Haber Detayı
01 Ağustos 2014 - Cuma 14:36
 
Zaman ve Şuur Bahsi Üzerine - Fatih Turplu
Kültür&Medeniyet Haberi
Zaman ve Şuur Bahsi Üzerine - Fatih Turplu

Kültür Davamız eserindeki "zaman ve şuur" bahsi üzerine...

Zaman ve şuur... İkisi de birbirinden çetrefilli meseleler. Bizim bu yazı boyunca söylediklerimiz büyük ihtimalle şahsî kanaatimizden öte gitmeyecek; öyle de olmalı zaten. Başkasının fikrini öğrenmek için başkasının kanaatlerine bakmalıdır. Söyleyen kim ise, söylediği şahsî kanaatidir. Nitekim "ifade, ifade edilenin aynıdır" denmiştir. Burada üzerinde durulması gereken, o kanaatlerin hakikate ne kadar uygun düştüğünü bilmek ve bulmak olmalıdır. Hakikatin bize göre değil bizim hakikate göre davranmamız gerektiği meselesi… Şimdi burada iki mesele ortaya çıktı. İlki, şahsî görüş'ün, ferdiyetin kendine has biçimi, şuurlu bir varlık olarak insanın "kendi" şuuru ile ortaya koydukları; ikincisi ise, ileriye sürdüğü fikirleri kendi zamanı içinde yaşarken o zamanın kayıtları içerisinden, bulunduğu iş üzerinden görmesi.

Zaman'ın üzerine söz söylenerek anlatılabilecek bir mefhum olmaması hakikatini ve şuur'un bizim onu telaffuz ettiğimizde dahî onu yine şuurumuz ile telaffuz etmemize nazaran (tıpkı zaman gibi) kolayca yakalanabilir, biçilip bir torbaya atılabilir olmadığı gerçeğini en başa alarak bir şeyler söylemek. Maksadımız bu... Tabiî ki söylediklerimizin, bir şeyler söylemekten kaçınmaya şirinevler escort dâir olmadığını, aksine, koca koca filozofların içinden çıkamadığı meseleler üzerine çekinmeden gitmek olduğunu da ekleyelim. Tek, söylediklerimiz, iki ana hususa dâir bizi beslesin; birincisi, bütün faaliyetlerimizdeki temel meselenin, ister farkında olalım (şuur) isterse hiç fark etmeyelim (şuursuz) kendi varoluş yolculuğumuza dâir bir hamle olduğu gerçekliği; ikincisi ise, bütün fikir va'zeden bir mütefekkir'in eserinde ele aldığı bu mesele etrafında yahut bizzat meselenin üzerinde olmak (zaman). Yani günümüzün-zamanın önemli bir meselesi.

 

Zaman ve şuur hakkında bir incelik

Salih Mirzabeyoğlu, mevzu bahis başlığın ilk bölümünde zaman'ın kolayca tarif edilebilir bir mefhum olmamasına nazaran tarif ve görüşlerini aktardıktan sonra "burada bir incelik var" (1) diyerek şu hususlara dikkat çeker:

 " 'Oluş'ta varlıkları var kılan keyfiyet, imkan ve ihtimallere açılış olarak gerçekleşmeden önce 'mümkün-imkan'ı ifade eden bir şeydir ki, 'oluş' sayesinde şimdiden mevcuta dönüşmektedir; keyfiyetin varlıkta ifadesi... Zaman her 'oluş'un içinde ve o 'oluş'un ölçüsüyle -ölçü zamanıyla- ölçülüyor, fakat bütün 'oluş' kendinde; zamanda keyfiyet ve muhteva, mekânda sembol ve süre". ... (2)

Bu mevzuya bitişik olarak ise "şuurun sadece ‘ben şuuru’ değil aynı zamanda 'Âlemde şuur' olması, şuurlanma keyfiyetinin 'sosyal çevre' ve 'tabii çevre' alâkası içinde ele alınmasını gerektirir ki, bu hâlde de 'şuur' keyfiyeti 'zaman-mekân' birliğindeki 'oluş'tan önce mevcut bulunmayan ve hakikati ancak 'çevre' hakikati anlaşılarak belirtilebilecek bir mahiyet arzeder. Burada ortaya çıkan bahçelievler escort mesele 'keyfiyetin mi önce olduğu,  yoksa oluşun mu; Âlemde varlığın mı önce olduğu, yoksa oluşun mu?' meselesidir." (3) dediği satırların altını çizelim. Dikkat çekilen hususlar bizi yine eserde işaret edilen "varlık ve oluş" meselesinin önüne getiriyor.

 

Varlık, Oluş ve Zaman

"Varlık" dediğimizde kastettiğimiz nedir? Maddî nesneler mi yahut zihinde olanlar mı? Elbette "ikisi de!" diye bir cevab alacağımız bellidir. Peki ya varlığın kendisi? Çünkü "varlık" dediğimizde onu ifâde etmek için kullandığımız harfler ve o harflerden oluşan bir kelimeden daha başka bir şeyi kastettiğimiz açıktır. Hoş, bu durum kelimelerle ifade ettiğimiz her bir şey için böyledir. Demek ki, ifade ettiğimiz şeyler belli bir kalıba sokup aktarmak istediğimiz şeylerdir; o harf ve kelimelerin kendisi değil. Bu noktada şunu söyleyelim: "varlık" dediğimizde, biz, var olan başka şeylerden, mefhumlardan yola çıkarak başka bir şeyi kastediyoruz. Kastederken kullandıklarımız kastettiğimizin kendisi değil; fakat kastettiğimize işaret ettiğinden dolayı "ondan" olanlar. Onunla alakası olanlar. Kastettiğimize nisbetle varolanlar yahut varsaydıklarımız. Öyleyse suâlimizi biraz daha daraltalım: "Varlık"ın kendisi ne? Mesela "hareket" gibi yahut "hizâ" gibi. Hizâ'yı tarif edebiliriz ama müşahhas olarak göstermeye kalktığımızda gördüğümüz nesne yahut başka şeylerin düzeninden doğan bir histir sadece; tarif ve tesbit esnasında elle tutulur olanlardan daha başkadır ve tutulamazdır.

Balzac'ın “Tılsımlı Deri” isimli eserindeki bir karakter olan “matematikçi Planchette” bugün bütün ilmin ancak bir nesnenin diğer bir nesneyi etkilediğini bulabildiğini fakat aradaki etkiyi meydana getiren "hareket"i bulamadıklarını, hareketin kendisini bulamadıklarını söyleyerek çırpınır. Hareket'in kendisi nerededir? Herhangi bir hareketi meydana getiren sebebler zincirini sıralamakla yorulmayalım; burada aradığımız, hareketin kendisinin varlığıdır. Şimdi suâlimize tekrar dönelim: Varlık’ın kendisi ne? Demek ki, bizim varolan olarak kabul ettiğimiz her nesne ve şey ancak bir başka varlığın varlığıyla var; çünkü evimizde kullandığımız bir elektrik süpürgesinin "var”lığının peşine düşsek, onun varlığını her zaman başka nesne yahut insanlarla, yani başka "varlık"lara nisbetle anlatacağız.

Cevabını bulamasak da bu suâl ve ardından yürüttüğümüz fikirler bize hiç olmazsa "varlık" dediğimizde varlığın bizzat kendisine doğru bakmamız gerektiğini ilhâm edecek.

 Şu sebeble ki, saydığımız her şeyden tecrit ede ede gidersek varacağımız yer -o da mükemmel bir kafa yapısına sahipsek- en çok Rousseau'nun vardığı yere, yani insanın demiri eritmeyi nasıl bulduğunu anlattığı ve anlattığına kendisinin de inanmadığı ve “olsa olsa böyle olmuştır" deyip kestirip attığı yere varırız: "Yanardağlardan gelen lavlar demire tesadüf etti ve insan demirin eritilmesi gerektiği fikrine vardı" meâlinde bir çocuk uydurmasına benzer "tesadüf" tesbitine… Bunu Big-Bang'a da uyarlayabiliriz; yani açıklayamadığını illâ bir sebebe bağlamak zorunluluğuna ki, anlayan için bu bile bir rûhî ukdedir esasında! Yani, Salih Mirzabeyoğlu'nun "maddeci görüş de çabasını rûhî sâiklere dayandırıyor esasında" teşhisi…

(Biz "bağlı" bir fikirden yola çıkarak hareket ettiğimiz için çok talihliyiz; çözmemiz gereken her şey ve esasında çözüm yolları bizim için anlatılmış bir şekilde varlar. Doğu'nun Batı karşısındaki zaafı bir yönüyle de insânîdir; Batı gibi vahşî bir psikolocya içinde olmadığımız için binlerce insanı bir anda katledecek bir ilmî keşif yapamayız-yapmayız. Tabiatımız insânî olduğu için böyle bir düşünce biçimi üzerinde yıllarca kafa patlatmak yerine uğraştıklarımız gelecek nesiller için kalıcı ve insanî mesele ve eserler üzerindedir. Vahşî Batı'nın bütün talihi(!) de burada; ele geçirmek için her yol mübah olduktan sonra alçalabildiğin kadar alçal; bir sınırı yok ki? Tabiî ki, elimizdeki kıymetli elması koruyup kollamanın şartlarından uzak düşmek insânî vasıflara ters değil; en büyük bir başka zaaf!)

"Söz odur ki Lebid'in söylediği: Allah'tan başka her şey bâtıl" Hadîs-i Şerif’ini hatırlayalım. "Mutlak varlık" Allah… Varlığını bizim tam olarak kavrayamayacağımız varlık. Varlığını, her şeyden tenzih ettiğimiz yaratıcı. Büyükler, tenzihinden de tenzih ederler… İnsan, Allah’ın kulu; Allah’ın yarattığı, yeryüzündeki halifesi. Salih Mirzabeyoğlu’nun Konfüçyus’un bir şiirinden mülhem anlattığı Bodler’in mısralarına düştüğü şerh, âlemdeki durumumuzu ne güzel izâh eder. Mısra şu: “Yeryüzüne sürülmüş yuhalar içinde”… Cennetten sürülen insanı anlatıyor. Şimdi mevzumuza gelirsek; insanın şuurlu-düşünen bir varlık olması, onu diğer varlıklardan ayırıyor. Diğer varlıklardan ayrı olmasının uç noktası da “hakikat-i ferdiyye” bahsinde  “tek ferdin hakikati”, yani Allah Resûlü… Bütün kainat, Allah’ın habibine söylediği “levlâke levlâk lemâ halaktül eflak” sırrında. Yani, Allah Resûlü hariç hiçbir insanın kendi nefsinde en ufak bir kibre yer bırakmayacak şekilde bütün herkes o var diye var. “Her şey” de diyebiliriz; çünkü yaratıcının varlığının tenzih edilmesi gerektiğini yukarıda söyledik. Yani, bütün kâinat “o değil ondan” sırrı içinde; buna direkt bağlı bir husus olarak ekleyelim ki büyükler, velî’ler temsil ettikleri makamdan ötürü “o değil ondan sırrı” içinde en büyük hürmet gösterilmesi gerekenler.

Şimdi, “varlık ve oluş” meselesine dönelim. Mirzabeyoğlu’nun da altını çizdiği bir husus olarak varlık olmadan oluş’tan, ama oluş olmadan da varlık’tan bahsedilemiyor. Bir şeyin oluşunun gerçekleşmesi için varolması, varolması için ise oluş’un gerçekleşmesi gerekiyor. Böyle bir iç içelik. İnsan için zamanın devreye girdiği yer de galiba burası? Çünkü zaman bir varlık-yokluk temposunda ilerliyor. Buna döneceğiz. Burada varlık ve oluş bahsine dâir şunu hatırlatmak gerekiyor, Mirzabeyoğlu’nun dikkat çektiği husus: “her şey varlığında türünün özelliğini gösterici, türünün ‘keyfiyet’ini gösterici…” deyip, bundan mütevellit ise “her şey kendi ‘oluş’u içinde.” der. (4)

İnsan’ın diğer varlıklara göre şuurlu bir varlık olduğunu söylemiştik; öyleyse “türünün keyfiyeti” bakımından oluş’unu, varoluşunu tamamlamak için dünyaya gönderildiğinin (yukarıda dünyaya gönderilişine atıf yapmıştık) tekrar altını çizelim.

Yani insanın özü, ruhu onu insan yapan şeyin kendisi… Oluş keyfiyetten sonra; burada da hatırımıza gelen istidat davası…

Zaman ve Şuur üzerine…

Zaman’ın elle tutulur gözle görülür bir yanı olmadığını herkes söyler ama Üstad Necip Fazıl’ın dediğiyle “aslında zamandan başka bir şey olmayan hayat”ın içinde onu göremiyor oluşumuz tuhaf! “Göremiyor oluşumuz” dediğimizdeki “oluş” göremiyor olduğumuza dâir bir hamledir, çabadır; o çabadan çıkaramadığımız neticeyi anlatan bir ifâde! Böyle söylememizin sebebi, insanın her an bir oluş içinde olmasına dâir. Çünkü –kendisi- zorunlu varlık… Salih Mirzabeyoğlu zaman için “oluşun ahenk ifadesi diyebiliriz” diyor… Şuurumuza-ruhumuza aid;  yani Üstad’ın ifadesiyle “ruhumuzda esrarlı bir şey”…

Zamanı yakalamak için böldüğümüz-parçaladığımız “zaman” bizler ancak belirli işlerin vakitlerini belirlemek için, onu kendisi olmayan statik ama kendi içinde ayrıca akıcı bir mahalde kullanıyoruz. Yani kısıtlıyoruz… Oysa zaman, bir nevi kesiksizliği ile böyle bir inhisârı kendinde kabul etmez. Saate bölüp üzerinde yakaladığımız, bizim ona bir öncelik sonralık tanıdığımız bir zaman aralığıdır. Bu açıdan şu an kullandığımız zaman birimlerinin ilk başladığı zamana dönersek, bunun esasında tutulamayan bir şeyi tutarak ve onun üzerinden belirli bir düzen oluşturma çabasına dayandığını görürüz. Takvim gibi… Oysa takvimler, saatler kendi kendilerinde zamanı tutucu, gösterici değildir ve esasında Hz. İsa’nın doğumu yahut Hazreti Ali’nin teklifi ile Hicret’in başlangıç kabul edilmesi gibi hâdiselere, şahıslara, insanlara dayanır. İnsan’ın şuurlu bir varlık olması, Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle ‘zamanî varlık’ olması bu mevzuda esastır.

Bu esnada hatırlara “izafiyet” gelebilir. Çoğu zaman ve hâdisede bir çok iş hususunda hemencecik “izafiyet” addederiz ki bu doğrudur. Einstein’ın, sıcak bir soba üzerine az bir zaman aralığı müddetince oturan adamın bu vakti “uzun” olarak görmesiyle, güzel bir kadın ile uzunca bir sohbet eden adamın bu vaktin çok kısıtlı olduğunu savunmasını anlatarak da izah ettiği teori. Zamanın izafiliğinin yanı sıra ona bakan şuur’u burada gözden kaçırmamak lazım. İnsan, hayvandan farklı olarak fert-toplum gibi bir meselesi olan ve varoluşunu sorgulayan bir varlık. Bu sorgulamayı da şuuru ile yapıyor. Hani “aykırı” işler yapanlar için şöyle bir ifâde kullanırız ya “şuursuz”; şimdi bu ifadenin tam tersi mânâsıyla “şuurlu” varlık olarak insan diğer varlıklardan kendi ayrımını bir bakıma “zaman” ile yapıyor. O halde ruh-şuur, yahut şuur-zaman diye yerine göre nitelemek yanlış değil. Eşyanın “mahiyeti yokluk olan varlık” olarak tarifine ve hayvanların şuursuz oluşuna nazaran insan, “o değil ondan sırrı” içinde bir nevî “gölge varlık”tır. Burada “insan” diye tekil bir kelime kullanışımızın altını çizelim; çünkü daha evvel ifâde ettiğimiz gibi bütün insanlık kadrosu tek bir insan var diye yaratıldı; başkası için. İnsanın başkası için varolduğu hakikati nisbet olarak alınırsa, geri kalan bütün hakikatleri ona nisbetle düzenleme zorunluluğu gerekir. Kaldı ki, zaten “zorunlu varlık” olan insanın böyle bir düzen ihtiyacı mutlaka olmak zorundadır. Yoksa ister-istemez doğan ve neticede ister –istemez ölen bu “varlık”ın kafasına göre yaşamasından daha absürt bir şey olamaz. Nitekim Üstad Necip Fazıl bir şiirinde “Alemin küfre göre hem başı hem sonu hiç/ iki hiç arasında varlık olur mu hiç?” diyerek bir çırpıda koca koca felsefî doktrinleri çelip atar.

Burada söylenmesi gereken ve yeri gelen husus, insanın, “bildiren olmasa bilemeyeceği” hususu. Nitekim Rousseau bahsinde buna bir misal vermiştik…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın

“Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında”

Dediği mısralar zaman’ı anlatmakta pek mahirdir. Bir varlık-yokluk temposu içinde ilerleyen ve bizim sanki arasında böyle bir ayrım yokmuş “gibi” zannettiğimiz akış… Filmin kare kare fotoğraflardan oluşması gibi.

Üstad Necip Fazıl’ın tiyatroyu tarif ederken söylediği şu bahsi zaman ile alâkasından dolayı sizlerle paylaşalım:

“Aslında zamandan başka bir şey olmayan hayat, hangi mekân içinde akarsa aksın, onu belli başlı anlarıyle, üstüne böyle bir mikâp atarak tutabilirsiniz. Zaten her hâdisenin üstünde, ressamın kurşun kalemiyle çizip sonradan sildiği bölüm çizgileri gibi, böyle bir görünmez mikâp vardır. Onu görünür hâle getirmek, içindeki hâdiseyi tutmaktır. Kemmiyet sürüsünden çıkarmak, silinmekten kurtarmak, süzmek, özleştirmek…” (Tohum – Necip Fazıl)

Eşya ve hâdiseler karşısında “zamanın” ruhu neyi gerektiriyorsa öyle davranmak, yani İslâma nisbetle aslını-esasını gösterici olmak da zamanı yakalamak olarak tarif edilebilir.

Üstad Necip Fazıl’ın “Çile” isimli eserinde geçen ve 1983’te yazdığı son şiiri olan “Zehir” isimli şiiri varlık, yokluk, zaman, zamanın izâfiliği, hayat ve insana dâir bir çok meseleyi özleştirmesine misal olarak aktaralım. Önemli bir not olarak da “Velî sözü”nün her zaman yeniliğe açık bir tarafının olduğunu hatırlatalım…

 

“Çocukken haftalar bana asırdı;

Derken saat oldu, derken saniye...

İlk düşünce, beni yokluk ısırdı:

Sonum yokluk olsa bu varlık niye?

 

Yokluk, sen de yoksun, bir var bir yoksun!

İnsanoğlu kendi varından yoksun...

Gelsin beni yokluk akrebi soksun!

Bir zehir ki, hayat özü faniye...

 

Salih Mirzabeyoğlu “toplum”u bir “süreç” olarak tanımlar ve insanın “ ‘zamanî-tarihî yapı’ ya dahil olarak hayvandan ayrı ve şuurlu varlığa mahsus  ‘zamanî  varlık’ oluşunun şuuruna erer. Buna mukabil ‘insan keyfiyeti’nin ‘oluş’ta gerçekleşmelerle ortaya çıkan bir ‘imkan’ ifade etmesinden, -çünkü her şey gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle vardır- ve insanlardaki diğer varlıklardan farklı müşterek keyfiyetin akılla anlaşılamayacağından, -çünkü kesintisiz hayatın temsilcisi ruhtur- hareketle de ‘insan keyfiyeti’nin hakikati ancak ferdi oluşa aranabilir; tek tek fertlerde tecelli eden ‘insan keyfiyeti’ oluştan önce”… (5) diyerek söylediklerini evvela önemli bir husus olarak buraya not düşelim.  “Varlık, oluş ve zaman” başlığı altında değinmediğimiz “tek tek fertlerde tecelli eden ‘insan keyfiyeti’ oluştan önce” teşhisinin altını çizelim.

Burada vardığımız netice yazımızın çeşitli yerlerinde birkaç defa bahsettiğimiz “tek ferdin hakikati” meselesine kıvrılıyor tekraren.

Aydın çağından mes’uldür sözünü hatırlayalım bir an. Yani aydın çağının şahididir; yani zamanının… Bu bakımdan ele alındığında

varlık-oluş safhasında dikkat edilmesi gereken husus, “tecelli eden” olarak da söyleyebileceğimiz keyfiyet. Bu mânâdan olmak üzere çağının şahidi olan aydın da şahitliği ile “tek ferdin hakikati”nin kendi nefsinde tecelli ettiğini bulan ve bunu geri kalan kalabalıklara tasdik ettirendir.

       

Kaynakça:

1. Mirzabeyoğlu, Salih – Kültür Davamız – 1993, 3. Baskı, İstanbul İBDA Yay. Shf. 59

2. A.g.e. Shf. 59

3 .A.g.e. Shf. 60 

4. A.g.e. Shf. 65 

5. A.g.e. Shf. 60  

 Aylık Dergisi, Temmuz 2014

Kaynak: Editör: Yayın Kurulu
Etiketler: Zaman, ve, Şuur, Bahsi, Üzerine, -, Fatih, Turplu,
Yorumlar
Haber Yazılımı