Haber Detayı
01 Ağustos 2014 - Cuma 14:50
 
Varlık ve İnsan - Abdullah Kiracı
Zaman, bir varlık-bir yokluk temposunda, sürekli ve arasız dönüşte tecelli eder; bu öyle bir hızdır ki, yokluk varlığın-varlık yokluğun aynıdır. Hem varlık ve hem de yokluk, bütün zıtlıkların künhü olarak toplandığı iki kutbu temsil ederken, ‘her şeyin zıttıyla kaim olması’ ölçüsü ile, yaratılmış vasfıyla vardır. ‘Yok’ yoktur; yok da bir mahlûk olarak vardır… Ve Halk Âlemi’nin her ân ‘var’ ve her ân ‘yok’ oluşu içinde zaman tecelli etmektedir.” Sürekli varolan “kesiksiz bir ân”dır ve maddî bünyemiz bu “ân”ın üst üste yığılmasıyla oluşan zamana tâbidir.
Kültür&Medeniyet Haberi
Varlık ve İnsan - Abdullah Kiracı

>

“Söz odur ki, Lebid'in söylediği: Allah'tan başka her şey bâtıl!”>> (1)

 

Var olmak, varlık okyanusundan bir damla hisse sahibi olmak; bütün felsefelerin, bütün din ve düşüncelerin temel meselesi. Var oluş meselesine değinmeyen, onu çözüp belli bir noktaya bağlamaya çalışmayan hiçbir ciddi fikir mezhebine bu güne kadar rastlanmamıştır. Bütün bu görüş ve düşünüş yollarının varlık sebebinin de “niçin ve nasıl varız?” soruları olduğu hususuna kim itiraz edebilir? 18. ve 19. asırların kibirli ve kendinden emin, varlık, tanrı, oluş, ruh, din vs. her şeyi kategorik olarak “halletmiş” materyalistleri yok bugün. Üstad Necib Fazıl’ın bu tipolojiye karşı kaleme aldığı şu mısralar meseleyi ne güzel anlatıyor:

 

Çözdük her müşkülü derlerse, de ki:

Sonunda var olma müşkülü kaldı.” (2)

 

Varlık meselesi, İbda’nın keşfettiği “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı. İnsanlık olmazdı ki!..” (3) hakikatinin çerçevesi içinde İslâm dairesinde çözülmüş bir mevzû. Tüm varlıklar Allah’ın yaratmasıyla var. Müslüman âlimler, Allah'ın ve Resulü'nün gösterdiği yol istikametinde hem kelâm bilgisi hem de hâl ilmi olarak varlık meselesini yerli yerine oturtmuşlardır. Aslına bakılırsa “varlık” meselesi, Batılıların kullandıkları usûl ile, yani aklî muhakemeyi kullanmak sûretiyle ancak etrafında dolaşılıp durulacak bir konu. Varlık konusu, “keşif”e tâbi bir husustur ve Muhyiddin-i Arabî Hz.'nin buyurduğu gibi “keşfi olmayanın ilmi (bilgisi) yoktur.” Tanrı, Mutlak Varlık, varlık, ruh, zihin ve benzeri mücerret mefhumlar, bilimsel bilgi birikimiyle, matematikî hesaplamalara dayalı olarak herkes tarafından az-çok anlaşılacak şeyler değildir. Bu mefhumlara muhatap olan kişinin, keşif (batılıların sezgi vb. isimler vererek yanaştığı bir husus) marifetiyle bulduklarını kalemle bağlasa bile, yazdıklarını okuyanların anlayabilmek için o “hâli” bürünmeleri gerekmektedir. Felsefî mevzûlar giriftleştikçe, zorlukla aktarılabilmesinin ve çok zor anlaşılmasının temel gerekçesi budur. O yüzden, bilhassa bahsettiğimiz mücerret konularda İslâm'ı nisbet alanların dışında kalanların buldukları parça hakikatleri, vicdanları tatmin edici bir bütünlük içinde değerlendirememeleri, mutlaka bir noktada dağılıp gitmeleri çok da garip değildir.

 

Bilhassa “bilimsel buluş”ların ve modern fizik teorilerinin, önceden sanılanın aksine, maddenin letafetini göstermesi, maddenin en küçük parçalarına inildikçe daha da ötesinin olduğunun müşahede edilmesi, o çok “bildik” maddenin bile elden çıkmasına yol açmış, 2. Dünya Savaşı sonrasının varoluşçu ve maddeci, nihayetinde ruhçu olmayan varlık telakkilerini amiyâne tabirle “dumur”a uğratmıştır. Hele ki, kabul ettikleri varlık türlerinin, bütün kâinatın “yok”tan bir anda var olduğunun kendi bilim camialarında genel geçer bir nazariye haline gelmesi, bu telakkinin tabutuna son çiviyi de çakmıştır. (Büyük Patlama Teorisi, bütün kâinatın sonsuz küçük bir noktadan doğduğunu savunur. Buradaki "sonsuz küçük" terimi, çok küçük değil, hakikaten sonsuz küçük anlamına gelmektedir.) Hülasâ, varlık konusunda maddeci görüşler, kendi putları olan “bilim”in kurbanı olmuşlar, ruhçu yaklaşımlar da nisbetsiz ve mihraksız anlayışları dolayısıyla gözden düşmüşlerdir. Bütün insanlık, her sahada olduğu gibi, “varlık bilimi” sahasında da kurtarıcı fikri beklemektedir. Meseleyi peşinen ortaya serdikten sonra, şimdi teferruatına geçebiliriz.

 

Varlık'a, var olmaya o kadar aşinayız ki, Salih Mirzabeyoğlu'nun "ezelî ân şuuru" diye isimlendirdiği ve insan hayatının gerçekte "kesiksiz" ruhî hayatta sürdüğüne işaret eden (4) "hep vardık ve hep var olacağız" hâli içinde yaşamaktayız. “Fakat hiçbir değişmeye ve oluşa bağlı olmayan bir şuur hâli vardır; bu da geçmişe ve geleceğe ait bütün hatırlamalar, hasretler, esefler, beklemeler, ümitler, tasa ve ürküntülerin dışında devamlı bir hâl içinde yaşamak, hatta yalnız hâli yaşamaktan başka bir şey olmayan ‘ezelî ân şuuru’dur.”

 

Yok olmak istemiyoruz, hep var olmak, varlığımızı şu veya bu şekilde sürdürmek istiyoruz. Bizim haricimizdeki canlılarda insiyakî/içgüdüsel olarak kendini gösteren bu hâl, bizde şuur çerçevesi içinde. Dışımızdaki varlık'a şuur sahibi "bilen" olarak anlam kazandıran bizleriz. Bu açıdan tüm varlık kategorileri insan merkezlidir. Varlığı tanımlarken kullandığımız en temel hususiyeti de bu insan merkezli olması durumu... İnsanın olmadığı varlık âleminin, manâsı yok. Varlığa mânâ kazandıran bizleriz.

 

Ne var ki "varlık" tabirini kullandığımızda ne demek istediğimiz aslında o kadar açık değil. Biz var oluşu bir bedahet halinde yaşadığımızdan ve bedahet kelimesinin de mana olarak işaret ettiği gibi (Bedahet: Besbelli, apaçık olma durumu. İspata ihtiyacı olmayan. Apriori) “ispatı kendinde” bir hâl üzere bulunduğumuzdan, varlık, tarifi çok kolay olmayan bir tabir hüviyetine bürünüyor.

 

TDK Sözlüğü'ne göre “varlık”, “Var olma durumu, mevcudiyet. Kalıcı olan, gelip geçici olmayan. Var olan her şey. Ömür, hayat” anlamlarına geliyor. (5)

 

Başka bir sözlüğe göre ise varlık, <

 

"Düşünüyorum, öyleyse varım"

 

Dillere pelesenk olmuş, lise seviyesinde malumat sahibi kişilerin bile haberdar olduğu, mânâsı öyle pek de anlaşılmadan kullanılan bir cümle bu, yukarıdaki ifade... Meşhur Fransız filozof Descartes'e ait. "Metot Üzerine Konuşmalar" isimli eserinde, hemen her felsefecinin yaptığı "varlık ve suje tenkidi"nin neticesinde vardığı hükmü böylesi özlü bir cümle ile anlatmış. Bu eserinde Descartes, varlık-varoluş ile düşünce arasında bir münasebet kuruyor ve bunun üzerine felsefesini bina ediyor. (7)

 

Varlık, aslına herkesin bildiğini sandığı, ziyadesiyle tanıdık bir kelime. Sıradan insan, maddî tezahürlerini "varlık"ın kendisi addetme alışkanlığından dolayı üzerine kafa yormaz. Bu sıradan insan grubuna hali ve istikbali üzerine düşünen küçük bir azınlık dışında herkes girmektedir. Heidegger, "Varlık ve Zaman" isimli meşhur kitabında varlık konusunda şöyle bir tesbitte bulunmaktadır: "Demek ki, 'varlık' en tümel (küllî) kavramdır dendiğinde bu, onun hiç bir ek açıklamaya ihtiyaç duymayan en açık kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine 'varlık' kavramı en karanlıkta olandır. ... Hep belirli bir varlık anlayışı içinde olmamız ve varlığın anlamının aynı zamanda hep karanlıklar içinde kalıyor olması, esasen 'varlık'ın anlamına ilişkin soruyu tekrar sorma zorunluluğunu kanıtlamaktadır." (8) 

 

Heidegger'in kitabına başlık olarak seçtiği iki konu, varlık ve zaman, bu güne kadar kendisi ve kendisi dışında kalanlar -yani, madde, yer, gök, mekân, insan, cemiyet, eş dost, nebatat, hayvanat vesaire- hususunda şu veya bu şekilde zihnî faaliyette bulunmuş her insanın temel meseleleri olmuştur. Nasıl olmasın ki? Bu iki mesele yanlış veya doğru, bir şekilde hal ve fasl edilmedikten sonra, eğer bir nebze hakikat ve ahlâkî yaşayış kaygısı çekiliyorsa "nasıl yaşamalı?" sorusuna cevap verme hakkının olmayacağı aşikârdır. Bu önermemizin ispatı halinde de, tüm felsefî mezheplerin ve ideolojilerin, meseleye varlık sorunu ile başladığını, başa da "Nasıl ve niçin varız?" sorularını koyduklarını, bunları takiben de "bir yaratıcı VAR mıdır, yoksa tüm varlıklar kendiliğinden mi VAR oldu?" sorusunun gelmesini gösterebiliriz. Ontolojisi/varlığa dair görüşü olmayan felsefî akım mevcut değildir.

 

"İçinde yaşadığımız evren kendiliğinden mi olmuştur, yoksa bir Tanrı tarafından mı yaratılmıştır? Gerek zamansal gerek uzaysal olarak evrenin bir başı ve sonu var mıdır? Başı ve sonu varsa, evren olmadan önce ne vardı, yok olunca buralarda ne olacak? (...) İnsan nedir? Canlılar dünyasındaki yeri nedir, diğer canlılardan evrimleşerek mi oluşmuştur, yoksa orijinal bir varlık olarak mı yaratılmıştır? Ölüm nedir? İnsanlar öldükten sonra ne olacaktır? Canlı varlıkla cansız varlık arasındaki bağıntı nedir? Cansız varlıklar nasıl canlıların devamlılığını sağlıyor? Canlı-cansız dönüşümü nasıl oluyor? (...) Dil nedir? Dil insanlara doğuştan mı verilmiştir, onlar tarafından sonradan mı geliştirilmiştir? Dil ve kültür niçin bütün insanlar arasında ortak değildir? İnsan özgür müdür; kendi kendini hür olarak gerçekleştirip ortaya koyabilir mi? (...) Bunlar gibi binlerce soru gerek bilim adamlarının gerekse düşünen her yaştaki ve her kültürdeki insanların kafasını meşgul ediyor" (9)

 

"Nasıl varız ve niçin varız?" Bunlar, aslında karşılıklı olarak birbirini besleyen, cevaplandırılmalarını insanoğluna dayatan, kaçınılmaz sorular. Tüm ideolojilerin ve fikir hareketlerinin kaynağı, işte bu iki sorudur. Meseleye biraz daha yakından bakarsak, bunları soran ve akabinde cevaplayanın, aslında bir topluluk veya grup değil, ferd olduğunu görmekteyiz. Kendi iç tecrübeleriyle, kendi yaşadıklarından ve çevresine yönelik gözlemlerinden çıkardığı neticelerle "kurgulama" yapan ferd, mezkur sorulara ve onlara istinaden önüne çıkacak diğer sorulara cevaplar verir. Bu ise, aslını büyük mütefekkir İmam-ı Gazalî Hz.'nin söylediği, insanoğlunun bilebileceği en temel 'varlık'ın kendisi olduğu, kendisi dışındakileri bu bilgiye istinaden "nesneleştirdiği" hakikatine bizi getirir. İnsanın bu noktadaki yaşadığı temel çelişki de, bu bilmeyi sağlayan "şuur"un keyfiyetine dair muhakemesinde ortaya çıkmaktadır: Ancak çevresinden alabileceği ve onsuz düşünme fiilini gerçekleştiremeyeceği "dil" bahsi. Yani, insan en sağlam veri olarak kabul ettiği "kendi"ni, "kendi"sinin geliştirmediğinden emin olduğu, ancak dışarıdan alabileceği bir alet ile algılayabilmektedir. Buradan da dil, bilgi, medeniyet, içtimaî ilişkiler, teknoloji vs. tüm insanî oluşların ilk kaynağı nedir sorusunun kendini göstermesi kaçınılmazdır. Hakikaten de varlık bilimi-ontoloji adı altında tasnif edilen görüşlerin "nasıl ve niçin varız?" sorularını cevaplamak maksadıyla sordukları ikinci en temel sorunun bu olduğunu müşahede etmekteyiz: Tüm varlığın kaynağı olan "ilk varlık" nedir?

 

Burada geniş kapsamlı olarak "şu görüş şöyledir, diğeri şu şekildedir" deme durumunda değiliz. İki ayrı ucu gösteren bir “x-y” düzlemi gibi, bu konudaki görüşler idealist ve maddeci olmak üzere iki kutupta toplanmış olup, bu iki kutbun arasında da çok sayıda harmanlama yapılmıştır. İdealist yaklaşımlar, ruhçu bir telakkiyle görünür varlıkları, onların ötesinde bulunan bir öze veya özlere bağlarlar. Gerçek gördüklerimiz değil, ruhî/içsel olarak htiklerimizdir. Bütün varlığı yaratan bir ilk sebeb, yaratıcı bir güç, bir tanrı vardır. Ama bu tanrı, kimine göre sadece doğurucu ve kendi dışında da “var olan” genel geçer kanunlara tâbi iken, kimine göre mutlak kudret sahibi ve mutlak hürdür; dilediğini dilediği gibi yapar. Burada, insanoğlunun mizaç ve meşrep hususiyeti, yetişme ve dünyayı algılama tarzı, şunu sevmesi ama şundan nefret etmesi gibi özelliklerinin aklî melekelerini kullanırken esaslı tesir sahibi olmasından kaynaklanan farklılıkları görmekteyiz. Nihayetinde bütün bunlar insanî hususiyetlerdir ve gerçekte insan sayısı kadar şu veya bu derecede varlık anlayışları vardır. Başlı başına ruhçu görüşlerin doğruluğuna işaret eden bu farklılıklar, çoğu kere birbirinin aksi uçlara savrulurlar ve bu durum, sadece maddeci/ruhçu zıtlığındaki fikir adamları söz konusu olduğunda değil, nisbeten aynı veya yakın fikrî mihraklara bağlı düşünürler hususunda da geçerlidir. Mesela her ikisi de idealist filozof addedilen Berkeley ile Hegel arasındaki farka bakalım: “Dinî-metafizik bir felsefe öğretisi geliştiren George Berkeley’e göre de, maddî bir dış dünyayı kabul etmek yanlış ve haksızdır. Bizim dış dünya ve nesnelerin gerçek özellikleri dediğimiz şeyler, bizim bilincimizden çıkan idelerdir. Objeler, bizce düşünüldükleri ve tasarımlandıkları için vardırlar içimizdeki ideleri ruhlar algılar. Ruhları bir orkestra gibi yöneten de Tanrı'dır, "evrensel ruh'tur. (…) Alman filozoflarından Hegel'e göre de, bütün var olanların temelinde "ide", "akıl", "söz" veya "tin" denilen manevî bir kuvvet vardır, ide kendisini doğada gerçekleştirir. Ama ideler doğada, özü ile çelişik bir duruma gelip kendisine yabancılaşır.” (10)

 

İbda Hikemiyatı’na Göre Varlık

 

Neticede "niçin ve nasıl varız?" sorularını doğuran iştiyak ve bunlara verilen cevaplar, insanı tabii bir akışla "Mutlak Varlık"ın hududuna getirip dayamaktadır ve buradan ötesi de aklın değil, kalbin, imanın mevzûudur. Bu noktada, aklın getirdiği bütün mantık silsileleri çöküyor ve kalbimizin en derin noktasında hissediyoruz hakikatin ne olduğunu, bu formlardan ibaret, şekillere ve akla hapsolmuş sebebler âleminde. Madde ötesi-metafizik iştiyak, ilk önce kalbimizi sarıyor, akabinde aklımızı pençesi içine alıyor. Aslında, maddî varlığımızın geçici olmasını bilmekten dolayı, sonsuz bir güce ihtiyaç duyuyoruz. Kendimize, ruhen bir dayanak arıyoruz. İşin doğrusu, maddeci anlayışların varlığı kavrayışında, ruhçu olanlardan farkı yok: O da ruhun aynı ihtiyacını maddeyi tanrılaştırarak gideriyor. Temel fark, kendi isteklerine karışan, ahlâkî davranmayı emreden bir üst varlığı kabul etmelerinin nefslerine giran gelmesi, nefslerinin kibrini kırması. Ateizmin arkasındaki temel saik bu: İnsan nefsinin kendini tanrılaştırma arzusu. Allah, âlemleri insan, insanı da kendisi için yaratmıştır. İnsanın aslî yolculuğunun hedefinde her dâim Mutlak Varlık vardır, insan ruhunun en temel ihtiyacı budur. İslâm dairesi dışında kalanlar, şu veya bu şekilde, gah maddeyi, gah kimi mücerret varlıkları, ama her daim kendi nefslerini tanrılaştırarak, sapkın yollardan da olsa bu ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar. Mücerret mânâda imanı ve metafiziğe inanma ihtiyacını İslâm hikemiyatını asrımızda bina etmek suretiyle ihya eden Salih Mirzabeyoğlu'nun satırlarından gösterelim:

 

<<İnanmanın hakikatini bir de topluca Büyük Doğu Mimarından işaretleyelim: "İnanmanın esası, iç yüzü hakikati, Allah'a inanmak... Gerisi hakiki inanmanın gölgeleri ve gölgelerinin gölgeleri... İnanmak, O'na inanmak için yaratıldı. Allah, inanmayı, insanla kendi arasında bir açık kapı diye bırakmasaydı, münkir sabahleyin aynada kıravatını bağlarken, gördüğü şeklin kendisi olduğuna bile inanmazdı. İnanmanın ruhu, özü, cevheri, Allah'a inanmak...">> (11)

 

<> (12)

 

Varlık’ın İbda Hikemiyatı’na göre tasnifine gelince… Varlık, üç ayrı âlemden oluşur: İnsanın nesneleştirdiği kendisinin dışındaki her şeyi -kendi bedeni, çevresi, tüm müşahhas madde ve enerji türleri, vs- içeren Halk Âlemi. Ruh, melek, ahiret gibi bölünme kabul etmez, tasavvurlarımızın ötesindeki Emr Âlemi. En nihayet, tüm bu varlık kategorilerinden mahiyet itibariyle farklı (mutlaklık-mümkünlük farkı) ve münezzeh, ne ki O sanılır O’na perde, ötelerin sonsuz kere ötesinde Mutlak Varlık’ın zat ve sıfatlarını ifade eden Zat Âlemi. (13)

 

İnsan, kesiksiz hal üzerinde yaşıyor; zamanı ise, dışındaki varlıkların tezahürlerindeki (fenomen) değişimlerden anlıyor. Geçmiş tezahürleri hafızasında depoluyor, geleceği de hafızasındaki bu bilgilere istinaden sürekli kuruyor. Geleceği, bir bakıma geçmiş gibi değerlendiriyor. Nihayet, maddî âlem, zaman içinde oluşlarla gerçekleşiyor. Maddeyi oluşturan bilebildiğimiz en küçük atom altı enerji paketçikleri dahi sürekli hareket halinde. Modern fiziğin gerçekten elle tutulur bir madde var mı, yoksa madde sürekli hareketin bir tezahürü mü olduğu konusunda kafası karışık. Mutlak sıfır noktasında (-273 derece) bile atom altı parçacıklar durmuyorlar. Hülasa, madde âleminin ayırıcı vasfı, hareket ve dolayısıyla zaman ve oluş. İbda Hikemiyatı’na göre, madde âlemi –ki, ben dediğimiz ruhumuz da onun içinde mahpus- zamana tâbi olmayan zorunlu varlık değil, sürekli gerçekleşmelerle potansiyel varlığını zamanın akışı içerisinde ortaya çıkaran mümkün varlıktır. Bu, varlık kategorilerinin en altında bulunan, mâhiyeti yokluk olan ve sürekli Mutlak Varlık’ın yaratması ile varolan varlık biçimidir. “Tasavvufa göre zaman, bir varlık-bir yokluk temposunda, sürekli ve arasız dönüşte tecelli eder; bu öyle bir hızdır ki, yokluk varlığın-varlık yokluğun aynıdır. Hem varlık ve hem de yokluk, bütün zıtlıkların künhü olarak toplandığı iki kutbu temsil ederken, ‘her şeyin zıttıyla kaim olması’ ölçüsü ile, yaratılmış vasfıyla vardır. ‘Yok’ yoktur; yok da bir mahlûk olarak vardır… Ve Halk Âlemi’nin her ân ‘var’ ve her ân ‘yok’ oluşu içinde zaman tecelli etmektedir.” (14) Sürekli varolan “kesiksiz bir ân”dır ve maddî bünyemiz bu “ân”ın üst üste yığılmasıyla oluşan zamana tâbidir.

 

Salih Mirzabeyoğlu’ndan varlık bahsini hülasalandıran şu cümlelerle yazımıza son noktayı koyalım: <<“Diyalektik-yürüyen” ve sabit hakikatlerin ikisini de reddetmeden, hakikatlerin hakikati olarak üst dil-üst diyalektiğe, kendi dünya görüşümüzün sır idrakine tercüme ettirirsek: Hayatın aslî karakteri sırdır… Sırrın olmadığı yerde, varlık da yok, oluş da yok. Âlem, Küllî Ruh’un aksi hâlinde bu sırrın hakikatine bağlı olarak var; ruhun olmadığı yerde, ne sebeb var, ne netice, ne baş var ne son. Topyekûn âlem, bütün varlıklarıyla, sebeb ve neticesi “sır müphemliği”nde dürülü bir hakikatin sûretini gösteriyorlar… Hem varlık, hem oluş, “tek ân” hakikatinde.>> (15)

 

 

Dipnotlar:

(1- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, sh. 18)

(2- Necip Fazıl Kısakürek, 1979)

(3- Salih Mirzabeyoğlu, İstikbal İslâmındır, s. 105)

(4- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, s. 174)

(5- TDK Sözlük, 10. basım, 2005, Varlık maddesi)

(6- NND İnternet sözlük, "varlık" başlığı)

(7- Descartes, Metot Üzerine Konuşma, s. 41)

(8- Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 3)

(9- Prof. Dr. Mustafa Ergün, Felsefeye Giriş, s. 3)

(10- Prof. Dr. Mustafa Ergün, Felsefeye Giriş, s. 5)

(11- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, s. 183)

(12- Salih Mirzabeyoğlu, Age, s. 141)

(13- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s. 49-50)

(14- Salih Mirzabeyoğlu, Age, s. 51-52)

(15- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, s. 172)

 

Aylık Dergisi, Temmuz 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: varlık nedir, varlık ve zaman, varlık ve insan,
Yorumlar
Haber Yazılımı