Haber Detayı
01 Ocak 2019 - Salı 01:03
 
Uzakdoğu Danışmanı Muhammet Mesut Aktaşçı ile Çin Üzerine...
Uzakdoğu Danışmanı Muhammet Mesut Aktaşçı ile Çin’in kültürü, iktisadî yapısı, politik durumu ve çeşitli hususiyetleri üzerine yapmış olduğumuz söyleşiyi büyük bir alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.
Söyleşi Haberi
Uzakdoğu Danışmanı Muhammet Mesut Aktaşçı ile Çin Üzerine...

Uzakdoğu Danışmanı Muhammet Mesut Aktaşçı ile Çin Üzerine...

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

1992 Van doğumluyum. Ailem memur olması hasebiyle Türkiye’nin dört bir yanında yaşadık sayılır. 2010’da Düzce Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü kazandım fakat ben eğitimime daha çok yurt dışında devam etmeyi tercih ediyordum. Yurt dışı eğitim imkânlarını araştırırken Çin’in gelişmekte olan bir güç olduğunu gözlemledim ve Çin’e gitme kararı aldım. Ailemin desteğiyle Çin’de 4 yıl Uluslararası İlişkiler dalında lisans eğitimi aldım. 2010’dan bu yana iki ayda bir Çin’e gidiyorum. 2018’e kadar akademik amaçlı gidiyordum. Orada Türkiye-Çin ilişkileri hususunda araştırmacı kimliğimle ziyaretler dışında, Çin’e giden düşünce kuruluşu mensubu büyüklerimizin akademik amaçlı ziyaret programlarını da yönetiyordum. 2017’de ise Uzakdoğu Ajans Danışmanlık adıyla kendi şirketimi kurduktan sonra ticari amaçla gitmeye başladım.

Türkiye ve Çin insanı birbirini yeterince tanıyor mu?

Türkiye ve Çin, aslında tarihi anlamda çok yakın olması yanında uzak iki ülke. Bugün Çin toplumunda Türkiye genellikle bir çöl, deve süren bedevilerin yaşadığı, sürekli savaşların patlak verdiği bir ülke olarak biliniyor. Bunda en büyük tesir Batı medyasından yansıyan haber ve bilgiler. Hatta çoğu Çinli bana, “Türkiye Amerika’nın ne tarafında... Şincan’ın neresinde...” şeklinde sorular gönderiyordu. Türkiye’de de Çin’in iyi tanındığı söylenemez. İnsanımız hâlâ Çin’de geleneksel birtakım evlerin olduğu, Kung-Fu dövüşüyle meşhur, sadece böcek yiyen ve Türklerin korkusuyla Çin seddini yapmış bir millet olarak düşünülüyor. Yıllardır Batı medyası üzerinden birbirimizi tanıdığımız için çok yanlış ve kirli bilgiler söz konusu. Çin medyası da Türkiye’yi 2010’lara kadar Batı medyası üzerinden tanıyordu. Çin televizyonlarının ülkemizde bürosu yoktu. Türkiye haberlerini Amerikan veya Avrupalı ajanslar üzerinden çevirerek alıyorlardı. Çin arada bir Doğu Türkistan’da vuku bulan hadiseler üzerinden gündem oluyor.

Çin devletinin yönetimi ve toplumu hakkında gözlem ve tecrübelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Dünyanın çok kutuplu bir hale geldiği iyice anlaşıldı artık. Çok kutuplu bir dünyada yaşandığı artık bir gerçek. Çin’in en doğusu belli düzeyde ekonomik refaha ulaşmış görülüyor. 20. Yy’ın başlarında Japonya ile savaş sonrası Çinlilerin uzun yıllar yaşadığı kıtlık günlük hayatı o kadar etkilemiş, dilini de derinden etkileyecek kadar çetin geçmiş. Yaşadıkları kıtlık süreci Çinlileri öylesine sarsmış ki bugün bir Çinli diğerine “nasılsın” diye hitap ederken, “bugün yemek yedin mi” anlamına gelen bir soru yöneltiyor. Bize tuhaf gelebilir ama Çinlilerin şuurunda bu anlamda yer etmiş. Ancak Çin’in de bazı problemleri var. Çin’de 56 çeşit ırk yaşıyor. En büyük nüfusa sahip olan ırk Çin’i kuran tarihî Han ırkıdır. Nüfusun yüzde 90’ını oluşturuyor ve Çin yönetiminde hakim ırktır. Ondan önce Çin’de sözü geçen Mançurlar, Joanlar, Tozlar vs... Dil ve kültür farklılığı çok fazla. Dünyanın en küçük Türk topluluğu da Çin’de bulunuyor; Salurlar. Vaktiyle İslam’ı temsilen Türkmenistan’dan Çin’e göçmüşler. Bu ırkın yüzde 10’u Müslüman. Biz, yaklaşık 800 bin km2 alanda yaşamaktayız. Çin’in yüzölçümü  ise 9 milyon küsur km2 ve 1 buçuk milyara yakın bir nüfusu var. Bu kadar dil ve kültür farklılıklarının olması anlaşılır bir şey olsa gerek. Uygur bölgesiyle alakalı problemler de büyük ölçüde bundan kaynaklanıyor. Merkezî yönetimin her şeyi bilmesi, hakim olması ihtimali yok. Çin’de hem İslamî kimlikte yanlış bir temsil var hem de ırkçı hareketler söz konusu. Nasıl ki Türkiye’de bir dönem dillendirilen “Kürdistan” kabul edilmiyorsa, Çinliler de ayrılıkçı hareketleri kabul etmiyor. Orası, Uygurların yönetiminde bulunduğu “Şincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak geçiyor. Yakın tarihe kadar Uygur Bölgesi din üzerinden bakılan bir mesele değildi. ABD’de yaşayan Rabia Kaderi isminde Uygur bir hanımefendi ABD menşeli diyebileceğimiz bir hareketin başında Uygur politikasını yönlendirmeye çalışıyor. Tabi Çin’in de yanlış yaptırımları söz konusu. Bu da İslam’ı tam bilmemesinden ayrıca İslamî kimlikte görünen farklı hareketler hakkında algı farklılıklarından kaynaklanıyor.

Çin Müslümanları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Çin’de mesela Hz. Osman döneminde Müslüman olan Hui Çinlileri var. Uygurlar onlara Dongan da diyor. Bunlar Arap-Fars-Çin ırklarının karışımı bir toplum. Aralarındaki çok sayıda imamlarıyla Çin yönetiminde İslam’ı temsil ediyorlar. Çin’deki öğrenim hayatım süresince Çin insanından oldukça yoğun ilgi gördüm. Benimle konuşmak istemeleri beni şaşırtmıştı. Genç olmama rağmen Çinlilerin bana olan ilgileri beni rahatlattı, sosyal hayatlarına katılmamı kolaylaştırdı. Bize karşı ön yargı beslediklerini görmedim. Devlet düzeyinde Çin, “merkez ülke” (Congo-Orta), bir de “dış ülkeler” şeklinde değerlendiriliyor. Yani ya Çinlisin veya Çinli değilsin anlamında.

Son on yıldır Çin’in büyük ve yükselen bir güç olduğu görüşü ileri sürülüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ekonomik olarak yükseldiği doğru ancak Çin’in bir Amerika olmasını beklemek çok zor. Çünkü ABD yükselirken kendi kültürünü de dünyaya pazarlıyor, empoze ediyor. Mesela ABD’ye giden birisi hangi ırktan olursa olsun “Amerikalıyım” diyebiliyorken Çin bunu başaramaz. “Süper güç” iddiası varsa kendi kültürünü başkalarına çok iyi anlatması, benimsetmesi gerekiyor.

Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” adını verdiği İpek Yolu projesi hakkında görüşlerinizi alabilir miyim?

ABD ve Batı hakimiyetine karşı Asya merkezli alternatif olarak sunulan bir proje... Her ne kadar başlarda “İpek Yolu Hattı” adı altında ABD’nin de içinde yer aldığı, damgasını vurmak istediği bir proje olsa da, Çin bunu farklı bir söylem ve isimle, 2013’te Kazakistan’daki toplantıda ortaya attı. Çinliler bunu “hep beraber kazanalım” sloganıyla teklif etti. Tek Yol Tek Kuşak projesinin içinde yer alabilecek bütün ülkelere yapıldı bu teklif. “Bu bizim ortak kaderimizdir” diyerek Türkiye’yi de davet ettiler. İngiltere’ye kadar uzanan dev bir ticari-ekonomik koridor. Şu an Çinliler Afrika’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Afrika ülkelerinden hammadde karşılığında, gittikleri ülkenin alt ve üst yapısının inşaını üstleniyorlar. Hastaneler, konutlar, yollar inşa ediyorlar. Çin kendini daha belirgin hale getirmeye başladı. Biz de milletçe bu projeyi henüz öğrenme aşamasındayız. Türkiye’nin buna dahil olması Batı’ya alternatif olması anlamında olumlu değerlendirilebilir. Zaten stratejik olarak desteklediğimiz bir proje. Senelerdir aklımızda olan Türk birliği veya Asya birliği fikrinin de önünü açacak bir proje olarak görüyorum.

Çin’in iyice yaygınlaşan teknolojisi için neler söyleyebilirsiniz, bir dönem taklitçi olarak damgalanıyordu?

60’lı, 70’li yıllarda Japon mallarının kalitesiz olduğu düşüncesi yaygındı. Ancak 90’lı yıllarda başlayan kaliteli teknoloji hamlesi Japon ürünlerini hâlâ önlerde gösteriyor. Aslında Japonya da taklitle başlamıştı sanayiye. ABD’nin Chevrolet motorlarını aldılar, üzerinde çalıştılar ve Toyota, Honda gibi dünya markası motor ve araç üretiminde boy gösterdiler. Çinliler de öyle. Taklit yoluyla başlayan makine sanayii bugün Çin damgalı kaliteli makine üretiminde kendini gösteriyor. Onlar da Japonya gibi sanayilerini oturtmuş durumda...

ABD’nin ilan ettiği “ticaret savaşı”na karşılık Çin’in savaş dili kullanmadığı görülüyor fakat Çin, ABD’nin hamlelerine karşılığını gecikmeden veriyor. Bu kutuplaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD Pasifik’teki gücünü kaybediyor. Çin ciddi bir ilerleme kaydediyor. “Bir Kuşak Bir Yol” projesi bunun en önemli göstergesi. ABD dış ticaretine hakim büyük şirketlerin pek hoşuna gitmeyen bir çıkış bu. ABD’nin türlü bahanelerine karşı Çin yönetimi savaş karşıtı siyasi tutuma sahip. Ancak illa savaş isteniyorsa biz de karşılığını veririz diyorlar.

Çin’in “kültür devrimi” geçirdiği Mao döneminde Çin toplumunun en azından bir neslini dönüştürüldüğü malum. O dönemden bugüne Çin toplumunun dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çin toplumunda 60 yaş bandındaki insanların dünyaya boş baktığını görürsünüz. Herhangi bir amacı olmayan, günü birlik yaşayan insan tipi. Bu da Mao Zedung döneminde geçirilen “kültür devrimi” ile alakalı bir sonuç. Bu on yıllık süreçte devlet memurlarından sade vatandaşına kadar herkes gıda ihtiyacının büyük olmasından ötürü tarımda çalıştı. Şehir hayatının yaygınlık kazanmasıyla bu yöndeki ilerleme durdu. Bugün ise Mao’yu eleştirenler var. Ben bunu garip karşılamıştım. Tabiî yabancıların eleştirmesi hoşuna gitmez. Dan Şopin’in dışa açılım politikasıyla Çin geçmişten çok farklı bir çizgiye girdi. Şopin sosyalist bir kuşağın insanı, Çin Komünist partisinin kurucularından olsa da Mao dönemi politikalarında beklenen sonucun alınamaması ve Çin üzerinde İngiltere’nin büyük etkisi çelişki gibi görünen bu durumu açıklıyor. Yeni Dünya Düzeni’nin getirmiş olduğu dayatmayla artık dışa kapitalist içe komünist bir yapı söz konusu. Halkın da geçmişin aksine refahın tadına varmış olmasını da şu veriden çıkarabiliriz. Benim Çin’e yaptığım ilk ziyaretlerde Çin’de 10 milyon kadar “multi milyoner” bulunmaktaydı. Türkiye’de görmediğim refah şartlarını Çin’in büyük şehirlerinde gördüm. On yıl sonra bu rakam halkın da refah düzeyi gözle görülür bir şekilde artmış durumda.

Çin’in geçmişte savaştığı bugün bölgesinde büyük rakip olarak gördüğü Japonya ile ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Japon sorunu en belirgin sorun Çin’de. Tarihte Çinlilere büyük zulümleri olmuş Japon imajı var Çin’de. Sadece Çinlilere değil, diğer Uzakdoğu Asyalılara da büyük zulümleri olduğu akıllarda. Resmi kayıtlarda hamile kadınlar dahil, sivil halkın maruz kaldığı işkence ve zulümler var. Açıkçası Çin’e göre bir avuç gelebilecek Japon nüfusun bütün Çin’i işgal etmesi ilginç olsa da bu gerçek unutulmuş değil. Çin yönetimi de kendi toplumunu motive ederken ihtiyaç duyduğu düşman algısını “Japon istilası” etkisiyle canlı tutuyor. Mesela Çin televizyonlarında iki tür dizi göz çarpar. Dizilerin hikayelerinden biri Çin-Japon savaşlarıdır.

Çin hayat tarzı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bizim de doğu kültürünün hakim olduğu bir toplum hayatı sürmemiz hasebiyle, Çin kültürüyle bizim kültürümüz arasında benzerlikler yok değil. Her yılın Şubat ayında düzenledikleri “bahar bayramı” var mesela. Gençler yaşlıların evine ziyarette bulunur. Yan Suiçen dedikleri harçlıklarını alırlar. Mendil gibi hediyeler, ailece oturup yemek yedikleri olur. Ailevî hayat tarzı bizimkine uzak değil. Tabiî “tek çocuk politikası” nedeniyle bazı değerler ikinci plâna atıldı. “Teyze, amca, hala” kavramları kalmadı Çin’de... Bu politika zamanında aşırı nüfus artışına karşı çare olarak görülmüş. Çünkü 1.3 milyar gibi bir nüfusun yüzde 90’ını Hanlar oluşturuyor. Zaten bu politika özellikle Han ırkını kapsıyor. 20. Yy’ın ikinci yarısında belirlenen bir politika. Her ailenin iki veya üç çocuklu olacağı düşünülecek olursa Çin’in de dünyanın da karşı karşıya kalacağı durumu kestirmek zor değil. Dünya nüfusunun her yıl bir milyar kadar artış kaydedeceği vahim bir durum olacaktı. Bunu kontrol altında tutmak için Han ırkı takibe alındı. Resmî anlamda Çin’deki diğer toplulukların devlet tarafından zorlanması söz konusu değil. Azınlıkta kalan ırklara yönelik sosyal yardım, azınlıkların üniversite çağındaki çocuklarına ek puan takviyesi bile uygulanıyor ve bu anayasal bir hak... Yerel yönetimlerin uygulaması ise ayrı bir tartışma mevzuu. Çin’in batısında genellikle geleneksel hayat tarzı sürüyor. Doğu tarafında Pekin, Şangay gibi büyük şehir merkezlerinde modern Batı tipi yaşayışı hakim. Bu açıdan onlar da kendi içinde kültür şoku ve çatışması yaşıyor. Tabiî teknolojilerinin Çin toplumunun hayatını şekillendirmesiyle birlikte ciddi değişim geçiriyorlar.  Özellikle “yapay zekâ” teknolojisinin yaygınlaşmasıyla birlikte mesela, televizyonlarında robot sunucu kullanıyorlar. Mahallerinde insansız dükkânlar, marketler var. Alacağınız ürünü kare kod üzerinden okutarak ürünü alıp çıkıyorsunuz. Kasiyersiz marketler. Birçok para ödemesi QR kod ile yapılıyor. Dijitalleşme dalgası çok yaygın...

Bu teknoloji son tahlilde Batı teknolojisi. İnsan hayatına getireceği yenilik ve kolaylıkların denenmesi içingiderek yaşlanan Batı toplumundan önce, daha elverişli bulunan Çin coğrafyasının dev bir laboratuvar gibi düşünülerek kullanılması tespitine ne diyorsunuz?

Bu tespit doğru olabilir. Ancak Çin’in yanı başındaki Hindistan’la Çin’i karşılaştıracak olursak Hindistan değil de neden Çin? Nüfus çok önemli bir parametre değil. Huavey, Şao Mi gibi gelişmiş, hayata kolaylıklar getiren teknolojileri var. Ayrıca devletin de istihdamı gözettiği biliniyor. “Bir Kuşak Bir Yol” projesinde devlet iş adamlarını dışa açılmaları için teşvik ediyor. Çin’in büyük şehirlerindeki hava kirliliğini kontrol altına almak için orta ve küçük ölçekli fabrikalar kapatılıyor. Bu kapsamda Çinliler batıya geliyor, yatırımda bulunuyorlar. Biz mesela şirket olarak burada üç fabrikanın açılışına ön ayak olduk. İkisi LED aydınlatma cihazı fabrikası ve deniz ürünleri tesisi. Türkiye’de deniz hıyarı, “deniz patlıcanı” da denen deniz ürününü dalgıçlarla toplayıp kurutuyor, Çin’e satıyorlar. Kilosu 200-300 dolar arasında. Bu noktada benimle temas kurup yatırım için danışmanlık alıyor, resmî olarak hukukî danışmanlığa kadar birçok işleriyle ilgileniyorum. Ayrıca bizim dışımızda oto yedek parçaları, güneş enerji paneli üretimi, finansal yatırım alanlarında varlar. Birçoğumuzun bilmediği Türkiye’nin en işlek limanı olan İstanbul’daki Ambarlı limanını 49 yıllığına kiralayan bir Çin firmasıdır. Pekin-Londra arasında 45 günlük zaman farkının Tek Yol Tek Kuşak projesiyle 15 güne düşürülmesi plânlanıyor. O nedenle daha fazla Çinlinin bu tarafa gelmesi bekleniyor. Türk mallarını Çinliler Türkiye üzerinden satabilir. Bu açıdan Çinlilere Türkiye daha iyi tanıtılmalı. Mesela Çin’de “seni romantik Türkiye’ye götürmek istiyorum” diye bir şarkı çıkmıştı. Sadece bu şarkının yaygınlık kazanmasıyla Türkiye’ye bu yıl 300 bine yakın Çinli turist geldi. Söylemeyi unuttum, eşim de Çinlidir. İki yıl önce tanışmıştık. Eşimle birlikte internet üzerinden 2 bin kadar Çinliye Türkçe dersi veriyoruz. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de Uygurlular dahil 100 bine yakın Çin pasaportu olan insan bulunuyor. İstanbul, Çanakkale, Mersin gibi şehirlerde hatta Van’da, Şırnak’ta iş yapan Çinliler bulunuyor. Çinliler sürekli çalışmanın beraberinde hızlı bir hayat yaşıyor. Çinliler bize tembel olduğumuzu söylüyor. “Siz” diyorlar, “hayatı çok seviyorsunuz. Deniz kenarında çay yudumlamak güzel. Yaşlanınca ben de bu topraklara yerleşeceğim” diyen Çinliler var. Bizim hayatımızı daha rahat ve cazip buluyorlar. Bir diğer sebebi de Çin’de ev fiyatları aşırı yüksek. İstanbul Çin’in Şangay’ıyla karşılaştırılıyor. Şangay’da, İstanbul’un Fatih gibi bir bölgesinde 100 m2 bir ev en az 10 milyon TL. Eski parayla 10 trilyon. “Türkiye’de bu fiyatla yalı alırız” düşüncesiyle buraya gelenler var. Türkiye’nin de 250 bin dolar değerinde gayrimenkul alan yabancıya Türk vatandaşlığı politikası var. Bunu bilen birçok Çinli bizimle irtibata geçti. Genelde tüccarlık yapanlar var aralarında.

Kültürel veya akademik araştırma bakımından Çin’in bize ilgisi ne boyutta?

Çin’de on üniversitede Türkçe bölüm var. Şu an biz de eşimle birlikte ders kitabı olarak Türkçe öğrenim kitabı hazırlıyoruz. Özellikle günlük hayatta kullanılmak üzere. Yıl sonu bu kitapları ilgili üniversitelere pazarlamayı plânlıyoruz. 80’li yıllardan kalma, bugün itibariyle ilkel, metodsuz bir kitapçıkla Türkçe öğrenmeye çalışıyorlar. Türkiye’de Çin araştırmaları alanında ODTÜ, Boğaziçi, Okan, Doğuş, Erciyes gibi üniversiteler var. Onların Konfüçyüs Enstitüleri var, bizdeki Yunus Emre Enstitüsü gibi. Bir Çinli Türkçe öğrenince bir yandan da İslam’ı da öğrenmeye başlıyor. Malumunuz, İslam’ın en büyük dillerinden biri Türkçe. Özellikle Uzakdoğu ve Latin Amerika’da Türkçe’nin bilinmesi için devlet çapında girişimlerde bulunulması lazım. Başka üniversitelerde de Türkçe bölümü kurulmakla başlanabilir. Bildiğim kadarıyla Türkiye, Çin’de 2015-16’ya kadar FETÖ’nün Türkiye-Çin İşadamları ve Sanayicileri Derneği en önde temsil ediliyordu. Şimdi ise yavaş yavaş MÜSİAD gibi kuruluşlar orada dernekleşmeye başladı.

Çinceyi oldukça akıcı konuşuyorsunuz, biraz Çince telaffuz ve yazımından bahsedebilir misiniz?

Çince öğrenmek zor. Çince’de harf yok. Mesela eşya isimlerinin her biri çizgi ile ifade ediliyor. Hiyeroglif gibi. Mesela “At”ın şaha kalkmış çizimiyle at kelimesi okunur. Tabiî konuşma dilinde vurgu çok önemli. Aksi takdirde yanlış anlama söz konusu olabilir. Aynı kelimenin beş türlü tonda vurgu yaparak, seslendirme tarzı ile konuşulması dikkat çeker. Mesela, anne “Ma” demek. Fakat aynı kelime soru eki olabiliyor. Yazıda kastedilen şey kelimede resim tarzında kalıplaştırılıyor. Yazı olarak, özne-yüklem-fiil kalıplarına oturtularak basit bir şekilde öğreniliyor. Çince daha çok görsel hafıza ile öğreniliyor. Asıl konuşması zor. Çince’yi daha iyi öğrenmek için günde beş saat dinleyerek öğrendim. Mesela; Mantı kelimesi Çince’dir: manto... Daha büyük boyda buharda pişirirler. Badem, badamo... Baba, baba...

Kaynak: Editör:
Etiketler: uzakdoğu, mesut aktaşçı, çin zulmü, türkistan,
Yorumlar
Haber Yazılımı