. Kına da yaksınlar ellerine! Lakin koca bir medeniyetin, örfün, an'anenin bu kitablar arasında olduğunu unutmasınlar. Dedelerimizden kalma eski yazma eserler, bir çeşme kitabesi, yana yatmış mahzun mezar taşları, tarihi kitabeler, binlerce şerhler, muhtasarlar ve yazma eserleri okuyamadğımız gibi, bu işin estetik tarafından da mahrum kalıyoruz. Bugün, dedelerimizin güzide mirası, yabancı müze ve koleksiyoncuların vitrinlerini süslüyor. Ne acı! Sanki bu miras, müzelere konulması için bizlere emanet edilmiş.

Öyle bir duruma geldik ki, Osmanlıca bilmiş olsak dahî okuduğumuzu anlayamıyor, algılayamıyoruz. Öyle görünüyor ki; birileri geliyor, o kitabları alıyor ve gidiyor. Birgün bakıyorsunuz, tarihimizi, geçmişimizi, ilmimizi onlardan öğrenir, onlardan alır duruma gelmişiz. Olmadı mı? Evet oldu maalesef! Şimdi müsteşrik zihniyetli "Müslüman"ların avuçlarında İslâm medeniyeti parçalanır olmaya başladı.

Harf inkilabından bahsettiğimde "neden o zaman Türkçe konuşuyorsun, git Osmanlıca konuş" diye tepki veren şahsa; "Osmanlıca konuşurum da senin gibi ahmaklar anlamaz" demiştim. Ortaokula giderken Osmanlıca - Türkçe mevzuunu tartışıyorduk; o zamandan aklımda kalmıştı. Arkadaşların çoğu "İyi ki Türkçe konuşuyoruz, Osmanlıcayı anlamazdık" diye düşünüyor, dile getiriyorlardı. Olay "hayret Fransa'da küçük çocuklar bile Fransızca konuşuyor" komikliğine dönüşüyor; fakat farkına varılamıyordu. Sadece çocuklar mı? Hayır, öğretmenler öğretmenler öğretmenler. O gün onlara şunu söylemiştim: "Evet iyi ki Türkçe, yoksa ne Fransızca ne Almanca ne de İngilizce konuşabilirdik." Meseleye tersten, daha doğrusu alıştırıldığımız yerden bakıyoruz. Türkçe'yi nasıl öğrendiysek, nasıl ilk başlarda çat-pat okuma ve yazmayla ilerlettiysek, aynını Osmanlıcada da yaşayacaktık. Ve işin komikliği ki, İnkılab tarihi kitablarında bile bu düşünce yer alıyor: "Osmanlıca zordu o yüzden Latin harfler getirildi." Bu komplekse yıllardır alıştırıldık ve kandırıldık. Mevzuun zorluk değil de işin içinde başka şeyler olduğuna şahit oldu dedelerimiz/babalarımız... Zarifoğlu geçmişimizdeki izleri şöyle dile getiriyor: "Sandıklarda. Dedemin nice kitabları ahırın koyu rutubetini eme eme ufalandı sandıklarda. Din kitabları. Kimilerinde bazı konular eksik ilmihal kitabları."
Allah-ü âlem nice Osmanlıca eserler toprak altına işkencelerden, zulümlerden, cumhuriyetin despot baskı ve allahsızlığından gömüldü de; unutuldu, kayboldu, imha oldu! 
Cumhuriyetin din düşmanlığı hiç bitmedi, bu din düşmanlığını CHP adı altında yıllarca devam ettirdiler. Arapça ve Osmanlıca ne kadar eser varsa yakılmış, kitablarını vermek istemeyen yüzlerce Müslümana zulmedilmiş, kimileri bu kitabları kurtarmak için bahçesine, tarlasına gömmüş. Hüseyin Öztürk'den şunları okuyorum: "Kesekağıdı olmaktan kurtulamayan Kur'an-ı Kerim sayfaları ise çok cüz'i fiyatlarla 'azınlık esnafa' satılmış, onlar da sayfaları kesekağıdı yaparak, Müslüman halkın en çok alışveriş yaptığı bölgelerde kullanılmasını sağlamıştır. CHP zulmünden kurtulmak ve ceza almamak için köy, kasaba meydanlarında yakılan kitablarla bir medeniyetin külü göğe savrulmuştur."
Gecenin üçünde dedesi veya babası tarafından kaldırılan bir çocuğun, mahmur gözlerle Kur'an-ı Kerim'i ezberlemesi... Gizli bir şekilde bastırılan elif cüzlerinin gizlice öğretilmesi... Evlatlarına Allah'ı anlatırken ve Kur'an'ı öğretirken yakalanıp lanet İstiklal Mahkemelerinde yargılanan Müslümanlar... Sarığını cumhuriyetin köleleri ve insafsızlarına vermedi diye böğrüne vurula vurula linç edilen dedem ve dedelerimiz... Atıf Hoca ve arkadaşlarına yapılan muameleler ve idam. O zulümlerden tevarüs eden 28 Şubat zalimlikleri ve yüzlerce Müslümanı zindanlarda çürütmeler... Bu öyle bir rejim ki; Allah Rasulünün iftara davet ettiği Atıf Hocaya "Atıf Hocayı elimde olsa on defa diriltir yirmi defa asarım" diyen nasipsiz zihniyetleri üretmesi... Ve daha sayamadığım kahbelikler ve Ermeni/Sırp/Yunan zalimlerinden daha fazla adileşen bu esfel-i safilin'ler... Bunlar size bir şeyler anlatmıyor mu? İçinden koparılmış "o şey"i, o bilemediğimiz, hala bulamadığımız "o şey"i aratmıyor mu?
Ahmet Ustaosmanoğlu'ndan dinlemiştim: "Mahmut Efendi hazretleri ve bir kaç kişi ile bir köye yolumuz düşünce gübrelerin arasından çıkarılan Kur'an ve ilmihal kitablarına şahit olduk. Gözlerdeki hüzün: 'Yasak Hocam, yasak Hocam başka çare kalmadı' diye haykırıyordu!"      

İnanmak zorunda bırakıldığımız her şey, gün geçtikçe inandığımız doğrularımız(!) oldu. Dopdolu, geniş, anlamlı ve İslam kültürüyle büyümüş medeniyetimiz; üç beş hainin ve domuzlar diktatöryalarının isteğiyle sahipsiz, çaresiz, sessiz, algıları değiştirilmiş, yabancılaştırılmış, Batıcı bir anlayışla küçülen bir toplum halini aldı. Neye hasret kaldığını şaşırmış divaneler gibi neyi kaybettiğimizi bilmeden-farketmeden o bilinmeyene hasretiz. Zarifoğlu deyimiyle "Bu iş toplumca şuur altından duyduğumuz özlemdir. O ayrılığın verdiği sıkıntının çırpınışlarıdır."   

İmam Şafi'yi, İmam Gazali'yi, Molla Cami'yi, Arabi'yi, Mevlana'yı, Yunus'u şerhsiz okuyan, yazan, anlayabilen bir milletin devamıyız fakat yeni neslin buna inanmaya ve anlamaya ihtiyacı yok. Çünkü zorla ve diktacı bir sistemle inandırıldığı ideolojiye inanıyor, aynı şekilde o neslin devamı olduğu halde o nesle hiç benzemiyor, benzemek istemiyor.

Gidişatın kötülüğünü farkedenler hayıflanmaktan yana oluyorlar. Farkedemeyenler ise o hastalık içerisinde inandırıldığı üzere inançlar dizmeye devam ediyor.

Var olan içler acısı örnekleri göstermek yaraya merhem olmasa gerek fakat yaranın ne olduğunu göstermek de merhemin teşhisini kolaylaştıracaktır. 
Seyyid Hüseyin Nasır, "...Sonuç olarak bütün müesseselerimiz yıkıldı. Şimdi dönüp Batı geleneği ile bina edilmiş modelleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlar da her zaman işe yaramıyorlar; çünkü farklı bir medeniyetin ürettiği kurumlar bunlar. Bizim ihtiyacımız olan sadece uyarlama değil aynı zamanda orjinalite." diyerek kendi yeniliğimizi kadim anlayışla yakalamamız gerektiğini söylüyor. 
Cemil Meriç, "Jurnal"de mâzimizi şöyle dillendiriyor: "Bu milletin bütün kütübhanelerini yaktılar. 1929'da ilk mektebi bitiren nesil kendini bir çöl ortasında buldu. Yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. Sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar. 1929'da okuma-yazma bilenler 1930'da escort izmit analfabet durumuna düştüler. Ve kendilerine zorla kabul ettirilen, dili çelik bir korse gibi, bir Çinlinin ayakkabısı gibi, ezip büzen bu yabancı harflere hiçbir zaman ısınamadılar. Yeni nesiller ise on, on beş yılda şişirilen, sözde milli, bir kütübhane buldular. Ama bu kitabların dili boyuna değişiyordu. Her maskaralığı alkışlamaya zorlanan ve bu şakşakçılığı bir refleks, bir insiyak gibi uzviyetine sindiren şamar oğlanı burjuvazi! Evde babasından duyduğu Türkçeyi konuştu, okumaktan vazgeçti. Bu burjuvazi yabancı dil bilmez, kendi dilini bilmez, ufuksuzdur, mâzisizdir, istikbalsizdir, bir cenin-i sakıttır." (Jurnal - 140. Shf)

Harf devrimi sürecinde sadece Osmanlıca kitablar yasaklanmıyor, Osmanlıca konuşmaya da izin verilmiyordu. Aynı durum üzerinde sanatsal faaliyetlerin de önü tıkanmıştı. Hattatlara Arapça harfler yazılması yasaklanmıştı. Hattat Hamid Aytaç Efendi, "O günlerde üç yüz elli hat dükkanı kapatıldı" diyerek hüznünü dile getiriyordu. Medreselerde ise ilmi çalışmalar durdurulmuştu. 
"Dilini kaybeden Dinini de kaybeder" sözünü şimdi daha iyi anlıyoruz. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, "Dil vatandır, vatana da ihanet edenler çok vardır" diyerek lisanın aslında bizi ayakta tuttuğunu, kültürümüzü genişleten bir şey olduğunu ve kaybedince farkına vardığımızı söylüyor. Kavram kargaşasını en çok yaşayan ülkelerden biriyiz. Bir ülkeyi yok etmenin, o ülkenin dilini yok etmekten başlandığını öğrendik. Kargaşa bizi kelimenin yokluğuna sürerken, aynı zamanda kelime hazinemiz de geriliyor. Az kelimeyle insan düşünemez. İnsanın ne kadar çok kelimesi varsa, o kadar fazla düşünür. Dili, milletçe yerine yerleştiremeden hiç bir davayı gerçekleştiremeyiz. Bir üniversite öğrencisi bile üç yüz kelime ile konuşabiliyor. Aslında mevzuum, dil değildi, Osmanlıca kitablar üzerinden sanata giriş yapmayı düşünüyordum lakin dil meselesinin de sanat anlayışımızı engellediğini düşünerek, dil hakkında bir kaç örneklendirme ile sanat mevzuuna geçeceğim.

Ali Fuat Başgil'in "Türkçe Meselesi" isimli kitabında şöyle bir ibretlik hâdise anlatılmaktadır: "Eski Roma'nın şiddet ve dehşetiyle meşhur olan hükümdarlarından Tiberius bir gün Roma âyânına yaptığı bir hitâbede uydurma bir kelime kullanıyor. Yüksek otoritesini iyice göstermek için olacak ki; kelimeyi bir iki defa üstüne basarak tekrarlıyor. Âyândan (senatörlerden) Marcellus, hükümdârın sözünü keserek, memleket diline hürmet etmesini ricâ ediyor. Derhâl efendisini müdafaaya atılan saray adamlarından Capito diyor ki:

"Marcellus!.. Bahis mevzu ettiğin kelime tutalım ki; memleket dilinden değildir. Fakat madem ki; Roma İmperiumu'nun şanlı sahibi Sezar'ın ağzından çıkmıştır, artık memleketli olmuştur. Bilesin ki; Sezar her şeyin üstünde ve her şeye kaadirdir."

Bunun üzerine Marcellus, şu ibretlik cevabı verir:

"Capito yalan söylüyor. Sezar!.. Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatı verir, mevki ve rütbe ihsan edersin, fakat memleket dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkını veremezsin."

Dil, o vatandaşa ecdadın emanetidir. Marcellus dahî bir devlet adamına, dilin önemini anlatmak için karşı çıkıyorsa, başının gitmesinden daha önemli olduğunu vurguluyorsa; yeniden oturup düşünelim: Kaç tane Marcellus var!

Dilin yitirilmesi ile bakış açımız da değişti. Mirzabeyoğlu, "Dil, mesele konuşarak yaşar" diyor. Sanatı ve fikri bizzat içinde yaşayan milletimiz, onunla hemhal olmuş; aslında yaptığı her işi bir sanata çevirmiştir. Yani estetik içerisinde bir estetik yaşam sürmüşlerdir. Bir şuur içerisinde kendilerini ifade etmişlerdir. "İdeal bir birliktelik" vardı ve bu birlikteliği düşmanlarıyla iyi şekilde ilerletebiliyordu. Osmanlı, Batı'dan almak istediği kumaşı alıp kendi gömleğini dikerdi. Endülüs ve sair ülkeler de böyle. Mütefekkir, "Şair, dilin imkanları içinde yeni bir dil kurucusudur" diyerek şairlerin kelama marifetini terennüm ettirdiğini, tılsımlı bir usta olduğunu belirtmiştir. Estetik idrak dil, din, sanat içerisinde geniş bir yelpazedir. Bu estetikliği tasavvuf inceliği ile bağlamak istiyorum:

Doç. Dr. Can Habib Türker "Tasavvufun İslam medeniyetinin yüz akı olduğunu" söylerken sanattaki incelik meselesini şöyle düşünüyorum: Tasavvuf bir incelik, bir feraset duygusu katıyor insana.  Bu inceliğe şu hadiseyi misal göstereyim:

İslâm medeniyetini ayakta tutan tasavvuftur. Tasavvuf, estetik algısıyla sanatın ve varoluşun içinde olup, yobaz ve modernist kafasına da karşıdır. Tasavvuftan beslenen güçlü bir edebiyat, sanat ve insan ilgileri İslâm anlayışını da geniş bir şekilde Müslümana hâkim kılmıştır.

Şimdi, Harici kafanın bedeviliğini miras alan selefiler bu yobazlığı sürdürürken de tasavvufu da inkâr etmektedirler. Tasavvuf, İslâm’ın kendisidir derken, "Tasavvuf İslam'ın içinde mi dışında mı?" sorusunun da yanlış olduğunu göstermiş oluyorum.

Tasavvufu inkâr edenlere, önce kadim geleneğin ne olduğunu, arkada büyük bir külliyatın, koca koca eserlerin, şerhlerin, muhtasarların olduğunu ve bunların farkında olmalarını ve araştırmalarını öneririm. Bu dev külliyatlar da tasavvuf ışığı altında gerçekleştiğini söyleyebilirim. Elbet kadim geleneğin hurafelerine de karşı olup yeni anlayışlar içinde olmamız gerektiğini de vurgulayayım.

O yüzden Selefi akımlar, harici kafasını yaşayanlar, bugün bu gibi inceliklerden uzak. Şimdi hat yazısıyla, tezhib ile uğraşan bir tane selefi bulabilir misiniz? Tasavvufsuzluk, insanı kabalaştırıyor. İnceliği, topraksı duyguyu katan tasavvuf. İslam medeniyetini, medeniyet yapan tasavvuftu. Sanatını en iyi şekilde yaşatan, o duyguyu veren tasavvuftu. Çünkü "Takva sahibi olursanız Allah size öğretir" hadis-i şerif mucibince tasavvuf takva olmayı gerektiriyordu. Sanatı bedahet içerisinde yaşamayanlar, İbni Arabi'yi, Yunus'u Mevlana'yı anlayamazlar. Sanat zevk idrakinden doğar. Sanatta hayret makamı vardır. Zevk yolu ve bilmeme yani (bedi) hayrete götürür. Sanatta çirkin olan sûni güzelin de barınması mümkün değildir. Sanat estetikliği, inceliği, yumuşaklığı, tutkuyu sever. Hamlık, kabalık, ruhsuzluk sanatsızlığın eseridir. Düşünce de, dil de, yürümek de, farketmek de, anlamak da, yazmak da, böyledir. İyi düşünebilmek, iyi yazmak da, iyi konuşmak da bir sanattır.

Sanat maddî varlıktan manevi varlığa bir kapıdır. Maddeyi soyutlar. Anderi Tarkovski, 1983'te psikiyatrist Brezna ile yaptığı mülakatta şunları dile getirir: "Aklî ve mânevi ilgilerimiz, o kadar maddi varlığımızın esiri ki, hiçbir zaman aklımıza bile gelmemesi gereken meselelerle ilgileniyoruz." Bu konu üzerine vahimliğimizi yine S. Mirzabeyoğlu'nun şu cümlesi çok net anlatıyor: "Meselelerin çözümü bir yana, daha nelerin mesele olduğunu bile bilmeyen bir kültür vasatındayız."

Osmanlı tefekkür anlayışı içinde sanatını yaşadı. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu fikir hayatında estetik idraki başa alırken sanat ve anlayış meselesinin yaşayışımızın her karesinde olması gerektiğinin farkındaydı. İlmin başında sanat gelir. İbda (estetik idrak) olmadan hiç bir şekilde dilimizi de, dinimizi de, kültürel anlayışımızı da tam anlamıyla kavrayamayacağız. O yüzden Tarkovsk'inin dediği gibi: "Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz."

Modern sürecin, makineleşmiş bir zamanın içinde, Batı'nın salgısından kendimizi kurtarmaya bakmalıyız. İki taraflı bir ateş içinde kalmaktan korumalıyız. Modernizm ve yobazlık. Ne Batı algısında kalıp maddeci bir anlayışla ne de her yeni anlayışa karşı çıkarak kendi köhne yerinde kalan yobaz... Geleneğe taparcasına kendini veren yobaz, kendi kutusu dışına çıkamamaktadır. Hurafeler içinde geleneksele takılı kalan yobaz; soylu olan, İslâmî algıyı yerine oturtacak olan "yeni"ye yani "ibda"ya (estetik) da kökten karşı çıkmış oluyor. Böylece kadim anlayışı bir papağan gibi tekrarlayarak ortaya hiçbir şey çıkaramıyor. Oryantalistlerin kendi kültürümüzü alıp, istedikleri ve anladıkları şekilde değiştirip onlara enjekte ettiği birikimle tamamen kadim geleneği inkar edip "yeniliği" de reformdan ibaret görüyor modernist... Elbet ne yobaz kafalı ne de reformcu Müslümanın durumunda olacağız. Bilakis sanat ve estetiği her alanımıza dahil ederek; politikadan şiire, matematikten iktisada, müzikten edebiyata, köklü eserlere kadar yaşayışımızın her karesine yerleştirerek... Öyle bir bediyyat idraki içinde olmak ki; o bediyyat içerisinde zamanın ruhunu hakkın kaidelerine uyarlayarak... Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu "İdeolocya ve İhtilal" kitabında bedi şuurdan şöyle bahseder: "İslam yenilenmez, anlayış yenilenir. Ona her ân biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik... 'Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır' hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir."

Birlik olmak için ilk sanat şart. Kalıpları, resmi ideoloji algılarını ve Batı kompleksini yıkmak için ilk sanat şart. Fetih için, büyük devlet için ilk sanat şart. Şiir ve Sanat Hikemiyatı'nda sanat hakkında şu notları sıralayabilirim:
-Fikrin kendini değil de düzenini ifade eden diyalektik ne ise, bir duygu olan "güzel"in tertibini ifade eden estetik de odur... Bu gözle estetik, bir dünyayı kavrayış biçimi ve metodtur...

-Biz "hakikatin hakikati" olarak İslâmı gösterdiğimize göre, estetik'in ruhî bir fakülte olarak hakikatin ahlâka bağlılığı, hem insan çabasının sebebi, hem de eserin mahiyeti bakımından, Allah'ı arama peşindeki bir iç âlem düzeni şeklinde gayelilik belirtir...

-İnsanın çoğalması ve bütünlenme isteği de gösteriyor ki, kendinde kendini aşma memuriyetindedir insan; her ân kendini oluşturanferdin bütünle böylece kaynaşması için, sanat, vazgeçilmez bir araçtır... Sanat aynı zamanda, insanın sayısız birleşme, değişik hayatları ve düşünceleri aksettirme kabiliyetini yansıtır...

-Estetik, ruhiyatın bir yönünden başka birşey değildir. Sanat faaliyeti, kendi âlet özellikleriyle ruhu anlayış edasıdır.

-"Sanat nedir?" diye soranlara Picasso'nun verdiği cevabı aktaralım: "Sanat ne değildir ki?" diyor.

-Sanat, büyük mücerretpeşinde ebedi bir arama ve kalıptan kaçınma işi...

-Estetik, insanın çevresinde yatan, insanın pratik faaliyetinde meydana getirdiği ve hakikati aksettiren sanatta tesbit edilebilen bütün estetik değerlerin zenginliğini araştıran bir ilimdir.

-Sanatın hemen her çeşidinde izlenmiş olan amaçlarıve ruhu kavrayarak bir estetik haz alabilmek için; yalnız estetik eğitim değil, aynı zamanda mücerret tefekküre kadar uzanan türlü ilimlerin kültürüyle bezenmiş bir beyne ihtiyaç vardır.

-Reformasyon, "ahlâka evet, sanata hayır!" der.

-Estetik, güzelliklerin bilimidir, sanatların felsefesidir. Bizdeki karşılığı olarak da hikemiyattır.

-Kelime, şiir ve sanatın saf malzemesidir; bu sanatın kullanabileceği ve onun sayesinde ruha hitab edebilecek tek malzeme...

-Gerçek sanat, kökünü çağından alır, fakat sadece çağının yansıması ve aynası değildir.

Bu mezkur meseleleri bir araya toparlarsak; dil, kültür ve sanat adı altında yine bu kapalı kapıları açıp "estetik bahsi en başa alarak" yeniden yenileyebiliriz kültürümüzü. Toprağı yeniden parmaklarımızla kavrayabiliriz. İncelmek, o ruhu diriltmek, o ruhla bütünü kavramak için...

Ben Zarifoğlu'nun şu kelamıyla yazımı sonlandırayım: "Sayarsak daha da var. Güneş yok olmuş değil. Sadece önü kapalı."

Aylık Dergisi 114. Sayı, Mart 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Toprağın, bağrında, yatan, kültürümüz, -, M., Taha, İnci,
Yorumlar
Haber Yazılımı