İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR !
Haber Detayı
01 Ağustos 2014 - Cuma 14:45
 
Varlık ve Dereceleri Etrafında - Faruk Hanedar
Kültür&Medeniyet Haberi
Varlık ve Dereceleri Etrafında - Faruk Hanedar

Varlık mefhumu asırlar boyunca üzerine en çok düşünülen, fikirler ortaya konulan kavramların en başında… İçinde yaşadığımız âlemi anlamak ve tavsif edebilmek adına izah edilmeye çalışılan kavramdır varlık. Batı felsefesi temelini “varlık” mefhumu üzerine binâ etmiş ve Grek medeniyetinden bu zamana bu mefhum üzerine fikirler çarpıştırılmıştır. Tarihte hiçbir fikir hareketi yoktur ki “varlık nedir?” sorusuna cevap aramamış olsun ve “neden varız?” sorularını sorgulamamış olsun.

Bu ayki yazımızın mevzuu üzerine kafa yordukça insan aklını bir kara delik misali içine çeken ve içinde ilerledikçe enine giriftleşen boyuna çetrefillenen “varlık” mevzuu ve bu minvalde “varlık dereceleri…” Mensup olduğumuz inanç ve düşünce sistemi sayesinde “zevken idrak” edebildiğimiz; fakat anlaması ve anlatması zor olan bu mevzudan dilimiz döndüğünce bahsetmeye çalışacağız.

En Basitiyle Varlık Nedir?

Varlık” kelimesinin TDK sözlüğündeki ilk anlamı “var olma durumu, mevcudiyet, yokluk karşıtı” olarak karşımıza çıkmaktadır. “Var olma” denildiğinde sığ bir düşünce ile anlaşılabilecek olan “beş duyu organı ile idrak edilebilen nesne” iken “varlık” mefhumu içerisine metafizik unsurlar da dahil edilmelidir. Varlık incelenirken ve üzerine düşünürken tarihten bugüne idealist ve materyalist olarak iki tür yaklaşım çerçevesinde ele alınmıştır.

Batı Tefekküründe Varlık

Batı tefekkür dünyasında “varlık” mefhumuna bir göz atacak olursak, bu mesele üzerine görüşlerin İdealistve Materyalist olmak üzere iki fikir-yaklaşım çerçevesinde ele alınıp bütünleştirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. İdealist yaklaşıma göre nesneler ideaların-fikirlerin birer yansımasıdır ve aslolan fikir, gördüklerimiz ise gölge varlıklardır. Materyalist yaklaşım ise bunun tersini iddia ederek “varlık” mefhumunu metafizik unsurlardan arındırma yöntemine başvurmuştur. Batı'dan bahsederken bugünkü Batı Medeniyeti’nin “Yunan aklı, Roma nizâmı ve Hıristiyan Ahlâkı”na göre şekillenmesi hasebiyle “varlık” mevzuunda Grek düşüncesine değinmemek olmaz. En çok bilinen ve lise düzeyinde felsefe kitaplarında ele alınan Platon-Eflatun’un “varlık felsefesi”ni irdelemeden geçmek tamamıyla yersiz olur. Platon’a göre varlık âlemi ikiye ayrılır. “İdealar âlemi” ve “fenomenler âlemi”… Gerçek ve mutlak olan idealar âlemidir; fenomenler âlemi  ise sadece idealar âlemindeki gerçekliğin birer yansımasıdır. İdealar âlemindeki gerçek olan varlıklar beş duyu ile idrak edilemez ve onlara ulaşmanın tek yolu salt aklı kullanmaktır. Eleştirilmesi gereken nokta da burası olmalı… Batı tefekkürü işte bu salt akıl ile mutlak olana ulaşma çabası üzerine kurulurken, aslolan mutlak olana salt akıl ile ulaşılamayacağıdır.

İnsan olarak bizler de birer varlığız ve varlık âlemi içerisinde yaşadığımız için “varlık nedir?” sorusuna cevap bulmakta bir hayli zorlanmaktayız. Salt akıl ile mutlak varlığa ulaşmanın imkânsızlığı burada. Bu metod ile yalnızca “mutlak varlık”ın kapısına kadar gidip geri dönmek mümkündür. Batı tefekkür dünyasının en büyük çıkmazı bu sebeple buradan kaynaklanır. Buna idealist bir yaklaşımı materyalist argümanlarla açıklamaya çalışma garabeti de diyebiliriz… Akıl mutlak olana ulaşmakta sadece bir vasıta görevi icra edebilirken, burada aslî vazife ruh’a aittir. “Ruh bulur, akıl sorar; ve sonucu aklın bulduğuna, bulucu ruh şahitlik eder…” (1) Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına tekrar belirtelim ki, aklı reddetmiyor aklın kendi başına bir şekilde bu kapıdan geçemeyeceği doğrusunun ehemmiyetini belirtiyoruz. Nitekim Bergson Felsefesinin özü de budur; aklın nihâi noktasının aklı akılla mat etmesi ve "seziş"e kapı aralaması. Buna mukabil yalnızca akıl değil, ruh ve akıl birlikte...

Netice olarak; “Yunan sadece akıl ve (plastik) zevk harikasıdır. Aklı uzanabileceği en uzak noktalara kadar götürmüş ve nihayet ona, “geber, sende iş yok!” diyebilmiştir. Fakat ruh emrinde büyük aklı bulamamıştır. Bu da zaten filozofun değil, peygamberlerin işidir. Böyleyken, tek başına rehbersiz akıl nereye kadar gidebilir, göstermiş ve nasipsiz Batıya örnek olmuş tefekkür zemini… Din olarak inandığı ustûre, (Mitoloji)lere gelince, hayâl gücünü belirtmekten ileriye geçmez, beşerî hırslarla dolu tanrı tasavvurlarından ibaret bir oyuncak panayırı…” (2)

Ebedî ve Ezelî Olan

Birbirinin zıttı olan varlık ve yokluk mefhumları arasında aklın temayüllerine sığmayacak derecede ince bir çizgi vardır. Zamanın en küçük lahzası öncesinde var olduğunu aklî melekeler ile açıklamaya çalıştığımız şey; o lahza içerisinde hiçliğe bürünmüştür derecesinde ince bir çizgi… “Kainât sürekli değişim içerisindedir” ve “bir nehirde iki kez yıkanılmaz” sözlerindeki kastedilenlere nisbetle “hiçlik”i anlatmanın imkânsızlığı ve zıttının ne olduğunu bilmeden bir mefhumu izah çabası… İşte bu sarmaldan kurtulmanın tek yolu “mutlak fikir”e bağlı düşünmek ve “peşin fikir hikmeti"

Ruh ve akıl birlikte… Allah’ın “kûn-ol” emri ile emri alan herşey var oldu. “Kûn-ol” emri ile var olan herşey ötelerin ötesinde ve ötelerin de ötesinde olan “Mutlak Varlık”a ait gölgeler ve gölgelerin gölgesi… Bir var, bir yok… Allah’ın yaratmasının her an tecelli edişi, bir an önce olan şimdi yok ve bir an önce olmayan şimdi varlığa bürünmüş. Yani ezelî ve ebedî olan yalnızca O; asla ve kat’a hiçlik ve yokluk izâfe edilemeyecek olan yalnızca O… İhlas Sûresini hatırlayalım...

“Varlık, daima var olmalıdır; o, hiçbir zaman yok olmadı ve olmamalıdır. Aksi hâlde varlıktan önce ve sonra yokluk aramak gerekecektir. Varlığın sebebi ve neticesi yokluk-hiçlik olacaktır. Halbuki, yokluk yok olduğu için, varın önünde ve arkasında bulunamaz; aksi hâlde, yokluğa varlık izafe etmek gerekecektir. O hâlde, “Gerçek Varlık” geçici değil, ezelî ve ebedî olmalıdır… Mutlak Varlık’ın sonsuz olması da zarurîdir; aksi hâlde ne ile sınırlıdır?”(3)

Varlık Dereceleri

İBDA Hikemiyatına göre varlık sadeleştirilmiş şekli ile üç ayrı derecededir. En alttan ele almaya başlarsak ilk olarak “Halk Âlemi” gelir. “Halk Âlemi” dünyada gördüklerimiz ve idrak etmekte pek de zorlanmadıklarımız. Misallerle gidecek olursak sırasıyla nesne, bitki, hayvan, insan… Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun da İbrahim Hakkı Hazretlerinden naklettikleri:

-“Tabiatta cematın ufku ve son mertebesi mercandır; tıpkı nebat gibi kök salar… Nebatın ufku ise hurma ağacı; tıpkı hayvan gibi dişisinin üstüne abanarak tohum döker… Hayvanın ufkuna gelincei o da attır; tıpkı insan gibi rüyâ görür ve ruh hayatından bir pay taşır… İnsanın ufku, hudutsuzluktur… Ve bütün kâinat, cemattan nebata doğru, nebattan hayvana doğru, hayvandan insana doğru, insandan da sonsuzluğa doğru nâmütenahi bir aşktan ve ilerleyişten ibarettir; işte aksiyonu bütün ruhuyla veren tablo!” (4)

“Ben insanı eşya ve hadiseleri zapt ve teshir etsin diye kendime halife olarak yarattım” kutsi hadisi… İnsanın ilahî memuriyeti… Buna “Vahdet-i Vücud” bahsinde tekrar değineceğiz.

“Halk Âlemi”nin ardından sırasıyla “Emr Âlemi” ve “Zat Âlemi” gelir. Allah tarafından hiçbir mertebe ve tavrın vasıtası olmaksızın “kûn-ol” emriyle meydana gelen herşey “Emr Âlemi”ndendir. Bir misâl ile ruh “Emr Âlemi” içerisindedir ve “Halk Âlemi”nde beden ile bütünleşmiştir. Yazı boyunca olduğu gibi doğru ya da yanlış şahsî fikirlerimizi söylediğimizi hatırlatarak devam edelim. “Emr Âlemi”nde varlıklar “Mutlak Varlık”ın gölgeleri ve “Halk Âlemi”ndeki varlıklar ise bu gölgelerin gölgesi…

En üst mertebede ise “Zat Âlemi”… Yücelerin en yücesi; "ol" deyince olduran… Her türlü benzetmeden münezzeh olan “Mutlak Varlık”…

Bir de Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleminden okuyalım:

“ ‘Varlık’ incelenirken üç âlemde ele alınır:

Halk Âlemi: Ölçülüp biçilebilir varlıklar…

Emr Âlemi: Halk Âlemine nisbetle her türlü keyfiyetten uzak ve Zât Âlemine nisbetle keyfiyet dairesine giren, bölünme ve terkip kabul etmez keyfiyet hâlindeki tecellilerdir. Ruh, Emr Âlemindendir… Mukaddes ölçü meâli:

-‘De ki, ruh Rabbimin emrindendir.’

Zat Âlemi: Görünür ve görünmez her türlü keyfiyetten uzak, insana şahdamarından daha yakınken ne O sanılır ki O’na perde, ötenin ötesinde, ötenin ötenin de ötesinde, sonsuz kere ötesinde, bütün varlıkların yaratıcısı ‘Mutlak Varlık’ın zat ve sıfatlarını ifade eden Âlem… Mukaddes ölçü meâli:

-‘Biliniz ki halk ve emir O’nundur.’ ”  (5)

İmam-ı Gazali’ye Göre Varlık Mertebeleri

Şimdi Huccetu’l-İslâm Ebu Hamid El Gazalî Hazretlerinin “Halk Âlemi”ni açıcı olarak  varlık mertebelerinden dilimiz döndüğünce bahsetmeye çalışacağız. İmam-ı Gazalî’ye göre “varlık”ın beş mertebesi vardır ve bunlar sırası ile, “Zâtî Varlık”, “Hissî Varlık”, “Hayalî Varlık”, “Aklî Varlık” ve “Şibhî Varlık”…

“Zatî Varlık”, hissin ve aklın dışında var olan, hemen hemen herkesin “varlık”ın onlardan ibaret sandığı, gözle görülebilir, elle hissedilebilir şeyler. Dünya, bitki, hayvan, insan…

“Hissî Varlık”, sadece hissen göze var görünen şeyler… Uyuyan insanın gördüğü rüyâ, hasta bir insanın gördüğü hayâl…

“Hayalî Varlık”, görülebilen ve el ile hissedilebilen bir varlığın, müşahhas mânâda hissedilmekten uzak olduğu bir anda oluşan sureti… Bildiğimiz bir şeyi hafızamızda canlandırmamız.

“Aklî Varlık”, bir şeyin mânâsı, ruhu demektir. Mesela elin bizde canlandırdığı mana sıkma kuvveti… Kudret…

“Şibhî Varlık” sadece benzetme yolu ile var kılınan şeyler. Ne suretiyle, ne histe, ne hayâlde, ne de akılda bir şeyin bizatihî var olması…

“Vahdet-i Vücûd” ve Netice

“Varlık”ın bizde karşılığını bu bölüme kadar küçük ipuçları ile elimizden geldiğince vermeye çalıştık… Son derece girift ve çetrefilli olan bu meseleyi salt akıl ile kavranamazlığından ve “zevken idrak” edilebileceğinden de bahsettik… Meseleyi daha iyi kavramak ise “Vahdet-i Vücûd-Varlıkta Birlik” bahsini anlamaktan geçer. Muhiddin Arabî hazretlerinin oluşturduğu “vahdet-i vücûd” hikemiyatı bir çok kişi tarafından yanlış anlaşılmış ve varlıklara ilahlık atfettiği iddia edilerek şirke düştüğü söylenmiştir. Oysa;

Vücut birliğine inanan Allah ehlinin sözlerinden şu anlaşılıyor: Bütün kâinat tek bir vücut belirtir; o da Allah’ın vücudu… Allah’ın vücudundan başka hiçbir şeyin vücudu yoktur. Eşyanın çokluğunda görünen her şey, varlığını tek ‘zât’tan alır. Şüphe yoktur ki, Allah, bu kâinatın ne kadar zerresi varsa hepsine kendi varlığını ve birliğini nakşetti. Mevcut olan her şey, gerçek vücudun varlığı içinde vardır. Bu eşyanın hiçbiri yokken, o, bir olan ‘zât’ vardı. Var olan, işte o ‘zât’tır ve ondan başka mevcut yoktur. Âlem denilen mahlûklar da, o ‘zât’a âit birlik ve varlığın işaretleridir.”  (6)

Buradan da anlaşılacağı üzere mutlak olan tek “zat”tır ve kâinat o “zât”ın gölgesidir. Mutlak olan sadece O ve herşey O değil, herşey O’ndan… “Ben insanı eşya ve hadiseleri zapt ve teshir etsin diye kendime halife olarak yarattım” kutsi hadisinin ışığında ulaşılacak hüküm… Halk Âlemi içinde bulunan insanın ilâhi memuriyetine dair ipucu ve “varlık nedir?” ve “neden varız?” suallerine apaçık bir cevap, bedahet…

Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere kategorilere ve derecelere ayrılmasına rağmen “varlık” bir bütünü ifade etmektedir. “Bütün Fikrin Gerekliliği” zarureti burada ışıldar. Ve her ne kadar varlık derecelendirilse de parça parça ele alınıp analiz edilecek bir mefhum değildir.

Her varlık derecesini ayrı ayrı ve giderek türlerin çeşitliliğine nazaran farklı usul, esas ve metodlarla ele alırken, parçaların inşâı ile ‘bütünlük şuuru’na erilemeyeceğine göre, ‘Mutlak Fikir’e  tâbi olmayan insanlığın payına düşecek olan sadece ilerledikçe parçalanmaktır. Bugün düşünce, ilim ve teknik ilerledikçe ‘bütünlük şuuru’nun kaybolduğu hususu ve ‘bütünlük şuurunun gerekliliği’ meselesi dünyada anlaşılmıştır.” (7)

Bütün misaller tek bir kapıya çıkarken bugün mevcut ve müesses düşüncenin uygulamaya çalıştığı ve düşündürdüğü mefhumlarla tek yaptığı bütüne parçaları birleştirerek ulaşmak; bunu yaparken gözden kaçan ya da görmezden gelinen “her şey parçaların toplamından daha fazla bir şeydir ve her şey de maddelerin toplamından daha fazla şey vardır” gerçeği… Yazıyı kaleme almamızdaki maksat, bu meselelerin etrafında insanların mesele konuşuyor olabildiği yönünde mâlumata erişmek veya büsbütün fikirsizliği görmek. Doğrularımız nisbet ettiğimiz fikrin, yanlışlarımız ise şahsımızındır.

Kaynakça:

1- Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaripler 1, İbda Yayınları, 1. Basım, Sf. 179

2- Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü Ve İslâm Tasavvufu, Büyük Doğu Yayınları, 20. Basım Sf. 31

3- Salih Mirzabeyoğlu, İman ve Tefekkür, İbda Yayınları, 1. Basım, Sf. 197

4- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İbda Yayınları, 3. Basım, Sf. 65

5- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İbda Yayınları, 3. Basım, Sf. 50

6- Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaripler 1, İbda Yayınları, 1. Basım, Sf. 174

7- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İbda Yayınları, 3. Basım, Sf. 59

Aylık Dergisi, Temmuz 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı