Haber Detayı
30 Temmuz 2016 - Cumartesi 01:40
 
Türkmen Millî Hareket Partisi Üyesi Ziyad Hasan ile Söyleşi
Söyleşi Haberi
Türkmen Millî Hareket Partisi Üyesi Ziyad Hasan ile Söyleşi

Türkmen Millî Hareket Partisi Yönetim Kurulu Üyesi Ziyad Hasan:

“ABD, İran ve Rusya Üzerinden Nüfuzunu Korumaya Çalışıyor!”

 

İç savaş çıkmadan önce Suriye’de yaşayan bir insan gününü nasıl geçiriyordu, ne gibi günlük endişeleri vardı?

Suriye’de savaş öncesi hayatı ben bir hapishaneye benzetiyorum. Nasıl ki hapishanede uyuma, uyanma, yemek yeme, görüşme saatleri belliyse, bunlar gibi şeyler nasıl gardiyanlar tarafından planlanıyorsa, Suriye’de de durum savaş öncesinde aynen böyleydi. Bir insan hayatını karartmamak için, zindanlara düşmemek için konuşmamak, tepki vermemek gibi elinden gelen her şeyi yapardı. Bu durum artık bir kültür haline dönüşmüştü, hatta “konuşmayın, duvarların da kulağı var” diye bir deyim yerleşmişti insanların lügatine ve bu deyim tüm etnik gruplarca kullanılıyordu. Bu paranoyayı Hafız Esed 1970’lerden beri tesis etti, her ailede veya her mahallede Muhaberat’a çalışan muhbirler vardı. Bu durum maalesef Suriye halkında bir güvensizlik kültürü oluşmasına sebep oldu, insanlar birbirileriyle sağlıklı ilişkiler kuramaz oldular, hatta yanlış bir şey görseler buna bir şey diyemez duruma geldiler. Türkmenler özelinde söyleyecek olursak, teşkilatlanmaya dair ortaya fikir atmak, bunun hakkında konuşmak bile insanımızda ürpertiye sebep oluyordu. Meselâ ben 2008-2009 senelerinde üniversite okurken, arkadaşlarımla birlikte dernekleşmenin gereği üzerine eğildik ama bu bir türlü gerçekleşemedi o zamanlar; çünkü insanlar devletten korkuyordu. Bu gibi durumların bedelini hayatlarıyla ödüyorlardı. Hatta öldürülenlerin aileleri dahi sürekli taciz ediliyor ve tehlike altına giriyordu. Suriye’de erdemli dava adamları yok mu? Tabiî var, ama ne zamandır ki bu adamlar bir şeyler için harekete geçmek isteseler hemen aileleriyle tehdit edilirlerdi ve bu tehdit, kendi canlarının tehdit edilmesinden daha ağır olan bir tehdit. Suriye’de tarım üzerine kurulu bir ekonomik sistem vardı ve ticaret ithalat üzerine kuruluydu. Beşşar Esed geldiğinde ekonominin düzeleceğini vaad etmişti ancak yaptığı tek şey, kendi çevresindeki çetelere malzeme sağlamak oldu, onları semirtti. Halkın kendi malı mülküyle kurduğu fabrika ve işletmelere kilit vuruldu. Ekonomide de aynı korku havası vardı ve insanlar bunu görmelerine rağmen dillendiremiyordu.

İnsanların cesaret bulamamalarının sebebi acaba manevî ideallerinin olmaması mı veya devletin baskı ile insanları idealsizleştirmesi mi?

1982 olayları vardır, İhvan-ı Müslimin’in dâhil olduğu vakıa… Hafız Esed bu olayı kullanmayı iyi bildi. Hafız Esed bu olayı bahane bilerek toplumdaki tüm kanaat önderlerini öldürttü veya hapse tıktı, sindirdi. Dolayısıyla halkı doğru yola iletecek, onlara önder olacak kimseyi bırakmadı. Sahada gördüğümüz birkaç âlim vardı, ama onlar da “biz de zıtlaşırsak bize de bir şeyler yaparlar ve toplumumuz hepten kanaat önderi olmadan kalakalır” mantığıyla çekingen hareket ediyorlardı. Bu sindirme operasyonu sadece İslâmcılar ile sınırlı kalmadı, toplumda içinde erdemli kim varsa, mücadeleci kimler varsa hepsini ortadan kaldırdı. 2011’de başlayan olaylar da zamanında sindirmeye çalıştığı insanlardır. Dera’ya gidin oradaki direnişi başlatan köylüler, kır kesimi insanları, Halep’te de hakeza… Ekonomik sıkıntıları yaşayan insanlar bunlar.

Kırsal kesimdeki insanların, şehirlerde yaşayanlara nisbeten devlete bağlılığı da az diyebiliriz.

Tamamen öyle, şehirdeki insanlar ekonomik şartlara biraz daha mahkûmdurlar. Bir de son dönemlerde şöyle bir kandırmaca da vardı; devlet memurlarının maaşları arttırılıyor güya ama karşı taraftan da bütün ürünler pahalanıyordu, yani enflasyon almış başını gidiyordu. Bu durumda devlet de halktan alıp memuruna vermiş oluyordu ve 5-6 sene böyle sürünce bu durum insanların canına tak etti. İnsanlar bu sıkıntılı durumu atlatabilmek için o dönem de cereyan eden “Arap Baharı” hadiselerine angaje oldular. Ama bu durum da emperyalist güçlerin müdahalesiyle farklı yöne kaydırıldı.

Savaş öncesinde Suriye’deki etnik ve dinî yapı ne durumdaydı? Ne kadar Sünnî vardı, ne kadar Nusayrî vardı mesela?

Sünnîler yüzde seksen durumundaydı, Nusayrîler yüzde on, Dürzîler’e ise yüzde beş oran verebiliriz. Geri kalanları ise Hristiyan olarak söyleyebiliriz, Hristiyanlar daha çok Halep ve Kamışlı bölgelerindeler. Sünnîler de kendi aralarında gruplara ayrılıyor; Araplar, Kürtler ve Türkmenler.

Bu kadar az orana sahip Nusayrîler nasıl olup da iktidarı ele geçirebilmişler?

Suriye, Osmanlıların elinden çıkınca Fransız mandası altına girdi. 25 sene boyunca Fransız mandasında kalan bir ülkeydi Suriye. O dönemde farklı gruplar Fransa’nın bir işgalci olduğunda ve ona karşı direnişte bulunulması gerektiğinde mutabıktılar. Ancak, Nusayrîler bu kanaatte değildiler, hatta onlardan Fransız ordusuna girenler de oldu ve Fransa bu topraklardan çıkınca onları mükâfatlandırdı. Fransızlar çıktıkları zaman bizim Sünnî kesim daha çok sanayi ve ticaretle meşguldüler, Nusayrîler de dağlarda yaşayan işsiz bir millettir ve kendilerine iş güç ararlarken orduyu keşfettiler ve oraya yerleştiler. Sünnîler de gaflette olduklarından buna ses etmediler, nereden gelebilirdi ki akıllarına dağda yaşayan yüzde onluk bir kesim orduya girecek ve oradan da gelip ülkeyi ele geçirecek! Nusayrîler orduya yerleşince de Batılı güçler bunu fırsat bilerek biraz da paranın yardımıyla ordudaki otoriteyi kendilerine bağladılar. Bu durum 63 senesine kadar devam etti, 63’te darbelerini yaptılar ve yönetimi ele geçirdiler, o zamandan bu zamana bu zulümleri yaşıyoruz biz. Çoğunluğun iktidarı Nusayrîlere bırakmasının sebebi gaflet ve öngörüsüzlüktür.

 

“Türkiye Mülteci Meselesinde Şartlarını Zorluyor”

 

Türkiye’de 2 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci kardeşimiz var. 2 milyon çok büyük bir rakam ve başka ülkelerde büyük sıkıntılara yol açabilirdi, Türkiye’de açmadı. Bunun sebebi nedir? Türk insanı ile Suriye insanının kültürel yakınlığına bağlayabilir miyiz bunu?

Yüz sene önce Suriye ve Türkiye arasında bu sun’i sınırlar mevcut değildi ve biz aynı kültürün insanlarıydık. Ben Mısır’a da gittim, Körfez ülkelerini de dolaştım ama ben Suriye halkına en yakın halkın Türkiyeliler olduğunu gördüm. Bu kanıyı sadece Türkmenleri baz alarak söylemiyorum, Suriye’deki Arapları da bu işin içine katıyorum. Bunun sebebi de muhtemelen Suriye’nin hilâfet merkezine yakın olmasıdır, İstanbul’a diğer Arap milletlerinden daha yakındır ve o nedenle de Anadolu insanı ile daha çok benzer yönleri vardır. Bir diğer sebep de Emeviler döneminde merkez konumunda olması hasebiyle bir kültür birikimine sahip olması da Türkiye’deki halkla arasındaki farklılıkları gidermiştir. Özellikle Halep ve Şam insanını baz alarak bunu söylüyorum. Bu nedenle de herhangi bir sıkıntı olmamıştır Suriyelilerin entegrasyonu.

Avrupa’ya giden mülteciler toplu vaftiz törenleriyle Hristiyan oluyorlar. Bunun hakkındaki görüşleriniz nelerdir, bunun sebebi ne olabilir?

Ben de o haberleri takip ettim ve orada ismi geçenlere baktığımda mültecilerin aslında Suriyelilerden çok İran’dan, Afganistan’dan gelen insanlar olduğunu ve aslında onların da Şiîler olduklarını gördüm. Suriye’den gidenler arasında böyle bir şey yok, tek tük olabilir belki. İranlıların ise devletten baskı gördüklerinden ötürü Batı’ya kaçtığını biliyoruz, Avrupa’da ikâmet şartlarını iyileştirmek için böyle bir yola başvuruyorlar.

Peki, niçin mülteciler Avrupa’ya gitmek için can atıyorlar?

Bunun en önemli sebebi, mülteci kanunlarının çevre kıtalara-ülkelere nisbeten daha gelişmiş olması. Avrupa’ya gidip mülteci olduğunuz zaman, normal bir vatandaşın aldığı tüm haklara sahip oluyorsunuz, sadece seçme ve seçilme hakkınız olmuyor. Eğitim şartları çok iyi orada, ben sadece çocuklarının eğitimi için oraya gitmiş bir sürü aile gördüm. Devlet desteği de bol Avrupa’da. Türkiye ile kıyas yapıyor insanlar ve ekonomik şartların kendilerine yetmediği kanaati ediniyorlar. Böyle durumlarda ekonomik refah önde gelir. Meselâ Türkiye’de yaşayan birçok aile biliyorum, sadece ebeveynler değil çocuklar da çalışıyorlar ve okula dahi gidemeyenler var aralarında, böylelikle ekonomi eğitimsizliği de tetikleyebiliyor. Orada ise tam tersi devletler destek veriyor ve çocukları kendi okullarına alıyor. Bunun elbette bize negatif yansımaları olacak, bir kültür erozyonu olacak ve gelecek nesil asimile olup kaybolacak; fakat elde başka imkân yok. Keşke bizim devletlerimiz de o imkânları sunabilseler, bilhassa Arap devletleri o kadar petrol gücü olmasına mukabil bu imkânı sunamıyor.

Türkiye, Cenevre Sözleşmesi dolayısıyla zaten mülteci olarak değil, misafir olarak kabul ediyor…

Evet. Üç milyona yakın insanı yetiştirmek ve bu insanların tüm ihtiyaçlarını Avrupa’nın yaptığı gibi karşılamak Türkiye’nin şartları göz önünde bulundurulduğunda imkânsız. Fransa’ya 20-30 bin insan gitti, Almanya’ya maksimum bir milyon mülteci gitti; ama ona bile öfkeleniyorlar.

Bahsettiğimiz ülke dünyanın sanayi devlerinden.

Bunun yanı sıra Avrupa Birliği’nin de lokomotifi. Avrupa Birliği’nin devamlılığını sağlayan ülke de Almanya’dır. Böyle bir ülke bile bir milyon mülteci sebebiyle bu kadar veryansın ediyorsa, Türkiye’nin durumunu anlamak lâzım. Gitme nedenlerine dönersek, ekonomi ve eğitimin temel sebep olduğunu söyleyebiliriz.

Suriye halkının eğitim durumu nedir?

Eğitim meselesinde Suriye’yi bütün olarak değil, bölge bölge düşünmek lâzım. İdlib dediğimiz bölgede okuma-yazma oranı yüzde 80, Halep dediğimiz bölgede ise yüzde 25-30’dur, Lazkiye dediğimiz sahil bölgesinde ise çok daha yüksektir.

Lazkiye’de Nusayriler de var değil mi?

Evet, hatta Nusayriler “Lazkiye bizimdir” diyor; ama çoğunluğu Sünnîlerindir. Aslında Nusayriler dağdan gelmedir; Lazkiye’ye 20. yüzyılda geldiler. Bu bölgede okuma yazma oranı yüksektir. Doğu bölgelerinde ise düşüktür. Bunun sebebi ise tamamen ekonomiktir. Halep Suriye’nin sanayi şehridir. Suriye’nin ürünleri hep Halep’ten çıkardı, ihracat da yapılırdı. Dolayısıyla Halep’te iş vardı ve herkes işe yöneliyor, çalışıyordu. Eğitim seviyesi düşüktü. Lazkiye ve İdlib’te sanayi olmadığı için insanlar okuma-yazmayı bir gelir kapısı olarak görür ve kendilerini eğitime verirlerdi. Genel olarak Suriye’nin dünya eğitim sisteminin neresinde olduğunu sorarsanız, dışındadır deriz. Niçin? Mesela üniversiteler tamamıyla Baas Partisi’nin kontrolünde olan yerlerdi. Bir memlekette bilim eleştiri üzerinden, tenkid üzerinden gelişir. Tenkidin olmadığı yerde bilimin herhangi bir dalı gelişmez. Suriye’de tenkid kültürü sıfır noktada olduğu ve sıfır tolerans gösterildiği için bilimin dünya ile alâkasını kurmak imkânsızdı. Âlimlerimizden biri “istibdad olan yerde gelişme olmaz” diyor.

 

“Türkiye, Türkmendağı’nda Doğru Grupları Desteklemeli!”

 

Türkiye kamuoyunda son günlerin en çok konuşulan meselesi Rusya ve Suriye rejiminin Türkmendağı’na yaptığı saldırılar… Bu çerçevede soralım Türkmendağı neresidir? Niçin önemlidir?

Türkmendağı dediğimiz bölge coğrafî olarak Türkiye’nin Hatay ili ile Suriye’nin Lazkiye ili arasında kalan bölgedir. Bu bölgede dağlar vardır, önceden biz bu dağlık bölgeye “Bayır” bölgesi derdik. Araplar, “Cebeli Türkmen” demesinden mütevellit Türkiye’de Türkmendağı olarak bilindi; esasında belirttiğim gibi biz oraya “Bayır” bölgesi diyorduk, sahildeki denize yakın bölgelere de “Bucak” diyorduk. Dolayısıyla bu iki bölge “Bayırbucak Türkmen Bölgesi” idi. Bu bölge beş senedir bu savaşın içinde. 2010’un sonlarından beri mücadele devam ediyor. Son derece stratejik bir bölgedir. Bütün taraflar oranın ehemmiyetini bildiği için çok ciddi bir mücadele veriliyor. Bu bölge Türkiye için çok önemli. Türkmendağı Suriye’deki Esed rejimi ile Türkiye’deki terör örgütlerinin birbirine kavuşmasının önünde büyük bir engeldir. PYD de Suriye’nin kuzeyinden kurmak istediği Kürt kantonu sebebiyle bu bölgeye büyük önem atfediyor. Bu kantonun denize açılabilmesinin önündeki tek engel Türkmendağı’dır. İki gün önce HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder “oranın adı Kürtdağı’dır, Türkmendağı değildir” diye bir açıklamada bulundu. Burada büyük bir muhatara var. Türkmendağı’nın güneyindeki bölgenin adı Kürtdağı’dır, bu doğru; ama orada Kürtler yaşamaz. Orada yaşayan gruplar Arap; ama dört senedir PYD’ye yakın gruplar oradaki insanları maddî ve lojistik destekle kazanmaya çalışıyorlar. Büyük bir oyun oynuyorlar;  ama Kürtdağı yine onlar için yeterli değil, Türkmendağı’nı almaları gerekiyor. HDP milletvekilinin çıkışını ve PYD’nin eylemlerini bu yönde değerlendiriyoruz. Türkmendağı’nın ne kadar önemli olduğunu da böylece görüyoruz. Orada verilen mücadele çok önemli bir mücadeledir. Oradaki insanlarımıza destek verilmeli ve yalnız bırakılmamalılar. Gazetelerde veya internette bazı yazılar yayınlanıyor, Türkmendağı’nda mücadele gösteren insanlarımızın aleyhine… O yazılara kesinlikle itibar gösterilmemeli ve topraklarımızın kıymetini en az düşmanlarımızın bildiği kadar bilmeliyiz.

Türkmendağı bölgesinde yaşayan insanlar örf, adet ve kültür bakımından Anadolu insanından farksız. Bu insanlar senelerce kendilerini nasıl korudular?

Türkiye dışında yaşayan Türkler... Ben bütün dış Türklerle iletişimdeyim. Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’ye kültürel mânâda ve dil bakımından en yakın olanlar Suriye Türkmenleridir. Bilhassa Halep ve Bayırbucak Türkmenleridir. Diğer iç bölgelerde yaşayan Türkmenler sınırdan çok uzak oldukları ve devlet baskısı şehirlerde daha fazla olduğu için dillerini unutmuştur. Özellikle Halep ve Bayırbucak bölgelerinde insanlar kültürünü muhafaza etmiştir. Suriye Türkmenlerini kırsal bölgede yaşayan ve şehirde yaşayan olmak üzere ikiye ayırıyoruz. Halep’te, Lazkiye’de kültürünü muhafaza eden insanlar kırsal bölgelerde yaşayan insanlar. Biraz önce sizin de ifade ettiğiniz gibi kırsal bölgelerde yaşayan insanlar devlet baskısından daha uzak ve daha özgür oldukları için kültürlerini yaşatma mânâsında daha başarılı olmuşlardır. Şehirde yaşayanlar ise başarılı olamamış ve zamanla asimile olmuştur. Kırsal kesimde oluşumuz bizim için bir şanstır. İnşallah bu savaşta kaybettiğimiz toprakları tekrar kazanır ve hayatımızı idame ettiririz.

Savaş demişken şu anda Türkmen Dağı’ndaki durum nedir?

Bir hafta önce Türkmendağı’nı tamamen kaybetme noktasına gelmiştik. Diğer bölgelerden Ahrar-uş Şam gibi bazı gruplar katıldı. Onlar katıldıktan sonra Türkmen mücahidler de atağa geçti ve bazı arkadaşlar ciddi bir şekilde sebat gösterdi. Kaybettiğimiz toprakları bir hafta sonra geri aldık. Bu mücadelenin devam edebilmesi için Türkiye’nin ciddi mânâda lojistik desteğine ihtiyaç var. Bir de doğru insanlar, savaşan insanlar desteklenmeli; çünkü bugüne kadar bu konuda ciddi hatalar yapıldı. Bu hatalar büyük dramlara ve kayıplara sebep oldu. İnşallah hatalar tekrarlanmaz.

Sanıyoruz savaşan birçok grup var; fakat Türkmenler arasında öne çıkan gruplar hangileri?

Abdülhamid Han Tugayları ve İkinci Sahil Tümeni dediğimiz grup Türkmenler adına savaşan en önemli gruplar. Onların dışında ufak-tefek gruplar var. Başka bölgelerden Ahrar-uş Şam ve bazen de Nusra’nın desteği oluyor. Yardıma geliyorlar.

Gelecek süreçte Türkmendağı’ndaki savaş nereye varabilir?

Bu bölgenin stratejik öneminden bahsettim. Bunu biz biliyorsak, meselenin başındaki insanlar da biliyordur. Dolayısıyla orada savaşan insanların desteklenmesi gerekiyor. Desteklenirlerse o bölgede bizim insanımıza bir alan açılmış olur düşüncesi ve temennisindeyiz. Ancak bir gaflete düşülüp oradaki insanlar desteklenmediği takdirde maalesef kaybedebiliriz. Yani mevzu desteğe bağlı, destek devam ettiği takdirde mücadele de devam edecektir. Tekrar söylüyorum, biz tarihî bölgelerimizin ehemmiyetini en az düşmanlarımız kadar bilmeliyiz.

 

“Amerikan Destekli Şii Yayılmacılığı Devam Edecek!”

 

Suriye’de savaş tüm hızıyla sürüyor. Başlarda Esed’in gitmesi konuşuyordu, sonra Esed’li bir geçiş süreci dendi, şimdi bölünmüş bir Suriye’den bahsediliyor. Bu savaşın sonunda ne olması planlanıyor?

Olayın en önemli yanı ABD’nin Suriye’de takınmış olduğu gayrı ahlâkî tutum. ABD, Suriye’yi tamamen Ortadoğu’nun karadeliğine çevirdi. Bölge güçlerini birbirine düşürmek ve Ortadoğu’da Sünnî-Şii çatışmalarını, etnik çatışmaları güçlendirerek bölgede kaypak bir zemin oluşturup, gelecek yüz senede bölgenin bilim, siyaset, ekonomi ve devletler açısından kendini bulamaması adına savaşı pekiştiriyor. Tabiri caizse ateşe odun atıyor. ABD’nin İran ile sözde düşman olduğunu ve Rusya ile küresel bir rekabet içinde olduğunu biliyoruz; ama ne İran’ın, ne de Rusya’nın Suriye’ye müdahalesine ses çıkarmıyor. Bunu yaparken, Türkiye’yi ve Körfez ülkelerini, Rusya ve İran tehlikesiyle tehdit ediyor. “Benim müttefikimsiniz ve benim nüfuz alanımdasınız, o alandan dışarı çıkarsanız bunlar size saldıracak” diyor. Aynı zamanda Rusya’yı Avrupa Birliği’ni korkutmak ve birlik üzerindeki tesir gücünü korumak için kullanıyor. Hâsılı Rusya ve İran’ı kullanarak, Avrupa, Türkiye ve Körfez ülkelerinin iplerini elinde tutuyor. Amerika’nın şu anki politikası gayri ahlâkîdir; fakat kendi açısından da oldukça pragmatik ve başarılıdır. Yalnız, birkaç gün önce ABD’li diplomatlar “vicdan uyanışı” diye bir bildirge yayınladılar. “Biz artık Suriye’de çözüme varmalıyız” diyorlar. Yönetim de bu bildirgenin haklı olduğunu, fakat bu meseleyi ABD’nin çözemeyeceğini söylüyor; bunu da bir not olarak belirtelim.

Şimdi bölgede ne olacağı mevzuuna gelirsek; Türkiye, Arabistan, Katar ve diğer Müslüman ülkelerin bu tehdidi artık fark etmesi lâzım. Şu an İran’ın bir Kasım Süleymani’si var ve bütün Ortadoğu’yu tehdit ediyor. Bahreyn’i tehdit ediyor, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de orduları var. Ortadoğu ülkeleri ve bilhassa Türkiye’nin bu konuda çok hassas davranması lâzım ve bu tehlikenin farkında olması lâzım. Nitekim farkında olduklarına inanıyorum. Çünkü bu apaçık görülüyor.

Üçe bölünmüş Suriye?

Suriye’de her an savaş çıkartabilecek kaypak bir zemin oluşturuluyor. Kürtlere Arap bölgeleri veriliyor, Nusayrilere Sünnî bölgeleri veriliyor vesaire… Bir savaş alanı oluşturuluyor, yüzyıl boyunca savaşlar doğurabilecek bir durumdan bahsediyoruz. Gelecekte barış olsa bile bu tehlikeli bir barış olacaktır. Şu an Cenevre’de görüşmeler yapılıyor; fakat bu görüşmelerin kayda değer bir yanı yok. Orada ABD’nin ne istediği ve kime ne rol vereceği önemli... İpler ABD’nin elinde… Şu an PYD’ye önemli bir rol verdiler ve Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti oluşturuluyor. Bu bölge Arap dünyası ile Türkiye arasında bir set rolü oynayacak. Nusayrileri ABD istese anında düşürebilecek bir güçte; fakat istemiyorlar. Kerry geçtiğimiz günlerde “Esed’i indirsek bölgesel savaş çıkar” diyor; hâlbuki bölgesel savaş zaten var. Bugüne kadar binlerce insan öldü, zindanlarda hâlâ 250 bin insan var, şehirlerimiz ve kasabalarımız Leningrad’ı anımsatıyor, Ruslar Halep’te balistik füzeler kullanıyor. ABD bu savaşı bitirmek istemiyor. Herkese bir rol biçiyor. Üçe bölünen bir yapı öngörülüyor. Bir de Dürzilerin bulunduğu bir bölge var, onlar hiçbir şeye karışmıyorlar; ama onlara da özerk bir bölge verilebilir. Yani bir federal yapı düşünülüyor.

ABD son dönemde Ortadoğu politikasını Şiiler üzerinden yürütüyor. Irak’ta da Felluce’de Müslüman katliamı yapıp Müslümanlardan boşalan yerlere Şiileri yerleştiriyorlar.

ABD Şiileri seviyor mu? Ben sevdiğine inanmıyorum. ABD bu bölgedeki kimseyi sevmez. Sadece pragmatik bakar. Devlet aklı böyle çalışıyor. Bu bölgedeki politikasında, farklı tarafların ona bağlı kalabilmesi ve değişen dengelere rağmen nüfuzunu kaybetmemek için bir canavar meydana çıkardı. Bu canavar İran’dır. İran’ı bölge ülkelerinin üzerine saldı. Ümit bağladığımız hiçbir ülkenin ABD’den başka tutunabileceği bir dal bırakmadı. Türkiye’yi yalnızlaştırdı. ABD artık Türkiye’nin zoraki müttefiki, Türkiye’yi yönetenler de buna sitem ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan “siz bizim yanımızda mısınız, PYD’nin yanında mısınız?” demişti. ABD ne bizim yanımızda, ne PYD’nin yanında; sadece kendi çıkarlarının yanında. Bu bölgede sürekli bir kavga istiyorlar. ABD böylece en azından gelecek elli senesini garanti altına almak istiyor. Dolayısıyla ben bu savaşın, Amerikan destekli Şii yayılmacılığının devam edeceğini düşünüyorum; bölge ülkeleri çok dikkatli olmalı. Ben de bir Suriyeli Türkmen olarak mücadeleme devam edeceğim. Bu oyunu Türkiye’nin tek başına görmesi yetmez, Körfez ülkelerinin de görmesi ve müşterek bir çalışma yapılması lâzım. İslâm İşbirliği Teşkilâtı Zirvesi’nde ve İslâm ordusu girişiminde bu tarz adımlar atıldı; ama ortada net bir şey yok, bunlar daha başlangıç niteliğinde.

Teşekkür ediyoruz vakit ayırdığınız için.

Ben de teşekkür ediyorum.

Aylık Dergisi, 143. Sayı, Temmuz 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı