Haber Detayı
03 Haziran 2017 - Cumartesi 11:22
 
Yavuz Dizdar: Yeni Rönesans Doğudan Yükselecek
Doç. Dr. Yavuz Dizdar ile tıp ve bilim üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik; Dizdar’ın Yeni Rönesans Hamlesinin Doğudan Yükseleceğini söylediği mülakatı alakayla okuyacağınızı düşünüyoruz.
Söyleşi Haberi
Yavuz Dizdar: Yeni Rönesans Doğudan Yükselecek

Fransız düşünür Emile Boutroux’un ortaya attığı en önemli tezlerden biri ‘Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu’dur. Tabiat kanunlarındaki zorunluluk dahi tartışılırken, insan gibi kendi kendisine dahi hâlen en büyük meçhul olan bir varlık hakkındaki tıbbî genellemeler sizce ne kadar sağlıklıdır?

Herkes elbette kendine göre bir düşünce benimseyip bunu savunmaya çalışır. Boutroux tabiat kanunlarının zorunlu olmadığı düşüncesini ileri sürerken bugünkü bilgi düzeyimize sahip değildi, üstelik insanlar o gün için hakim olan düşüncenin etkisi altında kalırlar. Benim kanaatim ise, tabiat kanunları zorunludur, hatta tabiat en eski anayasalar da bile ayrı bir güç olarak tanımlanır. Bunun istisnası ise ABD Anayasası’dır, ne gariptir ki kurucularının içinde bilim erbabı çok insan olmasına karşılık tabiatı hüküm altına alınacaklar içerisinde kabul ederler. Bu yanlış görünmektedir, dahası tabiat henüz anlamanın yakınına bile yanaşamadığımız kurallar içerisinde çalışır. Bizim kısıtlı algımız ise kısıtlı mantığımız çerçevesinde çıkarımlara gitmeye çalışır. Bu kısıtlı çıkarımlardan en çok kabul görmüş olanı olan Evrim Teorisi bile teoriden öteye geçemez. Çok basit örneklerle açıklamaya çalışayım, mesela virüsler mevcut formlar içinde en basit olanlardan biridir, ama çoğalma için tam bir hücrenin sistemine muhtaçtırlar. Dolayısıyla “önce virüs vardı, bunlardan diğer hücreler gelişti” düşüncesi bir anda boşa düşer, bilakis ikisi birden var olmak zorundadır. Aynı şey proteinlerin sentezinden tutun, sadece otuz bin genin insanı oluşturuyor olması için de geçerlidir, yani insanın kendini açıklayabilmesi açısından DNA ve genler bir şey ifade etmez.

Fakat beri yandan insan da diğer canlılarda gördüğümüz temel biyolojik kurallara tâbidir, bu kurallar canlılarda farklı basamaklarda devreye girer ve her zaman aynı durumla sonuçlanmaz. Biz sadece kuralın var olduğunu algılayabiliriz, oysa kural da başka bir güce tâbidir. Bu anlamda baktığınızda insan başta olmak üzere, Batı biliminin ağır yanılgısıdır, biyolojik sistemler matematikle ifade edilemez, Kartezyen düşünce de çöker. Hatta daha ötesini söyleyelim, insanın varlığı bilinip betimlenemeyebilir, bazı şeyler sadece hissedilir, ama ifadeye dökmek için kelimeler, cümleler yetersiz kalır. Lakin bu aşamaya varmak kolay değildir, hele hele günümüzün bunca çeldirici, düşünce karmaşası yaratan ortamında böyle bir bilinç aşamasına erişmek çok daha zordur.

Bir kişinin sağlık ve hastalık durumuna kanaat getirmek için de aynı kurallar geçerlidir, hekim işinin erbabı ise bunu hisseder, değilse zaten söyleneni uygulayan bir teknisyen düzeyinde kalır. “Söyleyen” günümüzde artık hocası değildir, aslında en önemli bilgileri hasta verir, ama hekimlik mertebesine erişememiş doktorlar hastayı da dinlemez. Bugün tıbba hâkim olan anlayışta tanı ve tedavi seçenekleri, yani “algoritmalar” vardır, belli şikâyet manzumesini bildiren hasta bu seçeneklerden birine yuvarlanmaya çalışılır. Sonrası ise kolaydır, ilk yerleştirme işlemi yapıldıktan sonra hangi tedavi basamakları ve seçeneklerinin izleneceği uluslararası bilimsel kurullar tarafından deklare edilir. Günümüz devasa kongreleri ise bu görevi üstlenir, binlerce fikri olmayan doktoru aynı mekâna toplayıp, ellerindeki tedavi ürünlerini pazarlamaya çalışırlar.

Meselâ adaletin sağlanması noktasında her suçlu ve suç kendi hâl ve makamı üzere değerlendirilerek karar verilir. Aynı şekilde tıbbın da her hasta ve hastalığı kendi hususî hâli, şartları ve makamına göre ele alması gerekmez mi?

Bize tıbba girdiğimizde öğretilen ilk kavramlardan biri “hastalık yok, hasta vardır” olmuştur, tamamen geçerlidir. Her kişi, hasta olsun ya da olmasın kendine özeldir, bu özelliklerinin bir kısmın şahsının tabiatından, bir kısmı ise alışkanlıklarından ve yaşadığı ortamdan kaynaklanır. O nedenle siz asla iki hastayı, tamamen aynı görünseler bile aynı sepetin içine koyup tedavi etmeye çalışamazsınız. Seçenekler hastanın işine göre bile ayarlanmak zorundadır, genel prensip en az zararı yaratacak yolun seçilmesidir, bu zarar sadece biyolojik değil, sosyal konumda da olabilir. Mesela yıllar önce çok sevdiğimiz bir muhabir, sunucu ağabeyimizi gırtlak sorunu nedeniyle tedavi etmeye çalıştık, gırtlağın cerrahi olarak çıkarılması en etkili seçenek olsa bile bunu uygulayamazsınız, aksi takdirde hastanın sosyal varlığı ortadan kaldırılır. Nitekim diğer yolla da çok uzun ve mesleğini yürütebilecek bir sağlık durumuna erişti.

Nitekim sağlık da adalet gibidir, keskin sınırlarla ayırt edemezsiniz, bir olay, hastalık ya da suç vuku bulduğunda bile kendi münferit şartlarında değerlendirilmek zorundadır. Kimseyi “zararlı alışkanlıkları nedeniyle hasta oldu” diyerek ne kınayabilirsiniz ne de tedavi etmeyerek cezalandırabilirsiniz. Hekimin bu nedenle hasta reddetmek gibi bir şansı yoktur, ancak “size iş yüküm nedeniyle gereken ihtimamı gösterememekten korkarım” açıklaması bir mazeret oluşturabilir. Adalet de olayların aslını anlamadan yakıştırmalar ya da kamu baskısı nedeniyle bir sonuca varırsa büyük hata işlemiş olur. Aslında bunlar örnekleriyle bildirilmiştir, mesela Kehf süresi “görünenin ardında bambaşka nedenler olabileceği” uyarısını açıkça ifade eder. O nedenle gerek hekim, gerekse hâkim bildikleri çerçevesinde ama mutlaka hür vicdanla kanaat getirmek zorundadır, doğruya en yakın sonuç ancak bu şekilde elde edilebilir.

Tıp, hukuk ve eğitim hizmetleri hususî olması gerektiği yerde, bugün şehirlerdeki nüfus yığılması dolayısıyla endüstriyelleşme eğilimi gösteriyor. Bu durumun neticesine baktığımızda eğitim, adalet ve sağlık hizmeti nicelik olarak gelişiyorsa da, nitelik olarak geriliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu durum “modern” olduğu düşünülen çağın en büyük sorunudur. Gıda nasıl “standart tat” hayalini gerçekleştirmeye çalışıyorsa, eğitim, tıp ve adalet de standarda bürünmeye çalışıyor. “Standart” bu kadar önemli olsaydı, herkes aynı olurdu, daha doğrusu bu temaşaya da gerek kalmazdı. Oysa öyle değil elbette, herkesin amacı, gereksinimi, geliştirilebilir kapasitesi farklı, ne eğitimi, ne sağlığı ne de adaleti standarda bağlayamazsınız. Aksi doğruysa, yani standarda erişmek bütün işleri çözüyorsa, o zaman bu kurumlara da gerek kalmaz. Standart kavramı o nedenle sadece “asgariyi tutturmak” açısından önemlidir, yani ilkokulu bitiren birinin okuduğunu anlayabilmesi, tıbbı bitiren birinin hastayla görüşme becerisi edinebilmesi gibi temel özellikleri bünyesine katmış olması beklenir. Daha fazlasını hedeflediğinizde ise standart ancak başlangıç noktasıdır.

Batı medeniyetinin “standart hevesi” ise kısmen yeni düşünce geliştirememesinden, kısmen de düşünsel faaliyetler üzerinde de tahakküm kurmak amacından kaynaklanıyor. Zira bir şeyi endüstriyel boyuta getirirseniz, ölçeği büyüttüğünüzde riskinizi artırırsınız, dolayısıyla bu riskin kontrol edilebilir halde tutulması kuralların önceden yerleştirilmiş olmasına bağlıdır. Bu gerekçelerden ilki daha anlaşılabilirdir, yeni düşünce ancak seçenek oluşturabilecek olanakların bulunduğu ortamlarda filizlenebilir. Siz başta bilim olmak üzere hayatın her alanını belli, yani standart kurallar manzumesine bağlarsanız buradan yeni düşünce ortaya çıkaramazsınız, düşüncenin filizlenme biçimi tahakküm altına alınır. Oysa Einstein’ın bence bilinen teorilerinden çok daha iyi saptamaları “hayal etmek bilmekten önemlidir”, “bir düşünce başlangıçta saçma görünmüyorsa ondan yeni bir şey çıkmaz” der. Standart asgarinin belirlenmesi açısından önemlidir, daha geniş tutarsanız kendi gelişiminizi kısıtlarsınız. Bunun tıpta empoze edilmeye çalışılan biçimlerinden biri “kanıta dayalı tıp” kavramıdır. Uygulamada hastanın özelliklerini değil, mevcut veriyi dikkate almayı öğütler, bunca insan ve hastalık çeşitliliğinde karşılığı olamaz, ama yapılacakları daha baştan kontrol altına alır, geleceği ve ticari kaygıyı garanti altına alır. Yeni yaklaşımlar geliştirmek isteyenler “bilimsel olmadıkları yaftasıyla” aforoz edilirken, siz benimsettiğiniz ürün ve yöntemlerin yayılmasını sağlarsınız.

Endüstriyelleşmeden etkilenen bir diğer saha da beslenme. Beslenme ile sağlığımız arasında ne gibi bir münasebet var ve gıdanın sanayileşmesinin sağlığımız üzerindeki etkileri nelerdir?

Beslenme mevcut durumun korunması, hastalığın önlenmesi için anahtar kavramdır. Batı beslenmenin mantığını yanlış yorumladığından işi hijyene bağlar, hijyen için aşırı işlem ya da katkıların kullanılmasını da mubah sayar. Oysa sohbetimizin daha başında söyledik, alemlerin tabi olduğu kurallar manzumesi vardır, siz bunu “uzun raf ömürlü hijyenik gıdaya” indirgeyemezsiniz. Yoğurt doğanın kanunuyla gerçekleşen bir nimettir, tebliğle değişiklikten muaftır. Üstelik bunun bütünü yine konulmuş doğa kanununa tâbidir, yani o yılın ürünü o yıla özgüdür, ısrarla dışına taşmaya çalışırsanız uyum kabiliyetinizi yitirirsiniz. Bunun sonucu elbette hastalıktır. Beslenme tamamen geleneğe tâbidir, becerinizi kullanırsanız lezzeti artırırsınız, ama doğada olmayan basınç işlemini süte uygulamaya kalkarsanız bu süt olmaktan çıkar.

Bu örneklemeye çalıştığımız işlemlerin sadece birkaç endüstriyel gıda ürününde olması sonucu ciddi anlamda etkilemeyebilir, başka gıdalardan da kaynak temin edilir. Ancak endüstri elbette yöntemi diğer ürünlere doğru genişletme eğilimindedir. Bu durumda artık sağlık etkilenir hale gelir, zira basınç ve sıcaklık işlemi belli enerji seviyesinin üstündeki bütün bileşikleri etkiler, örneğin B12 tamamen ortadan kalkar, bu içinde aktif sülfür grubu olan bütün moleküller için geçerlidir.

Yine belki paradoks gibi olacak ama, sanayileşmeden bunca nüfusu beslemek nasıl mümkün olabilir?

Bu kadar okumama rağmen, “bunca nüfusu nasıl besleriz” sorusunun yapay olduğunu söyleyebilirim. Birincisi artan nüfusu beslemek için zaten fazlasıyla tarım alanı mevcuttur, önemli olan bunları işleyebilecek iş gücünü kaybetmemek, hak ettiklerini kazanmalarını sağlamaktır. Ama siz tarımı endüstrileştirdiğinizde yöntem bu işgücünün ortadan kaldırılmasıdır, endüstriyel gıdanın ucuzlayabilmesinin nedeni kimyasalların ve makinelerin kullanımıdır. Örneğin ot ilacını kullanırsanız, ot yolmak için gereken iş gücü ortadan kalkar. Arazilerin birleştirilmesini sağlarsanız, endüstriyel tarıma uygun büyük alanlar elde edersiniz, bu da insansız çalışan traktörlerin kullanılmasını olanaklı kılar. Üretim artmış ve ucuzlamıştır, ama beraberinde kimyasallara bulaşmış, besleyici değerini yitirmiş bir ürün ve işsiz kalmış milyonlarca insan vardır. İşte gıdanın yapay ya da sentetik biçimde ucuzlaması bu işsiz nüfusun sürdürülebilir olması için gereklidir. Lakin bu durum beraberinde sosyal yapıyı bozar, o zaman suç eğilimi de beraberinde artmaya başlar. Bir yandan kazanç gibi görünen ürün artışı, diğer yandan kesin bir kayıpla sonuçlanır. Dolayısıyla aslında gıdanın endüstrileşip ucuzlaması gençlerin işsizliği ve sosyal yapının çözülmesi demektir

Katıldığınız bir televizyon programında, Batı’da müesseseleşme ve uzmanlaşmanın çok fazla yerleştiğinden ve bu sebeple de bütünün göz ardı edildiğinden bahsetmiştiniz. Bu bahsi açar mısınız?

Bilimin gelişmesi kuşkusuz detaylanmasına da neden oldu. Batı bilimi bu bilgi birikiminin üstesinden yeni uzmanlık alanları ortaya çıkartarak gelmeye çalıştı. Yeni uzmanlık alanı ve uzmanlık dallarının gelişmesi kötü bir şey değildir, ancak “ilimin” felsefesine aykırıdır. Zira “ilim” dediğinizde emarelerden yola çıkarak yeni durumun farkına varırız, bu ise alanların bütününe, hem de tasavvuf zemininde hâkim olmanızı gerektirir. Eğer bunu gerçekleştiremezseniz elinizde bilim ve bunun uzmanlık alanları kalır, uzmanlar yaptıkları işi layıkıyla ifa ederler, ama genele hâkim olmadıkları için yeni görüş geliştirmeleri mümkün olmaz. Bunlar uzmanlıklarının doruğuna eriştiklerinde aslında beraberinde çok iyi teknisyenlere dönüşürler. Dahası varlıklarına zemin hazırlayan akademi, onların oyun alanını da saptar, zaten uzmanlaşmanın anlamı budur, onlara işlerini yapmaları için gerekli ilaç ya da teknik malzemeyi de temin eder. Bu bir kısır döngüdür, sarmal kendi içine kapanmaya, kendi dar sınırlarında yalpalamaya başlar.

İnsan varlığı gereği içine doğduğu ya da düştüğü dünyayı bilemez, algı ister istemez kısıtlıdır. Düşününüz ki bin yıllarca dünyanın düz olduğu, evrenin merkezi olduğu düşünüldü, demek ki algı kısıtlılığını aşmak o kadar kolay değil, bunu ancak alanların bütününe hâkim olursanız gerçekleştirebilirsiniz. Nitekim ister Arabi’ye, ister Da Vinci’ye bakın, hepsinin ortak özellikleri neredeyse her alanda faaliyet göstermiş olmalarıdır. Merak merakı, o da ilmi, aydınlanmayı doğurur. İşte bunun uzmanlaşmayla yapılması mümkün değildir.

Batı, Rönesans’ı eski Yunan’ı yeniden keşfederek gerçekleştirdi. Peki, bizim kaybettiğimiz neyi yeniden keşfetmemiz gerekiyor ki, kendi Rönesansımızı gerçekleştirebilelim?

Rönesans’ın Eski Yunan’ın yeniden keşfiyle gerçekleştirildiği aslında tartışmalıdır, Akdeniz - Orta Doğu hattındaki bilgilerin yeniden okunması desek daha doğru olur, zira Horasan’dan Mısır’a dek uzanan bir bilgiler bütününün yeniden okunabilmesi anlamını taşır. İstanbul’un Osmanlı’ya geçmesinin bunda önemli bir etken olduğu görüşü bize orta okul yıllarımızda anlatıldığında doğrusu biraz gülümsemiştik ama, bunun da doğru olduğunu yakın zamanda biraz şaşırarak fark ettik. Burada elbette Fatih’in sıra dışı eğitimi, Latince de dâhil pek çok dile hâkim olması, ama en önemlisi ilime verdiği önem belirleyicidir. Fatih aslında Roma’nın da son imparatorudur, na’şı bile Roma imparatorluğu mezarlığının (nekropolis) taşınarak üzerine kurulan Fatih Camii’nde yer alır. Ancak Fatih Osmanlı’nın imparatorluğa genişlemesine esas olan gücünü Orta Doğu coğrafyasından İstanbul’a davet ettiği ilim camiasından alır, külliyeleri kurar. Merkez hiç değişmez, bugün İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki kampusudur, sınırları hep aynı kalmıştır. Velhasıl ilişkiler de kopmaz, bunu Leonardo Da Vinci’nin Haliç’e köprü planlamasından da anlıyoruz.

Rönesans düşüncesi bir yeniden doğuştur, aslında var olan bilgilerin daha doğru biçimde yeniden okunmasından kaynaklanır. On beşinci yüzyılda ortaya çıkan Rönesans yanmış İskenderiye kütüphanesi külliyatının yeniden okunması gibidir, ortaya konan görüşlerin çoğu zaten bilinmektedir. Ne var ki bundan kısa bir süre sonra Kartezyen düşünce de doğar, yani doğanın ve insanın bir makine biçimi olduğu sanrısına kapılırlar. Bin sekiz yüzlerde basılmış anatomi kitapları bile organları “cihaz” (aparat) olarak adlandırmıştır. Bu bakış açısı insanı her şeyin hakimi olarak empoze eder, nihayetinde de hatalı bir evrim algısıyla sonuçlanır. İşte günümüz bilimi bunun sonucunda ortaya çıkar, bütünü görme becerisini tamamen yitirir, bilakis moleküler biyoloji gibi alanlarla giderek daha fazla detaya girmeye çalışır. Oysa bir büyük mimarinin sadece taşları inceleyerek tasviri mümkün değildir.

Benim yeni Rönesans düşüncem de buradan kaynaklanmaktadır. Tıp aslında bir tasvir sanatı olan anatomideki anlamsal bütünlüğünü maalesef yakalayamamıştır. Oysa bir ceninin gelişme aşamaları bile bize var oluş ve anlamı konusunda çok daha fazlasını söyler. Bütün mesele bunların yeniden okunup bir anlam bütünlüğüne getirilmesidir, bu da mümkün görünmektedir.

Böyle bir Rönesans ise ancak doğu coğrafyasından çıkar, zira doğurgan olan doğu coğrafyasıdır. Biz uygarlığın batıya gittikçe arttığını sanırız, batıya gittikçe artan şey uygarlık değil düzendir. Her şey bir kurallar manzumesine bağlıdır, siz bunları aşamazsınız. Amerika bu anlamda aslında “deneysel” bir ülkedir, sonradan kurma ülkeler anayasalarını diğerlerinden devşirerek yaparken, yapılmış hataları da dikkate alırlar. Oysa o hatalar beraberinde düşünce doğurganlığını artıran unsurlardır, siz bunları tamamen engellerseniz her şeyin kurallara bağlı olduğu ortam insanların çözüm üretme becerilerini kısıtlar, aptallaştırır. Tam da bu nedenle Rönesans düşüncesi ancak doğu coğrafyasından filizlenebilir, burada farklı düşünüp anlık çözümler bulma, yan yollar açma kabiliyeti hala çok yüksektir. Doğu coğrafyasının tek kusuru, yine aynı zekâ kıvraklığının dezavantajı olan organize olamama halidir. Oysa gerçek dünya senaryosuna bakıldığında organize olmayı başarabilen sayıca az güruh, organize olmayı başaramayan kıvrak zekâlıları alt eder. Batının üstünlüğü budur, ama Rönesans doğurganlığı hep doğuya aittir.

Aylık Dergisi 152. Sayı, Mayıs 2017

Kaynak: Editör:
Etiketler: Yavuz, Dizdar:, Yeni, Rönesans, Doğudan, Yükselecek,
Yorumlar
Haber Yazılımı