Haber Detayı
30 Nisan 2015 - Perşembe 17:08
 
Zayıfın Kuvveti - Mevlüt Koç
Aktüel Haberi
Zayıfın Kuvveti - Mevlüt Koç

“Notasında öten kuş

Öz yatağında kıvrılan nehir... sevgi

Yuvaydı şimdiki ev herhangi bir yerde

Oradaydı ilhâm... her şey hüznümün dengi

Notasında öten kuş”

(Salih Mirzabeyoğlu)

 

Uzun yıllar önceydi, hoş (yenilenme-tazelenme) bir sohbet ortamında mevzu mahalle, aile, evlilik vb. konular etrafında dönerken, Salih Mirzabeyoğlu; “alternatif sun da bak bakalım; şu ândaki evliliklerin kaçta kaçı ayakta kalacak?” dediğinde, hafızama nakşetmekle beraber sonraları pek üzerinde durmamıştım. Bunca yıl sonra hafızamın derinliklerinden çıkıp gelmesi beni de şaşırttı. Malûm, son yılların medya organları aracılığıyla sürekli dolaşıma sokulan ve gündemde tutulan en önemli konularından biri de “Kadına Yönelik Şiddet”; bu vesileyle hatırlamış olmalıyım. Ancak, “Beyaz Türk” denilen ve aslında “garbzede” yahut “çakma” Batılı tabirine daha denk düşen kesimin bu konuyu algılayışı ve yansıtışı epey sorunlu; ekseriyeti, sürekli tahrik edilen ama bir türlü tatmin edilmeyen cinsellik temelli ve kalan bir kısmı da, “bana yar olmayanı başkasına da yar etmem” ilkel mantığının ürünü bu cinayetlerin üstüne sazan gibi atlayarak, Ak Parti iktidarı üzerinden, İslâm’a olan kinlerini kusma peşinde... Ben, bu kesimi daha çok, “Batı-vurgunu”, zihnen sömürgeleştirilmiş “yapay kurbanlık”lar olarak bilirdim; meğer seviyesizlik-gülünçlük de bunların tekelindeymiş. Dışarıya karşı sergiledikleri düşmanlık, iç dünyalarındaki yontulmamışlığın da göstergesi. Eğer senin adına başkaları utanç duyuyorsa, bir insan için bundan büyük ayıp olur mu? Ama oluyormuş… Yazılı, görsel ve sosyal medyada yazıp çizdikleri sapık zevkin ürünü tezvirata bir bakın, düşüncenin aptallığa nasıl aplike edildiğini görecek ve bunlar adına hicap duyacaksınız. Zihinlerine yerleştirdikleri belli bir bakış açısıyla, sadece görmek istediklerini görüyor ve duymak istediklerini duyuyorlar. Dahası, hâllerine şuurları da yok; olumsuz örnekler arttıkça, doğrulandıkları hissine kapılıyorlar. Sorunları özünden koparıp istedikleri yöne kanalize etmekte ve indirgemecilikte eşsizler. Hâdiseleri algılayış ve yansıtış biçimlerine bir bakın; susuzluklarını gideren hikâyelerle kendilerini nasıl avuttuklarını, hâdiseleri nasıl bir keyfîlikle kategorize ettiklerini, “kullanışlı” vicdanlarını nasıl yağlayıp yıkadıklarını göreceksiniz.

Kadın-erkek eşitliğinde, kuru bir mantıkla meselelerin üstünden atlayarak ve “bayağılığı yine bayağılığın kefesinde tartarak” kıyas olmaz, iki zıttı birleştirmekle olur. Bu da duyu ve aklın ötesindedir ve ölçülülük gereği; “İslâm, zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır. ” (Salih Mirzabeyoğlu- Dil ve Anlayış) Kadın, erkekten daha zayıf yaratılmıştır; fakat ilâhî adalet gereği, “Zayıfın Kuvveti” kadındadır. Bu gücü kullanabilen ve rolünü iyi oynayabilen kadın, erkeği kendine bağımlı kılar. “Varlığıyla” mutlu ettiği-yücelttiği erkeği, “yokluğuyla” da kılavuzsuz, pusulasız fırtınalı denizlere salar ki, erkek vira “demir tarasın”. Ancak evlilik müesseseleştiği zaman, birbirini yenilemenin, yeniden keşfetmenin ruhî sarsılışlarından alınan zevk de bitmiş demektir. Evlilik öncesinde de var olan, ama irademizin zaafı nedeniyle bir türlü görmediğimiz, görmek de istemediğimiz mallar çoktan pazara gelmeye başlamış, felâket gelip çatmıştır. Görünüşte ayrıntı gibi duran küçümseyici bir bakış, artık saygı görmediğinizi ihsas eden imalı tek bir lâf, hattâ nefret yüklü tek bir söz; tüm ilişkiyi bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde bitirmiştir, her iki taraf da bunu bilir. Mesafe kalmadığı için yakınlığın büyüsü bozulmuş, bir şeyi güzelleştirmenin belki de tek yolu olan sevgi bitmiştir. Erkek, artık kadın tarafından kabullenilmiyor, kendini kadının gönül aynasında yansıtamıyordur. Vaziyeti kurtarmak için gösterilecek her çaba, söylenecek her söz, amiyâne tabirle; “Al geriden geriden, gene eski yerinden” hesabı, kopuşun başladığı o ilk âna dönmekten başka bir işe yaramayacaktır. Aslında eksik olan ne iş, ne aş, ne de paradır. Nefes alamamak, etrafa yayılan hava, gideceği bir yeri, sığınacağı kimsesi olmayan kadını boğmaktadır. Kadın, bulduğu ilk fırsatta artık işkenceye dönüşmüş evliliği bitirecek ve Kemal Tahir’in deyişiyle; “kadınsız ev suyu çekilmiş değirmen”e dönerken, felâket de kaçınılmaz hâle gelecektir.

Gerçekten de, hayatımızda pek az şey bizim irademiz dâhilinde gerçekleşir. Eş seçimimizden işimize, karakterimizden dünya görüşümüze kadar pek azımız bunlara nasıl ulaştığını, bunlarla nasıl buluştuğunu bilir. Çünkü, “akıl bağdır ve işi tahdit ile bir esasa bağlar”. ( Salih Mirzabeyoğlu-Kültür Davamız) Dolayısıyla, aklımız hayatı tüm yönleriyle kuşatacak bir açıklamayı hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamaz. Yaşadıklarımızın pek azı bizden kaynaklanır, çoğu ise başka şartlara, başkalarının davranış ve eylemlerine bağlıdır. Bunlar şu ânımızı ve geleceğimizi çok farklı etkiler. Zünnûn-i Mısrî Hazretleri; “kul kurar, kader güler” buyuruyor. Dolayısıyla, insanın kendi kaderini yarattığı düşüncesi asla doğru değildir. Biz, kaderin izini sürmeyiz, kader bizim izimizi sürer ve şuurumuz kaderimize değil, hâlimizedir; kader sırrı içinde, eşya ve hadiseler hakikatlerinin hükümleriyle zuhur ederken, DEHR’in hükümleri de yerine gelir. Buna rağmen bizler her şeyin tanımlanabilir bir sebebi olduğu zannı içinde açıklama peşinde koşar, elle tutulur, gözle görülür şeylerin en müşahhas olanını açıklama diye etiketlemekte, hadiseleri keyfe keder kategorize etmekte bir beis görmeyiz.

Robert Musil, muazzam bir çabanın ürünü “Niteliksiz Adam” isimli eserine, görünüşte romanın muhtevası ile hiçbir bağı yokmuş gibi duran, ama insanoğlunun düzene duyduğu ihtiyacı ve indirgemeciliğini ihsas eden, sıradan bir trafik kazasıyla başlar. Yazarı ve eserlerini tanıtan, uzunca bir takdim yazısı yazan Ernst Fischer hadiseyi şöyle nakleder:

“Bir kamyon bir yayayı ezmiştir. Bir hanımla bir bey yaklaşırlar. Hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu, nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. Bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: ‘Burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafeleri çok uzun.’ Hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. Bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu, fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu; bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu.”

Görünüşte önemsiz gibi duran bu hadise de gösteriyor ki; gerçekliği algılayışımız kurumsallaştı ve bunu kurgulayanlar bizi enayi yerine koyuyor. Dünya, insan fıtratı hilâfına bir hızla değişti ve her şey bu hızın alacakaranlığında yitip giderken, biz de kendimize ve çevremize yabancılaştık; iç âlem düzenimiz ise perişan... Ahlâka dönüşmüş yalanlar bütününden ibaret bu dünya, insanı yalnızlaştıran, ferd-toplum bütünlüğünü koparan bu düzen ve buradan tüm dünyaya yayılan acımasızlık, kokuşmuşluk artık insanı korkutuyor. Suyu çekilmiş bir toplumda tek başına kalan ferd, bir başka hayata, yeni bir bütünlüğe ve ruha hasret içinde... Sunulan teklifler ve yapılan tartışmalar ise hiçbir derde deva olmadığı gibi, sadece çaresizlik hissini artırıyor. Toplumsal sistem “ şeyleri şey yapan” değerleri ( fikir-ürün-buluş…) yeterince dinlendirmeden, bunlar belli bir form kazanmadan dolaşıma sokuyor. Oysa kısa vâdede bunların sonuçlarını tüm uzantılarıyla görmek imkânsızdır. Belki de yüzden her şey ters işliyor ve sürekli düzeltilmek zorunda...

Zannettiğimizden çok daha kaotik bir dünyada yaşıyoruz. Buna rağmen zihnimizin her şey olup bittikten sonra geriye dönük tahminde bulunma, her türlü hâdiseye derhal makul ve mantıklı bir izah getirme ve gaybın bilinemeyeceğini reddetme gibi bir kusuru var. Zihinlerimiz arasındaki örtüşme o kadar büyük ki; görüşlerimiz ve yorumlarımız âdeta bağımsız bir zihnî yapıya sahip olmadığımızın beyânı gibi. Sıradan vatandaşla uzman olduğunu düşünenler arasındaki en büyük fark ise; halktan insan, uzman olmadığının bilinci, feraseti ve bedahet hissiyle içinden çıkamadığı müşkülü Allah’a havale ederken, tabiî bir meraktan yoksun seçkinlerimiz, tahminlerinde sürekli yanılmalarına rağmen hâlâ “meçhûle hürmet tavrı içinde” değil ve neyi bilmediklerini de bilmiyorlar. “Başkalarının bilmediklerini biliyor olmanın trajik asaletinde boğulmak”, onlara yetiyor. Oysa insan için önemli olan, yaşanmaya değer hayatı aramak, bulmak ve onu korumaktır. Birlik duygusunu, birlikte büyük bir davaya bağlanma şuurunu yitirmiş İslâmî kesim ise; “elinin altında” BD-İBDA gibi bir dünya görüşü olmasına rağmen onu anlamaktan, önemini kavramaktan ve ona biçim kazandırmaktan âciz. Hâlâ, Batı’nın ne kadar “gayr-ı insanî” olduğunu, çifte standart uyguladığını ve haksız uygulamalarını sayıp dökmekle yetiniyor. Bunun, karşı olduğu şeye tepki yoluyla kendini tanımlamak ve İslâm’ın evrensel mesajını Batılı formlar içinde yeniden üretmek olduğunun idrakinde değil. Vaktiyle halkın ayranını kabartmakta mahir vaizlerin fonksiyonunu, günümüzde “kendin yap-kendin tap” tarzı söylemleriyle popüler ilâhiyatçılar görüyor. Bu da İslâmî kesime yetiyor…

Aylık Dergisi, 127. Sayı, Nisan 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı