Haber Detayı
08 Ekim 2018 - Pazartesi 10:08
 
Yemek - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Belki de içinde bulunduğumuz zamanın gerçeği buydu. Yıprattığımız değerlerin bizi düşürdüğü hâlin bile farkında olmadan yaşamak...
Edebiyat Haberi
Yemek - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Bahar mevsiminin ikindi vaktine göre sıcak bir gündü. Yaz yakındı ama hava eyyam-ı bahur gelmiş gibi sıcak ve nemliydi. Gölgelere sığınmış insanlar, büyük bahçenin dört bir köşesinde beyaz örtüler serilmiş masalar etrafında oturuyor, kimi sessizce, kimi hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Bahçe ne kadar büyük olsa da kalabalık insan topluluğu oraya zor sığmış gibi görünüyordu. Bahçe herhangi bir müdahale olmaksızın kendi kendine bitmiş yemyeşil otlarla örtülüydü. Yine de kendine has bir düzen ve güzellikle çevriliydi. Bahçede her çeşit meyve ağacı vardı. Bahçeye hâkim olan koku da, yeşilin her çeşidinin yer aldığı insanı rahatlatan ıtırlı bir kokuydu.

 

Vakit bir fanus içinde hapsedilip saklanacak ve her arzu edildiğinde, ferahlamak istendiğinde, huşu ile seyredilecek kadar güzel bir ikindi vaktiydi. Ufukta gökyüzü kıpkızıl bir renge bürünmüştü. Bahçedeki hiçbir göz bu gelip geçen şaheser çapındaki güzelliğin farkında değildi. Her birinin farklı farklı sebebleri vardı fakat belki de mekânın ve zamanın da kendini insana bir şekilde duyurma gücü olduğundan, kendilerini saran bu ânın tesiri altındaydılar.

 

Sessizlik yavaş yavaş dğılıyordu... Sessizlik vardı, çünkü az önce bu evden bir cenaze kalkmıştı.

 

Bahçede hemen her çeşid meyvenin bir ağacı vardı; tam ortadaki ağaç ise kiraz ağacıydı.  Gölgesine sığınmış olanların sohbetlerine de ev sahibliği yapıyordu. Ağacın altındaki masaya yeni oturanla beraber sekiz kişi oldular. İçlerinden biri, konuşulanları bastonuna çenesini dayayarak dinleyecek kadar ihtiyardı. Hemen yanı başındakinin de yaşı ondan daha genç, fakat masadaki diğer herkesten yaşlıydı. Erken kaybettiği dişlerinin yerine kullandığı damaklı takma dişlerini geveler gibi ağzında dolaştırdığından dolayı olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Tam karşılarında askerlik çağında üç delikanlı vardı. Biri üniversite talebesi, diğeri okul kaçkını ve bir diğeri ise liseden sonra çalışmayı yeğlemiş bir oto tamircisiydi. Orta yaşlı diğer üç kişi sohbeti epey koyultmuşa benziyordu. Masadaki herkes birbirini tanıyordu. Bazıları akraba, bazıları yakın komşuydular. Arada bir, birinin aklına bir şey düşünce diğerine soruyor ve bu umumiyetle kendisinin uzun süre görmediği ortak bir tanıdıklarını sormak şeklinde oluyordu.

 

Şu ân orada bulunma sebebleri haricinde her şeyi konuşuyorlardı. Belki de bu durum onları bir yönüyle tedirgin eden, elem verici bir şeydi ve mevzuu hatırlamak ve birbirlerine hatırlatmak yerine bu mevzudan bahsetmemeyi yeğliyor gibiydiler. Artık fısıltılar sesli konuşmalara dönüşmüştü. Ne konuşulduğunu duymak için kimsenin yanına sokulmanıza gerek yoktu.

 

Bastonlu ihtiyar, hemen yanı başında olan takma dişli dostuna arsa işini ne yaptığını sordu. O da anlatmaya başladı. Arsanın değerinin ileride ne durumda olacağına dair tahminlerini de ilâve ederek uzun bir konuşmanın girizgâhını yapmış oldu. Bastonlu yaşlı adam, ihtiyarlara has o hafif başını sallayışıyla onu dinlediğini belli etmeye çalışıyordu. Gençler de kafa kafaya vermiş, son oynanan büyük maçı tartışıyorlardı. Ne zaman konuşmalarındaki hararet yükselse hemen başlarını kaldırıp etraflarına bakıyor ve seslerini alçaltarak konuşmaya devam ediyorlardı. Her birinin ayrı bir takım tutması anlaşamayacaklarının işaretiydi. Zaten anlaşmak için de konuşmuyorlardı. Kendi iradesi olmayan yuvarlak bir şeyin insanlara bu kadar derinden tesir edebilmesinin altında yatan sebebin, insanların anlaşabilecekleri şeyleri bulmak ve çözmek yerine zaten anlaşamayacakları açık mevzular için başka şeyleri bahane etmelerine benziyor. Spor… Artık futbol için en az söylenebilecek şey bu herhalde… Delikanlılar için şu ân başka bir dünya yok gibiydi.

 

Bahçenin dört bir yanında spordan siyasete hemen her şey konuşuluyordu. Orada bulunma sebeblerinin dışında tabii. Kimsenin şikâyetçi olduğu da yoktu. Arada bir, küçük bir çocuğun sesi fazla yükselecek olsa, büyükler ona böyle bir yerde bu kadar ses yapmanın ne kadar ayıp olduğunu ima eden mânidar bir parmak işaretiyle susmasını söylüyorlardı. Ama bahçedeki bütün konuşmalardan yayılan ses ve uğultu, kızılan seslerden çok daha rahatsız ediciydi.

 

Yemekler gençler tarafından geniş tepsiler üzerinde masalara dağıtılmaya başlamıştı. Konuşmalar, yemekler masalara dağıtılırken kısa bir süre kesilse de aynen kaldığı yerden devam ediyordu. Bir süre sonra alışkanlığın getirdiği cesaretle konuşmalar açıktan yapılmaya başlanmıştı. Artık herhangi bir mekândaki ahbablar buluşmasından farksız olan bir ortama dönüşmüştü.

 

Orta yaşlı adamlardan saçları kırlaşmaya başlamış olan, pilavlarını kaşıklayan diğer bütün herkese hitaben, “Hayli borcu varmış!” dedi. Başlar ona dönüp sözünü tamamlamasını beklerken, bastonlu ihtiyar nefesi kesiliyormuş gibi, “Kimiiin?” diye sordu.

 

Şu ân yemeğini yedikleri adam hakkında konuşulduğunu herkes biliyordu. Gençlerden biri ne kadar borcu olduğunu sordu, adamın söylediği parayı duyduklarında kimse böyle bir borç olabileceğine ihtimal vermedi. Adam anlatmaya başladı; bu basit esnaf borcu değildi. Rahmetli büyük bir teşebbüste bulunarak yepyeni bir ticari işe girişmeye karar vermiş, fakat işler yolunda gitmeyince iflas etmiş. Adamın bu anlattıklarına itiraz eden olmadı, çünkü buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı.  Gençlerden biri,

“Vayy, ne kadar kötü bir miras,” dedi.

 

İkinci ihtiyar,

“Merak etmeyin, memlekette ailesinin büyük arazileri var, o borçtan bir şey olmaz.” dedi

 

“Olmaz mı, dayı! Sen rakamı duymadın galiba.” dedi aynı genç.

 

Borç olduğu söylenen para ile neler alınabileceği hesablanmaya başladı. Böylece rakamla isbat edilemeyen büyüklük maddi şeylerle kıyas edilerek anlatılmaya çalışılıyordu. Gençlerden biri ağzından kaçırır gibi, “Ulan yaşarken kimseye bir şey koklatmadı!” dedi. Hemen yanındaki onu dirseği ile dürterek, “Sana ne koklatsın, ahbabı mısın, erbabı mısın?”  bu sözlere yılışıkça bir gülüşle karşılık geldi.

 

Bahçenin en uzak köşelerinden birinde, hanımlar, kendilerine ayrılmış olan masalardan birinde sesleri duyulmasa da çok bariz bir şekilde birbirlerine bir şeyler gösteriyor, hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Nihayet bir kadın diğerinin etek ucunu tutarak diğerine gösterince bir entari tartışması olduğu anlaşıldı. Belli ki gördükleri elbisenin desenini beğenmişlerdi.

 

Eve yakın bir yerde beton bir zeminin üzerine konulmuş olan masanın başında oturanların hem hâllerinden, hem de etraflarındakilerin devamlı onların ellerini sıkmalarından dolayı cenaze sahibi oldukları belli oluyordu. Ne kadar üzgün olurlarsa olsunlar, o me’yus çehreleri ile kendilerini yalnız bırakmayan insanlara karşı metin görünmeye çalışıyorlardı. Bu gibi durumlarda böyle insanlar her türlü lafı işitmeye, her türlü insanla karşılaşmaya hazır bir çehre ile beklerlerdi. Fakat bazı insanlar vardır ki, onlara karşı herhangi bir hazırlığınız olamaz. Kendilerini bulundukları çevre ve mekân içinde bir şekilde belli ederler ve bunun için hususi bir gayretleri de yoktur. Tabiatlarını sergilemeleri oradaki tuhaflığın oluşması için yeterlidir.

 

İnsanlar sıra ile cenaze ve ev sahiblerinin ellerini sıkar ve ölen için rahmet ve dua ederlerken, sıradaki en şen görünümlü adam, hararetle sıranın kendisine gelmesini bekler gibi sabırsız bir çehre ile bekliyordu. Sıra kendisine gelince cenaze sahibinin elini “Vayyy, dostum. Allah rahmet eyleye…” diyerek kurban pazarlığı yapar gibi sıktı ve sallamaya başladı. Arada bir de pat, pat adamın sırtına vuruyordu. Sanki ölen için adamı tebrik ediyordu.

 

“Ölümlü dünya, hiçbirimize kalmayacak, işte rahmetliye de kalmadı!” Diyerek manzarayı tam olarak anlatan sözlerini söyledi. Aslında bu adam oradakiler adına konuşuyor gibiydi. Neyse ki aklı hâlâ başında kalmış biri çıkıp, onu kolundan tutarak matem içindeki masadan uzaklaştırdı. Fakat çok uzağa da götüremedi. Hemen yan masaya oturan patron edalı, göbekli bu adam, “rahmetlik” dediği ölen ahbabı ile alakalı hatıralarını anlatmaya başladı. Sesi de gürdü, ister istemez herkes duyuyordu. Arada bir kendini tasdik ettirmek için cenaze sahibi dâhil etrafındakileri de “hatırladın mı, amca, dayı…” diyerek kendine şahidlik ettirmeye çalışıyordu. Önüne bir tabak etli pilav konunca susar gibi oldu. Ama yemek onun sadece hızını kesmişti, konuşmaya devam etti. Derken bir bağrış... İki çocuk birbiri ile kavga ediyordu, onları uyaran büyüklerinin de sesi yükselince tam bir vaveyla koptu. Böyle durumlarda hemen yatıştırılan ortalık bunun gibi hadiseleri hemen unutturur, fakat bu defa herhangi bir yerdeymişler gibi mevzu uzadı. Bahçede bulunan diğer insanlar da bir süre bu hadiseyi takib ettikten sonra kendi konuşmalarına döndüler.

 

Burada ne olduğunu bilmeyen biri bahçeye girdiğinde karşılaştığı manzaradan dolayı bir düğüne katıldığına yemin edebilirdi. Belki de içinde bulunduğumuz zamanın gerçeği buydu. Yıprattığımız değerlerin bizi düşürdüğü hâlin bile farkında olmadan yaşamak...

 

İhtiyar bir ses, nazlı bir eda ile Kur’an okumaya başlayınca bahçeyi kaplayan bütün sesler birer ikişer susmaya ve bu ilâhi sözlere kulak vermeye başladı. Bahçede her şey kısa bir süreliğine de olsa aslına inkılâb etmiş gibi bir havaya bürünmüştü.

 

Aylık Dergisi 168. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Yemek, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı