Haber Detayı
25 Kasım 2013 - Pazartesi 01:04
 
Uyuşturucu Rejimin Problemi Değil Rejimin Kendisidir
Sezai Kırlangıç
Aktüel Haberi
Uyuşturucu Rejimin Problemi Değil Rejimin Kendisidir

Kusura bakmayın ama açık açık söylemekten başka çare yok; iyice uyuşturulmuş ve fena uyutulmuşuz...

Sokaklarda fuhşa hayır derken güya vazifemizi yapmış, evimize gitmiş uyumuşuz...

Uyuşturucuya hayır demiş, gitmiş uyumuşuz...

Katliama hayır demiş, gitmiş uyumuşuz...

Kemalizm’e hayır demiş, gitmiş uyumuşuz...

Batıcılığa ve Siyonizm’e hayır demiş, gitmiş uyumuşuz...

Başörtüsüne özgürlük, Mısır’da, Suriye’de, Çeçenistan’da, Filistin’de zulme hayır demiş, gitmiş gene uymuşuz...

Bu durumun sebebi elbette ki biziz; lâkin Nasreddin Hoca'nın fıkrasındaki gibi “hırsızın hiç mi suçu yok?” Elbette suçu var, hem de en şiddetli şekilde cezalandırılacak kadar... Tabii, bu durum bizim uyuduğumuz ve uyuşturulduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.

Yıllardır ne ile uyutulduğumuzun bir hâl muhasebesini yapalım, gücümüzü kuvvetimizi hangi sebeplerle yitirdiğimizin bir tablosunu çıkaralım.

Gençliği dal budak saramayışımızın,  meydan meydan fikrimizi haykırıp en girift mânâları tüttüremeyişimizin sebebi değil midir, uyuşturulmuş olmamız? Uyuşmuşuz, uyuşturulmuşuz vesselam. Bizim asıl bu "uyuşturucu"nun bağımlılığından kurtulmamız lâzım, sonra yazımıza mevzu olan uyuşturucudan.

Kültür Emperyalizmi anlaşılmadan, ciddi bir tarih muhasebesi yapılmadan, bu topraklara has, her şeyiyle bu milletin öz malı olan orijinal bir kültür inkılâbına uğramadan kurtuluş da mümkün değil. Çünkü eroinden kokaine, içkiden şaraba, fuhuştan eşcinselliğe kadar bize dikte edilen bütün bu pislikler; lâik, Batıcı, demokratik rejimin imalâtıdır. Bütün saydığımız ne varsa öncesi ve sonrası ile, Kemalist rejimlerin ürettiği ve büyüttüğü hastalıklardır. İzin alınma kaydıyla ve yasalara uyulması şartıyla rejimin buna itirazı yoktur. Yani fuhuş yasak değildir, sadece iznini alacak, gösterilen yerde yapacak, vergini vereceksin. İçki yasak değildir; fuhuş gibi izin alınması kaydı ve yasaların gösterdiği alanlar dışına çıkılmaması şartıyla dilediğin kadar içecek ama kurallara uyacaksın. Mesela sarhoşken trafiğe-yola çıkmayacaksın gibi... Uyuşturucu daha farklı, üretimi yasalara bağlı, benim iznim olmadan üretene şu kadar ceza verir, şöyle muamele ederim. Ama kullanıcı isen şu kadar gramla ceza almayabilirsin.

Bizim hukuk sistemimiz Roma Hukuku'dur; modernleşmiş hâliyle İtalyan Ceza Hukuku - İsviçre Medenî Hukuku olarak Allah'ın adaletine tercih edilerek ithâl edilen, bu mazlum millete muasır medeniyetler seviyesi diye yutturulan Batı Nizamı ve Ahlakı’nın neticesi işte tam da budur.

Modernleşme-uygarlaşma-batılılaşma diyerek Hıristiyan kültür ve ahlâkıyla cebren terbiye edilen toplumumuz, geçirdiği evrim neticesinde hilkat garibesi ve akıl almaz olaylar fabrikası hâline geldi. Bir bakıyorsun 6 yaş çocuklarının eğitiminden sorumlu anasınıfı öğretmeni bir bayan gayrimeşru ilişki sonucu doğurduğu çocuğunu evde ölüme terk ederek 9 günlük tatile çıkıp “BAYRAM” yapabiliyor. Hem toplum, hem eğitim sistemi, hem de rejim böyle bir insanlık dışı hâli kabul edebiliyor. Burada kadın hastaydı diye sayıklamasın kimse, o çocuk meşru olsaydı, ailesinin haberi olur ve böyle bir hâdise kesinlikle vukuu bulmazdı...

Tüm bu saydığımız sebeblerden ötürü üzerinde hassasiyetle duracağımız "uyuşturucu", bizzat bu ülke rejiminin kendisidir. Eroin, kokain, afyon, extacsy vs gibi madde bağımlılığı literatüründe yer alan uyuşturucu problemi rejim meselesi halledilmeden çözülemez.

Bu durumun niçin rejim problemi olduğuna gelmeden önce dikkatinizi çekmek ve olayın vahametini işaretlemek için şok geçirecek derecede sarsılacağınız bir bilgi-haber ile başlayalım.

"Bayer'i hepimiz duymuşuzdur. Peki Bayer'in eroini pazarladığını biliyor muydunuz? Bayer aslında skandalların şirketi. Nazi Almanya'sında gaz odalarında kullanılan zehir Bayer tarafından üretilmişti. Daha da ilginci, 1895'te Bayer'in eroini 'öksürük ilacı' olarak satmaya başlaması. Bayer 'eroini' bağlılık yapmayan ilaç olarak pazarlıyor, bu aşırı derecede zararlı maddenin reklamını yapıyordu. Daha sonraları eroinin ne kadar bağlılık yaptığı ortaya çıktı. Ama neredeyse 20 yıl boyunca şirket toplumu bu zararsız, bağımlılık yapmayan' ilacıyla zehirledi.

Ve unutmayın; Dünya uyuşturucu piyasasının hatırı sayılır büyük bir kısmı Amerika Mafyasının ve Yahudi Tüccarların elindedir. Malumu ilana gerek yok. Sadece bir misal;

11 Eylül saldırıları düzenlendiğinde, Afganistan'da haşhaş üretimi çok fazla değildi. Ve Taliban, ülkeyi bu zararlı bitkiden temizlemek için haşhaş tarlalarını imha ediyordu. Bu bilgiler 16 Şubat 2001 tarihli Pittsburgh Post Gazetesi'nde de yayınlanmıştı. Zamanın ABD hükümeti tarafından Taliban yönetimi, uyuşturucuya karşı verdiği mücadeleden ötürü taltif bile görmüştü.

Ama 11 Eylül'den sonra Amerikan ordu ve endüstri kompleksi hızlıca Afganistan'ı işgal etti. Ardından haşhaşın yeniden üretilmesini kolaylaştıracak adımlar attılar. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Programına göre, ABD Afganistan'ı işgal ettikten sonra afyon üretimi 2002 yılında yüzde 657 oranında artış gösterdi. Ve bugün Afganistan, yüzde 92'lik bir oranla dünyada en çok afyon üretilen ülke konumunda. Kontrolün ABD Ordusunun elinde olduğunu söylemeye ne hacet."

 

UYUŞTURUCU VE FUHUŞ REJİMİNİN AYAK SESLERİ

İstanbul işgal altında... İşgalcinin resmî adı İngiltere, arka plandaysa ABD bağlantılı dernekler, Rus göçmenleri ve tüm iğrençliği ile Yahudiler... Gaye açık; içte ve dışta İslâm nizâm ve ahlâkı ile kendine yaşam alanı oluşturmuş Osmanlı şahsiyetini iğdiş etmek, yok etmek, tahrif edip yozlaştırmak. On günlük, on aylık mevzu da değil; planlı, programlı ve detaylarını,  pratik sonuçlarını ilerleyen yıllarda göreceğimiz uzun vadeli büyük bir operasyon...

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin bir köşesinde İngiliz bayrağı, diğer köşesinde ay yıldız yer alan kırmızı renkli kimlikleri; bu kimlik hem Osmanlı Devleti'nin kolluk güçlerine hem de işgal kuvvetlerine karşı bir ayrıcalık sağlıyordu. Bu nedenle İngiliz Muhipleri Cemiyeti, kısa sürede yasadışı işlerle uğraşan Rumlar, Ermeniler ve Türklerden oluşan binlerce üyeye sahip olmuştu. 1920 yılında görünmez işgalci rolündeki Amerikalılar şehirde birahane, lokanta ya da kahve gibi, içki satan 1.600 civarında mekân oldu­ğunu tespit etmişti. Özellikle fuhuş çok yaygındı; Galata, Pera, Üsküdar ve Kadıköy’de işletmecileri ve çalışanları Yahudi, Rus, Ermeni ve Rum olan toplam 175 “umumhane-randevu evi” faaliyetteydi. Bilhassa Rus kadınları İstanbul’un hovardaları için cezb ediciydi. Dönemin “tüccar ve bürokrat takımı, “Haraşo” adını taktığı Rus kadınlar için deli oluyordu. Sadece Pera, Galata ve Tophane’de 58 bar bulunuyordu ve bu barlarda hizmet veren 250 civarında garson kızın büyük bir bölümü “Haraşolardan” oluşuyordu. Ayrıca Kadıköy ve Moda’da ki barlarda da “Haraşolar” ağırlıktaydı. Ruslar sadece fuhşa önayak olmuyordu aynı zamanda kokain ve eroin gibi uyuşturucuların da hem taşıyıcılığını hem de ticaretini yapıyordu. Ruslar sayesinde sadece zenginler değil, daha alttakiler de kokaini kısa sürede öğrendi. Tıpkı eroin gibi bir ilaç olarak tanıtılan kokain Amerika ve Avrupa’daki fabrikalarda üretiliyor ve ülkeye sokuluyordu. Ticaret ve taşımacılığa hâkim olan Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarlar, etkili Türk politikacı ve bürokratları ile Ruslar, Amerikalılar ve İngilizlerin bileşiminden oluşan “enternasyonal” organizasyonlar, işgal günlerinin getirdiği kargaşa içinde, uyuşturucu başta olmak üzere kaçakçılığın parlak günler yaşamasını sağladı.

Sadece kokain değil, morfin de yaygındı. Morfin 1890’lardan itibaren Avrupa’da keyif verici yanıyla keşfedilmişti. Asiller ve zenginler arasında morfin kullanımı bir modaya dönüşmüştü. Kırım Savaşı’nda İngiliz askerlerinin yaygın olarak kullandığı ve bütün Avrupa’ya yaydığı morfin, Osmanlı ordusunda da öğrenilmiş, subaylar arasında yaygın biçimde kullanılır olmuştu. Şerafettin Mağmumî tarafından 1911 yılında yayımlanan Kamus-u Tıbbî adlı sözlükte morfinin etkilerinden ve uzun süre kullanıldığında ortaya çıkan “morfinomaniden” söz ediliyordu. Kamus-u Tıbbî'de, Avrupa’da morfin bağımlılığının sanatoryumlarda miktarının azaltılmasıyla tedavi edildiği anlatılıyordu.

Meselâ “Kurtuluş Savaşı” önderlerinden ve bir ara Millî Mücadele döneminde Sağlık Bakanlığı yapan Dr. Rıza Nur’un karısı da bir morfinmandı ve bu alışkanlığını bir doktor ve Sağlık Bakanı olan kocasının eliyle kazanmıştı.

İSTANBUL’DA EROİN FABRİKALARI

Dünyada haşhaş üretiminin ve afyon ticaretinin kontrolü çeşitli kanunlar çıkarılarak sınırlandırılmıştı. Oysa ki yeni kurulan hükümet bu kanunî düzenlemelerin hiçbiri ile ilgilenmiyordu. Bir ara 1926 yılında yasal düzenlemelerle afyon ticaretinin borsa kapsamına alınması düşünülmüştü ama bu da eroinin ve afyonun zararlı yan etkilerinden dolayı değil Türk afyonunun aranan bir ürün olması, hemen her dönemde güçlü bir dış talebin varlığından ötürüydü. Dünyanın en kaliteli afyonu Türkiye’de yetişiyor ve pazarlarda serbestçe satılıyordu. Kârlı eroin üretimi için hiçbir hukukî kısıtlama yoktu. Avrupa ve Japonya menşeli işadamları da bu yasal boşluğu çok iyi değerlendirdiler; yeni rejimin ileri gelenleri ve bürokraside yer alan maddî hırs sahiplerini yanlarına çekerek İstanbul’da bir market ya da bakkal gibi hizmet veren Eroin-Afyon fabrikaları kurmaya başladılar.

İlk fabrikanın kurulması için 1926 yılı başında bir grup Japon girişimci tarafından, Türk afyonunu işlemek üzere hükümete cazip bir teklifte bulundu. 1926 yılında Oriental Products Company adını taşıyan bir şirket kurdular ve Taksim’de hayli harap olan Mecidiye Kışlası'nın (bugünkü Taksim Gezisi’nin Divan Öteli, Taşkışla tarafındaki bölümü) bir bölümünde üretime başladılar. 10 bin sterlin sermayeyle kurulan Oriental Products’ın iki ortağı bulunuyordu; Japon uyruklu Hite Sağan ve Türk vatandaşı Hosep Galenyan. Burada Gezi eylemlerini hatırlayın. Sonra "şarabıma, içkime dokunma" eylemlerinin konumlandığı yeri. Hatta daha ileri gidin, hiç de abartı olmaz, hadiseyi bu fabrikaların konuşlandırıldığı bu yerlerle ilişkilendirin. Emin olun hiçbir sıkıntı yok. Çünkü adı geçen bu saha şimdi de eroin ticaretinin ayyuka çıktığı yerler.

İkinci fabrika yine İstanbul’da 1929 Mayıs’ında kurulan Eczayı Tıbbiye ve Kimyeviye (Etkim) oldu. Etkim, eskiden beri afyon ticaretiyle uğraşan bir Musevî ailenin, Taranto’ların girişimiydi. 80 yaşındaki Nissim Taranto 60 yıldan beri afyon ticareti yapıyordu. Siz sadece Musevilerin şapka kanunundan ya da Osmanlı Mülkî idaresine ait Boğaz yalılarının, sarayların ve devlete ait verimli tarım arazilerinin yağmalanmasıyla mı zenginleştiğini düşünüyordunuz? Eğer öyleyse yanılıyorsunuz. Çünkü aynı Yahudi, bu fabrikada ürettiği eroin ve afyonu hem İstanbul gençliğine ve sosyetesine pazarlıyor, hem de Anadolu’da birçok şehre gönderiyordu. Elimizde delilimiz yok ancak sebze ve meyve gibi satılmasında herhangi bir kısıtlama olmayan bu ürünlerin, dönemin Kemalist ordusu, bugün moda deyimle "Mustafa Kemalin Askerleri"nce kullanılma ihtimalini düşünmek lâzım. 1932 tarihine kadar serbest oluşundaki sırra bir de bu gözle bakmak ve o dönemin cereyan eden olaylarında "Mustafa Kemalin Askerleri"nin halka karşı merhametsiz ve acımasız tavırlarını hem düşünmek hem de unutmamak lâzım.

Neden mi? Açalım; Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, kendisine ilaç şirketi süsü vermiş çok uluslu Şirketlerin, dünya eroin piyasasını tekelleştirme faaliyetinin neticesi olarak 1931’in Haziran’ında Cenevre’de toplanan uluslararası konferansın sonunda, 13 temmuz 1931 tarihinde imzalanan Cenevre Sözleşmesi netice bu fabrikaların konumuna düzenlemeler getirdi. Bundan yırtmak isteyen Taranto, yönetim Kurulu başkanlığına Yunus Nadi’yi getirmek istedi. Yunus Nadi 20'li yıllarda aralarında Kılıç Ali, Şükrü Kaya ve Tunalı Hilmi gibi yeni rejimin ileri gelenlerinin ortağı olduğu 1.6 milyon liralık şirketin sahiblerindendi. Dönemin ekonomik durumunu hatırlarsanız, milletin açlık ve sefalet içerisinde boğuştuğu o günlerde, bu zevatın hangi konumda ne işlerle meşgul olduğunun vahametini daha iyi kavrarız.

12 Aralık 1929 tarihli hükümet kararnamesiyle kurulan üçüncü fabrika ise Kuzguncuk’taki, Türk Eczayı Tıbbiye ve Kimyeviye Şirketi (TETKAŞ) oldu. Fransızca isminin kısaltmasıyla “Sico” olarak da anılan bu 100 bin lira sermayeli şirketin yönetiminde Türk vatandaşı İsmail Hakkı, Kirkor Çürükçüyan, Kevork Çürükçüyan, Hasan Bey (Saka), Belçika vatandaşı olan Paul Michelaere ve Meksika Vatandaşı Maurice Lapine ve Adrien Biliotti yer alıyordu. Bu şirketin ortakları gerçekten dikkat çekiciydi; Mâliye ve İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapan Trabzon Mebusu Hasan Bey (Saka) Cumhuriyet’in pek çok bürokratı gibi çok sayıda şirkete ortak olmuş ve yönetim kurulunda yer almıştı.

Eroin fabrikası sahibi Hasan Saka üzerinde biraz duralım. Saka 1924 ve 1947 yılları arasında Trabzon milletvekilliği yaptı. Rejimin en has adamlarından olduğu belli ki önce Maliye Bakanlığı, ardından İktisat Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı yaptıktan sonra 1926 yılında Meclis Başkanvekili oldu. Lozan’daki Türk heyetinde rol alan Hasan Saka, İş Bankası hissedarları arasında idi. 10 Eylül 1947’de Başbakan oldu.

Eroin-Afyon ticareti sadece fabrikalarla sınırlı değildi, derin bir rekabet de söz konusuydu. Ermeni ve Yahudi tüccarlar bu işten en büyük payı alıyordu. Yeni rejimin burada da “millileştirme”ye gittiğini görmekteyiz; 1928 Mayıs’ında uygulamaya başlanan “Eczacılar ve Eczaneler Hakkındaki Kanun’la” İstanbul’da eczanelerin sınırlandırmış ve İstanbul’da 90 eczane kapatılmış, 18’inin de yeri değiştirilmişti. Kapatılan eczanelerin büyük bir bölümü diplomasız çalışan ya da Ermenilere, Rumlara ve Yahudilere ait olan eczanelerdi. Yasal faaliyetleri engellenen bu eczacıların büyük bir kısmı satışlarını durdurmadı ve el altından morfin, eroin gibi uyuşturucuların üretimine ve ticaretine yöneldi.

 

MUSTAFA KEMAL VE İSMET İNÖNÜ OLAYIN NERESİNDE

Bahsettiğimiz bu dönem içinde genellikle biri Cumhurbaşkanı, diğeri Başbakan. Yönetiminde oldukları devletten ve coğrafyadan habersiz oldukları düşünülemez herhâlde.

19 Şubat 1925’te imzalanan Cenevre Afyon sözleşmesine Türkiye hükümeti imza atmayacağını, katılmayacağını söylemişti. O günden 1928’lere kadar hiç ses yok. Ancak aynı tarihlerde hem Batı’da hem de Batı’nın sömürgesi ve işgali altındaki Mısır’da yayınlanan çeşitli yazı ve karikatürlerde Türkiye ve Mustafa Kemal uyuşturucu kaçakçısı olarak itham ediliyordu. Bundan elbette dönemin hükümeti, Başbakan İnönü ve bilhassa Cumhurbaşkanı M. Kemal rahatsız olmuştu. Dışarıdan artan bu baskı nedeni ile 9 Ocakta 1931’deki Cenevre görüşmelerine katıldılar. Tahmin edin bakalım, Türk heyetine başkanlık eden kişi kimdi? Evet, yanılmadınız, Hasan Saka. Şu Eroin fabrikası olan vekil...

Şu olur, bu olur 22 Ocak 1931’de Kuzguncuk'taki fabrika yasadışı ihracat yaptığı için kapatılır, oysa bu kapatma göstermelik bir kapatmadır. Bunun göstermelik bir kapatma olduğu çok geçmeden duyulur ve Türkiye bir ABD notası yer. Ardından 15 Ocak 1931 yılında bütün fabrikalar kapatılır ve karar Resmî Gazete'de yayınlanır. Yine bu kararda göstermelik kağıt üzerinde bir karardır. Bu defa ABD Büyükelçiliği ve ABD yetkililerinin çeşitli baskıları olur, hatta ABD hükümeti sert bir şekilde Türkiye’yi uyuşturucu kaçakçılığı sebebi ile uyarır. Hatırlatalım; siz burada ABD’nin uyuşturucuya karşı mücadele ettiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. ABD her zamanki gibi zarurî “doğruluk ve masumiyet” maskesi takarak hareket etmektedir. Asıl gaye kendi adına TEKELLEŞMEKTİ. Zaten Eroin’’in mucidi Bayer 1905’ten itibaren sekiz Alman şirketi ile IG Farben adıyla bir tekel oluşturuyordu. Ancak Avrupa ve ABD menşeli 15 şirket ( E.Merck, Hoffman, La Roche, Knoll, Sandoz gibi) 1928 yılında bir araya gelerek “Convention İnternationele des Opiaces” adıyla yeni bir kartel oluşturdular ve diğer rakipleri yok etmeye, ülkeleri devre dışı bırakmaya, itiraz edenleri de baskı altına almaya başladılar. Bu şirketlerin büyük bir kısmının Yahudilere ait olduğunu ayrıca söylemeye gerek yok sanıyoruz...

Türkiye 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyetine üye olmuştu. Bu üyelik akabinde gelişmeler hızlandı ve 14 Ocak 1932’defabrikalar kapatılıp, afyon üretimine sınırlamalar getirildi. 1950’lerde, yasaklamanın alevleri küllenince, eroin bağımlılığı sinsi bir tırmanış göstermeye başladı. 1960’ların ortalarında gençlik, alkol ve bağımlılık yapan diğer maddeleri yeniden kullanmaya başladı. Günlük hayatlarında serbestçe alkol alan orta yaşlıların diğer uyuşturuculara karşı yasaklayıcı tavır almaları, asi gençleri çeşitli sorulara yöneltiyordu. Bu çifte standartlılık ilk reaksiyonlarını vermeye başladı. Esrar gibi illegal uyuşturucuların alkolden farklı mütalaa edilmesi mantığı üzerinde sert tartışmalar başladı.

1970’lerde uyuşturucu kullanımında büyük bir patlama yaşanırken gençler aralarında büyük çapta risk grupları oluşturmaya başladılar. Ailelerine ve otoriteye başkaldıran 68 kuşağı tepkilerini çeşit çeşit uyuşturucularla simgeleştirdi.

1970’de içki yaşı 21’den 18’e indirilirken, uyuşturucu satan ile kullanan arasına yasal farklılıklar getirildi. Sıhhatli ve genç insanlar rahatlamak ve eğlenmek için keyif verici maddeler, uyuşturucular, uyarıcılar kullanmaya başladılar. Gençlerin eğlendiği partiler onlarsız olmuyordu. Kendini kaybedip suç işleyenler de suçlu değil hasta telakki ediliyordu. Aynı alkol sarhoşluğu içindeki yetişkinler gibi. Bu tutum uyuşturucuyu ve en fazla kullanılan esrarı adeta yasallaştırdı. Bu tolerans alkolün ve uyuşturucunun 1970’lerden sonra dramatik bir şekilde artmasına yol açtı.

 

BATICI REJİMİN ROL MODELLERİ NARSİST VE NEVROTİK HASTA

Ve bugün, Kasım 2013. Gelinen nokta ve tesbit edilen rakam korkunç. Üstelik bu rakam kullanıcı kısmını kaplamıyor. Daha çok kanunen “suç” dairesine alınan bir alanı kapsıyor. Hâl böyle olunca olanın vahameti ve dehşeti tahminlerin ötesinde. Hele İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyükşehirlerde bırakın üniversite ortamını, lise ve ortaokul kapılarında satılmaya başlanmış durumda, yakalanan kişiler caydırıcı olmayan “cüz’i” cezalarla serbest bırakılmaktadır. Uyuşturucu pazarında dayanılmaz kârın cazibesi, pazarın hiç ara vermeden kesintisiz sürmesini sağlamaktadır.

Emniyet Genel Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgilere göre, Türkiye'de geçen yıl yapılan 4 bin 599 uyuşturucu operasyonunda, 47 bin 153 kişi gözaltına alındı. Operasyonlarda 74 ton 605 kilogram esrar, 11 ton 27 kilogram eroin, 402 kilogram kokainle 1 milyon 694 bin 379 ecstacy ele geçirildi. Son 5 yılda uyuşturucu kaçakçılarına yönelik operasyonlar yüzde 48, gözaltına alınan şüphelilerin sayısı ise yüzde 55 arttı.  Bir önceki yıla göre operasyon sayısında yüzde 30, şüpheli sayısında ise yüzde 19'luk artış gerçekleşti.

Tabiî olaya sadece Emniyet Birimlerinin verdiği bu bilgi ile bakarsak, hadise bu kadar. Fakat olayın aslı daha geniş ve daha iğrenç. Uyuşturucu bağımlısı hâline getirilen gençler, uyuşturucu satıcısı, hırsız, gaspçı, tecavüzcü veya katil olarak ortaya çıktıkları gibi, genç kızlar, kadınlar ve bilhassa çocuklar fuhuş sektörünün eline düşüyor. Elbette bunda millete sunulan rol modellerin rolü büyük. Rol model olarak sunulan birçok kimse rejim tarafından kasıtlı seçilen, batıcı yaşam tarzına sahip, iğrenç bir aile ve evlilik hayatı olan, bir çoğu uyuşturucu müptelası olan kimseler. Her gün bunlarla ilgili onlarca haber duyuyoruz. Şu kadar kişi şu kadar uyuşturucu ile yakalandı.

Psikiyatrist Prof. Dr. İlhan Yargıç’ın önceki günlerde bir haber sitesine verdiği bir röportajda; "Ünlüler niçin böylesine yoğun uyuşturucu kullanır" sorusuna verdiği cevap aslında konuyu fazla söze gerek bırakmadan özetliyor. Prof. Dr. İlhan Yargıç, ünlülerin uyuşturucu kullanmasıyla ilgili olarak, “Yaşadığı başarılarla başı dönen ve kendini böyle bir narsistik girdaba kaptıran ünlüler, zirvesindeyken birden yere çakıldıklarında yaptıkları şeyin ne kadar aptalca olduğunu görebiliyorlar.” dedi. Ayrıca sanatçılar arasında esrar kullananların kendilerini farklı gören kişiler olduklarını söyleyen Yargıç, “Sanatçılar arasında esrar kullanımı görülebiliyor. Bu madde bohem bir yaşantıyla paralel gidiyor. Kendini herkesten farklı gören ya da farklı olmaya çalışan kişilik yapıları buna daha eğilimli oluyor.” diye konuştu.

Nihai sözümüz başlığımızla aynı; Gençlerin harcandığı uyuşturucu facialarından, kadınların pazarlandığı fuhuş meydanlarından kurtulmak istiyorsak, bize senelerdir dikte edilen bu rejimden kurtulmamız gerekiyor!..

Mevcut rejim ortadan kaldırılmadan, mevcut rejimin izleri devletin bürokrasi kademelerinden tamamen silinmeden, rejimin gayr-ı meşru zenginleri bu topraklardan def edilmeden ve hepsinden ötesi, yazımızın başında Allah'ın adaletine karşı tercih edilen bütün hukuk kuralları tasfiye edilerek yeniden Allah'ın emir ve yasakları en şiddetli ve en merhametli şekilde tatbik edilmeden; bu millet refaha, huzura ve mutluluğa hasret kalmaya devam edecektir.

Not: Bu yazıda, Gazeteci Cengiz Erdinç'in "Overdose Türkiye" adlı kitabından faydalanılmıştır. 

 Aylık Dergisi, 110. Sayı, Kasım 2013

Kaynak: Editör:
Etiketler: uyuşturucu,
Yorumlar
Haber Yazılımı