Haber Detayı
28 Ağustos 2014 - Perşembe 14:07
 
Varoluş Zamanı - Faruk Hanedar
Kültür&Medeniyet Haberi
Varoluş Zamanı - Faruk Hanedar

“Varlık ve Dereceleri” başlıklı son yazımızda “varlık” mefhumunun, bir dünya görüşü olma iddiasındaki her fikir sisteminin izah etmesi gereken en temel mesele oluşundan bahsetmiş; Eski Yunan medeniyetinden başlayarak “varlık” mefhumu konusundaki günümüz  “materyalist” Batı medeniyetinin içinde bulunduğu çıkmazı işaretlemiştik. Bu sorunun hal yolunun ise ancak ve ancak “Mutlak Fikre” nisbeten geliştirilecek bir fikir sistemi ile olabileceğini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Kısaca hatırlatmak gerekirse “varlık”ın “Zat Âlemi”, “Emr Âlemi” ve “Halk Âlemi” olmak üzere üç âlemde bulunduğunu da noktalamamıza ekleyelim.

Bu yazımızın mevzuu ise yine temel meseleler çerçevesinde “Varoluş Zamanı”… Başlıktan da anlaşılacağı üzere, yazımızda yeni bir dünya görüşü imar etmek ve yeni bir medeniyet tasavvuru iddiasında olan her fikrin mutlak olarak açıklama zaruretinde bulunduğu üç önemli mefhumu anlatmaya ve “Mutlak Fikir” nisbetinde birbirlerine olan bağımlılıklarını ortaya koymaya çalışacağız. Bu üç mefhum, sırasıyla “varlık”, “oluş” ve “zaman”… “Varlık” mefhumuna bir önceki yazımızda değinmiştik. “Oluş” ve “zaman” mefhumlarını ise yine aynı nisbette kısaca değerlendirip “Varoluş Zamanı”na bağlamaya çalışacağız.

Bahsi geçen üç kavramın da insanın içerisinde bulunduğu “Halk Âlemi”nde birbirlerine sıkı sıkıya bağlı ve içiçe kavramlar oluşu, ilk düşülmesi gereken notlardan birisi… Oluş olmadan varlıktan, varlık olmadan oluştan bahsedilemez ve zaman ise ancak oluş ile mümkün. Halk Âlemi ancak oluş ile tezahür ettiğinden, zaman-dışı bir tasavvuru mümkün değildir. Varlığı zorunlu olmayan bu âlem, en küçük mikyasta, sonsuz küçüklükteki atom altı parçacıklarda dahi zamana tâbi:

‘Oluş’ olmadan ‘varlık’ olmaz… Varlığı ‘oluş-hareket’ saydığımız takdirde de, oluşta herşey değiştiği için değişenleri birbirine bağlayacak süreklilik kalmaz ve sürekliliğe bağlı olan zaman açıkta kalır. Zamanın varlığa ait olması için, ‘varlık’ ve ‘oluş’un ayrılmaz bir bütün teşkil etmesi, değişmenin değişmezlik içine yerleşmesi gerekir… Bugün modern fiziğin hesabı içine aldığı ve eşyanın dördüncü buudu olarak onsuz eşyanın olamayacağını ispatladığı zamanı, değişmenin değişmezlik içine yerleşmesi hâlinde şuurda yaşıyoruz; hatırlamak ve ümit etmek, zamanın ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ denen iki buududur. Fakat şuurun devamlı olan hâli ile zaman üstüne yükseliyor, ezeliliği ve sonsuzluğu hissediyoruz; böylece de zamanı, sonsuzluk ve ezelilik içine yerleştiriyoruz.” (1)

 

Oluş

Heraklitos’un söylediği gibi “evren sürekli değişim içindedir”. Kâinat, bir varlık, bir yokluk temposu içerisinde ilerler, yani Mutlak Varlık'ın “her ân” yaratmasına muhtaçtır. “Her ân” yokoluşa akan, aslı yokluk olan gölge varlıktan ibaret kainatımız, bir an var, bir sonraki an yoktur ve her an yeni bir oluşa; her ân Mutlak Varlık’ın yaratıcılık vasfının yeniden tecellisine mazhardır. Her lahzada oluşa müşahhas bir misal ile devam edelim: Bundan 10-12 sene evvel büyüklüğü cep kitap boyutlarında, bilmem kaç yapraktan müteşekkil çizgi roman benzeri, çocukların alakasını çeken kitapçıklar vardı. Bu kitapçıkların her bir sayfası bir anın bir sonraki anı kovalaması niteliğindeki resimlerle donatılmıştı ve kitapçığın sayfalarını hızlı bir şekilde çevirdiğinizde tıpkı televizyonda bir şey izliyormuş hissine kapılırdınız. İşte o kitapçıkta her bir resmin bir anı sembolize etmesi gibi hayatımızda yaşadığımız her ân da yeni bir oluşu ifade ediyor. Bu kitapçık üzerinden anlatmaya devam edersek mevcutta baktığınız sayfadan bir sonraki sayfaya geçtiğinizde geride bıraktığınız sayfa yok olmaya misalken, bir sonraki sayfaya “geçiş” oluşu temsil eder. Ondan bir sonrakine geçtiğinizde ise oluşu ifade eden sayfa bu kez yokluğun ifadesine bürünecektir.

 

Zaman

“Zaman” mefhumunu da aynı kitapçık örneği üzerinden misallendirmeye çalışırsak, mevcutta önünüzdeki sayfa “hâl”i-şimdiki zamanı, bir önceki sayfa “mâzi”yi-geçmiş zamanı ve bir sonraki sayfa ise “istikbâl”i-gelecek zamanı temsil eder. Bu misal üzerinden anlatmaya çalıştığımız “zaman” kavramı, “oluş” ile birlikte varlık bulmakta olup, onun mukadder neticesidir. Geçmiş ve gelecek yok; birisi zihnimizde sadece hatıra, diğeri ise yine zihnimizde sadece tahayyül… Yalnız içinde bulunduğumuz hâl var ve o da bir sonraki lahza yokluğa bürünecek.

Geçmiş artık yoktur ve gelecek daha gerçekleşmemiştir; devam vehmine kapıldığımız ‘hâl’ ise, gerçekten devamlı olsaydı ve her ân geçmişe karışmasaydı, devamlılık olurdu ki, zamandan bahsedilemezdi.” (2)

Her şeyin zıddı ile kâim olduğu, Halk Âleminde zıddı olmadan hiç bir şeyin varlık bulamayacağı hakikatinden hareketle, zamanı, varlığın “tamamlayıcı zıddı” şeklinde kabul etmemiz gerekiyor. Burada birbirinin zıddı olma halinin, birbirini tahrip etmek olmadığını, bilakis birbirini var etmenin usulü, diyalektiği olduğunu belirtmek gerekiyor.

Ruh, Akıl ve Zaman

Zamanın bu âlemdeki hâli statik bir durum arz eder. Bunu saat manâsında anlayabiliriz. Bu beynelmilel geçerliliğe sahip bir ölçülendirme içerisindedir. Bir de zamandan münezzehlik açısından bakmayı düşünelim.

Zaman Allah’ın ‘Dehr’ isminin, ‘Dehr’inin tecellisidir ve Allah’a göre ‘geçmiş, gelecek ve hâl’ câri olmadığına binâen, bir yokluk nisbetinden ibarettir…” (3)

Buradan da anlaşılacağı üzere “Mutlak Varlık” zamandan münezzehtir. Zât Âlemi ile Halk Âlemi arasında “berzah” olan Emr Âlemi de zaman-üstüdür. Hâliyle Emr Âlemi'nden olan ruh da zamandan münezzehtir. Lâkin ruh, Halk Âleminde, içine hapsolduğu beden münasebetiyle zamana bağlıdır. Ruh, beden içinde nefs ile bir araya gelerek benliği oluşturmakta ve benlik kendisini ve çevresini akıl ile idrak etmektedir. Akıl, bu idraki zamana tâbi olarak gerçekleştirirken, nihaî ben olan ruh, zaman kaydının üstüne çıkmaktadır. Emr âleminden gelen ve bu âlemde karşılığı bulunmayan ruh, zaman üstü ve var-yok temposundan azâde kesiksiz bir hayat sürmektedir.

Biz, biri zamanda kayıtlı, öbürü zaman üstü ve bağımsız iki idrak taşıyoruz. Bunlardan biri akıl, öbürü ruh… Biri anlamıyor, öbürü anlamamayı anlamıyor.” (4)

Ruh beden içerisinde, aklın şuurlandırması ile zaman kavramına muhatap olurken, ruha göre zaman “süre” biçiminde tezahür etmektedir. Objektif zaman ölçülendirmelerinin aksine, ferd, sevdiği bir iş ile hem hâl olduğunda zaman su gibi akıp gidiyormuş hissine kapılır. Tersi bir durumda, sevmediği bir iş ile muhatap iken kendisine bir dakika bir ömürmüş gibi gelir… Yahut da etrafımızda uğraşabileceğimiz hiçbir şey olmadığında beynin fonksiyonlarını artırması ve düşünceye yoğunlaşması neticesinde zamanın akışını anlayamaz. Çoğu kere, maddî tesirleri haricinde zaman algımız yoktur. Büluğ çağı veya çocukluğu bedenen yaşlanmış bir çok insan açısından “daha dün” gibidir. Ferdin, bir bütün halinde hafızasında depoladığı ve süre biçiminde algıladığı fenomenler haricinde zaman kayıtlarından bağımsız olduğu, her insanın ortak hissidir.

 

Ebu’l Vakt ve İbnü’l Vakt

-Varoluş Gayesine Ermek-

İslâm dini “zaman” mefhumuna müthiş bir ehemmiyet yüklemektedir. Ayetlerden hadislere bir çok yerde “zaman” üzerine geçen bahislere rastlamak mümkün.

Bu vesileyle “zaman” mefhumunun etkilerini tasavvufta da görebiliyoruz. Süleyman ed Dârânî, tasavvufu “vaktin ilmine vakıf olmak” şeklinde açıklamaktadır. Tasavvuf ehli arasında sûfî ve sâfî denilen kimseler vardır. Sûfî, “vaktin oğlu-ibnü’l vakt” manasını taşırken; sâfî, “vaktin babası-ebu’l vakt”dir.

İbnü’l vakt, ânı yaşamaya davet eder ve gerekeni gerektiği yerde yapmak düsturunu icra etmeye çalışır. Bu sebeple geçmiş ve gelecek kaygısı gütmez. Geçmiş ve gelecek kaygısı gütmediği için de hâli-ânı genişletmiş, zamanın fâniliğinin ve oluş sürekliliğinin bilincine varmıştır.

Kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir”…

Ebu’l vakt ise hâle-âna göre değişmez, zamandan etkilenmez; aksine zamanı değiştirir ve zamanı yeniler. “Ben insanı eşya ve hadiseleri zapt ve teshir etsin diye kendime halife olarak yarattım” kutsi hadisinden hareketle varoluş gayesinin, ilâhî memuriyetinin farkında olan ve zamandan kurtulandır…

 

Her Ân Oluş

Varlık her ân yokluğa bürünüp bir sonraki ân tekrar var olurken, her ân “Mutlak Varlık”ın yaratıcılık sıfatı tecelli ediyor. Her ân yeni bir oluş ânı ve şuurlanmak çerçevesinde her ân “varoluş zamanı”… “Varoluş zamanı” derken kasıt, Halk Âlemindeki gölge varlıkların yeniden varolmasından başka olarak ruhî planda varolma…

Bir şeyin “oluş”undan bahsederken gölge varlıkların yalnızca maddî manada belirmesi-ortaya çıkması değil; ruhî planda da tecelli edişi açısından da meseleye bakmaya çalışıyoruz. Salih Mirzabeyoğlu’nun ve Necip Fazıl Kısakürek’in eserlerinde işaret ettiği “kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir” ölçüsüne binâen ferd, maddî âlemden bağımsız olarak içinde yaşadığı kesiksiz hal süresince kendini yenilemek ve ilahî memuriyetinin farkına varmakla mükelleftir. Bir varlık bir yokluk temposunda ilerleyen kâinatta her oluş varlığı meydana getirirken, insan beşer aleminde ete kemiğe bürünmesi ile değil, varoluş gayesini idrak ettiği ölçüde vardır. Her ân ferdin şahsiyet kazanması adına yeniden varoluş zamanıdır. “Temel Meseleler” başlığı altında daha önce ele almış olduğumuz mevzuların her birinin birbiriyle düğümlenerek bir bütünü teşkil ettiğine bu mesele üzerinde de şahit oluyoruz.

Varlık-yokluk temposu içerisinde ferdin her ân kendini gerçekleştirmesinden bahsettiğimizde ise kader mevzuu önümüze çıkıyor. O ân içinde yapmış olduğumuz bir hareket, gelecekte oluşabilecek binlerce ihtimali meydana çıkarabilecek hamle niteliğini alıyor. Bu âleme dair, mümkün/varlığı ihtimal dahilinde olan/olup olmaması eşit olan tanımlaması işte burada kendini gösteriyor.

Ferd ‘keyfiyet’ini oluşta her ân yeniden gerçekleştirir ve hakikatini ararken, kavranamaz olan ‘Mutlak Varlık’a açık olan yol aklın değil, ruhun yoludur, ‘iman’dır. Her ân yeniden gerçekleşen keyfiyetimizin ‘mümkün olma özelliğiyle var’ olması, bizi kader sırrının önüne getirir; ‘otomatizm’ ve ‘içgüdü’ sınırındaki varlıklardan farklı ve ‘şuur sahibi’ varlık olarak, ne yaparsak yapıyoruz, ‘olduğumuz’ kader oluyor.” (5)

Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi” ölçüsü çerçevesinde ferd, her ân kendini arama-kendini gerçekleştirme fiili üzere olmalıdır. Bu arayış, tabiatıyla içerisinde “hakikat”e ulaşma çabasını barındırır. İnsan, “varoluş gayesi”ni gerçekleştirebildiği nisbette vardır…

 

Kaynakça:

1- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım-1993, Sf. 73

2- Salih Mirzabeyoplu, İstikbal İslamındır, İBDA Yayınları, 4. Basım-2014, Sf. 91

3- Salih Mirzabeyoplu, İstikbal İslamındır, İBDA Yayınları, 4. Basım-2014, Sf. 83

4- Necip Fazıl Kısakürek, Mümin Kâfir, Büyük Doğu Yayınları, 13. Basım-2013, Sf. 93

5- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, İBDA Yayınları, 3. Basım-1993, Sf. 67


Aylık Dergisi, Ağustos 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı