Yazı Detayı
04 Ocak 2017 - Çarşamba 13:09
 
15 Temmuz Direnişi veya Halk (İBDA) İhtilâli
Osman Temiz
 
 

İstikbâlin Kurucu İrade Savaşı: 15 Temmuz Direnişi veya Halk (İBDA) İhtilâli

-“İstanbul Savaşı” veya “Avrupa Uygarlığı Miti”nin Sonu-

Bu yazı, “Avrupa Uygarlığı Miti”nin başlangıç tarihi olarak kabul edilen “Truva Savaşı”ndan mülhem, Batının kendi istikbâli açısından “Yeni Avrupa Uygarlığı Miti” mânâsına “Modern Truva Savaşı” olarak görmek istediği, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen ve bizim de uygun gördüğümüz bir isimlendirme ile “İstikbâlin Kurucu İrade Savaşı” hâlinde “İstanbul Savaşı”nın “İslâm’a Muhatap Anlayış” zaviyesinden nasıl görülmesi gerektiği üzerine kısa bir değerlendirme yazısıdır. Ne dediğimizden ziyade, ne demek istediğimiz yazının muhtevasında kendisini ele verecektir. Umarım faydalı bir yazı olmuştur.

Homeros’un İlyada’sının mütercimi Azra Erhat, “Mitos ve mitolojiyi soyut olarak değil, somut örnekleriyle ve bu örnekler içindeki görüntüleriyle incelemeli”, derken yerden göğe haklıdır.Truva savaşının gerçek ya da efsane olduğuna inanmak insanın benimsediği görüşe göre değişen bir inanç eylemidir” diyen Amerikalı araştırmacı Jeremy B. Rutter da haksız sayılmaz hani! Bu çerçeveden olarak:

Tenasüh sapkınlığına inanan Doğu ve Batı’nın “new age” mistikleri nerede, yıllar sonra Feridüddin Attar’ın ruhunun tecellisine şahidlik eden sahici insan soyu nerede! Tarihin tekerrür etmemesini dileyip aslında olup bitenlerden ders almamayı da dileyen bir fikrî sapkınlık üzere olan soysuz cüceler nerede, Nasreddin Hoca misâli, arkasına bakıp da önünü gören ve her daim iman tazelercesine köklerine gidip gelmeyi bayram bilen ve haddizatında, “Kökü mâzîde olan âtîyim” diyen bir fikrisabit modunda soylu fikirciler nerede! İster mitos, ister mitoloji, ister efsane, ister destan, ister masal, ister felsefe öncesi tarih mânâsına değil de “hakikati araştırmak” mânâsına historia ve isterse, bizzat Tales sonrası kof veya içi boş “hakikat arayıcılığı” mânâsına felsefî kalpazanlıklar olsun, fark etmez, aslında tarih, “İlk insan ve ilk Peygamber olan Âdem Aleyhisselâm”dan başlayıp “Peygamberler Peygamberi olan Allah Resûlü”nde son bulan, dolayısıyla da “Peygamberler tarihi yahut İnsanlık tarihi veyahut İslâm tarihi” zaviyesinden onu okumasını bilene tarihtir, dersliktir, âtîdir; aksi takdirde, amiyane tabirle masal veya hikâye!  

Truva Savaşı efsanesi dünya mitoloji tarihinin en önemli malzemelerinden biridir. Bu mevzu Homeros’un İlyada destanında çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Azra Erhat, Truva Savaşı hakkında, “onu yalnız İlyada’da arayan yanılır”, der ve ekler: “Truva Savaşı’nın destanı İlyada ile ne başlar, ne de biter.”[2] Biz de bugün burada, Azra Erhat’ı doğrularcasına bir yazı kaleme aldık ve yazının muhtevasını, yeni bir tarih okuması yapmak şeklinde değil de, günümüzün okunmasına “tarih”ten not düşmek şeklinde belirledik.

Yazının ana temasına geçmeden önce, Truva Savaşı ve onunla ilintili olarak birkaç bilgi verelim. İlyada isimli eserin çevirisini yapan Azra Erhat’ın takdiminden özetle:

Homeros’un Yunanca İlias adını taşıyan destanı, İlyon ya da Troya olarak anılan kentin destanıdır. Konusu Troya Savaşı olmakla birlikte,  hem bu savaşın ancak kısa bir dönemini kaplar, hem de Troya efsaneleri diye andığımız büyük bir efsane ve masal çemberinin (Troya Savaşı konusunun Yunanca kyklos (çember) diye adlandırılan birçok destanda ele alındığı söz konusu) küçük bir bölümünü içine alır.

Aslında İlyada, Troya’nın destanı değil, Akhilleus’un destanı sayılmalıdır. Konusu sınırlıdır: Akhilleus’un, Akha ordularının Başkomutanı Agamemnon’a karşı öfkesi yüzünden savaşı bırakıp barakasına çekilmesiyle başlayan destan, Akhilleus’un arkadaşı Patroklos’un ölmesi yüzünden savaşa geri dönmesi, Troyalı kahraman Hektor ile çarpışması, onu öldürmesi, ölüsünü Troya surları çevresinde arabasına bağlı olarak sürüklemesi ve sonunda insafa gelerek Hektor’un ölüsünü, babası Kral Priamos’a geri vermesiyle biter. 24 bölümlü ve 16.000’i aşkın dizeli bu koca destan Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında tam 51 günlük bir süreyi kaplar. Oysa Troya Savaşı’nın kendisi de savaştan önceki ve sonraki olaylarla birlikte Homeros’un yapıtlarını çok aşan dallı budaklı bir efsane bütünüdür.

Not: İlyada’nın takdiminde Azra Erhat, bugün gerek Hisarlık’ta, gerekse Türkçe tarih kitaplarında kullanılan “Truva” ya da “Trova” yazlışının yanlış olduğunu söyler. Onun söylediğine göre, Homeros destanlarında bu kent “Troia” diye yazılmaktadır. Fransızca “Troie” (Trua okunur) sözcüğünü biz Truva, Trova biçimine sokmuşuz, kullanıyoruz. Azra Erhat’ın eleştirdiği bu durum karşısında bizzat kendi önerisi, Yunanca aslından alıp Troya şeklinde kullanmak şeklindedir. Şahsi kanaatim odur ki, Truva kelimesi dilimize daha bir uygun düşmüş veya oturmuş gibi duruyor. Meselâ “Truva atı” örneğinde olduğu gibi. “Troya atı” denilince kim ne anlar? Azerîler müstesna!

Evet; İlyada, Homeros’un MÖ 9. yüzyılda yazdığı bir destandır. Destan’ın ana teması Truva Savaşı’dır. Truva’nın kuruluşundan yıkılışına kadar giden uzun sürenin bir parçası, yani Akhilleus’un öfkesiyle başlayıp Hektor’un ölümüyle biten olayları almış, işlemiştir. Bu yazının muhtevasından bakacak olursak aslında Truva Savaşı’nın gizli kahramanları Troyalı Paris ve Yunanlı bir soydan gelen Akhalı Helena’dır. Gerçi Helena veya Helen, kendisini hep Troyalı Helen olarak takdim etmek istemiştir, ayrı mesele!

Troyalıların konuşlandığı mekân, Avrupa ile Asya’nın kilit noktasında bulunup Batı ile Doğu arasında bir yerdedir… Homeros, destanlarını yazdığı zaman, Troya beş yüzyıldan beri yıkılıp gitmişti. Ama ozan bu kenti İda, yani Kazdağı eteklerinde, Küçük Menderes (Skamandros ya da Ksanthos. Her ne kadar bildiğimiz Küçük Menderes daha güneydeyse de destanda geçen isim bu. Belki farklı bir nehrin ismiydi o zamanlar) ile Dürmek Çayı’nın (Smoeis) sınırladıkları ve bir yanı Ege Denizi’ne, bir yanı Boğaz’a bakan üçgen biçimli ovaya egemen yüksekçe bir kale olarak öylesine yerleştirir ki, Troya’yı Hisarlık’ta elinizle koymuş gibi bulursunuz. Ne var ki, Homeros Troyasının bir gerçek olabileceğini geçen yüzyılın ortasına kadar kimse aklından geçirmemişti bile. Tâ ki, geçen yüzyılda, adı Heinrich Schliemann, yurdu Almanya’nın Mecklenburg bölgesi olan bir köylü çocuğu ortaya çıkana kadar. Önce gemi tayfası, sonra ticarethane kâtibi, sonra tüccar, sonra altın arayıcısı, daha sonra milyoner olan Schliemann, en sonunda da Latince ve Yunanca öğrenip Troya kentini aramak üzere yola çıkar. Yıl 1870. Schliemann, elinde bir İlyada ve bir de Odysseia metni, Çanakkale’ye varır. Cebinde bütün engelleri aşabilecek kadar çok para vardır. Amerikan Konsolosunun kendisine gösterdiği Hisarlık Tepesi’nde hemen kazıya başlar. Höyük bir define kuyusudur. Kazdıkça bir kent, bir kent daha, bir kent daha çıkıverir ortaya; dokuz kat yerin dibine iner de bu soğan gibi kentin hangisi Homeros’un Troya’sıdır diye düşünürken, altın arayıcısına yolu gene altın gösterir. Schliemann bir define bulur: altın gerdanlıklar, altın iğneler, altın bilezikler, kucak dolusu altın. Helena gibi Yunanistan’dan alıp getirdiği genç karısı Sophia’nın şalına sığmaz olur altınlar. Schliemann, Kral Priamos’un definesini bulduğundan emindir… Neticede, Schliemann, altın parıltısını görür görmez işçilerini paydos eder, karısıyla birlikte çıkarır altınları, gizli gizli barakalarına saklarlar, sonra bin bir dalavereyle Yunanistan’a, oradan da Almanya’ya kaçırırlar… İkinci Dünya Savaşı’nda bir köye saklanan Berlin Müzesi Hazinesi’nin yerinde yeller eser bugün…

Çanakkale Boğazı’nın Ege Denizi’ne açıldığı noktadan 6 km kadar içerdeki Hisarlık’da bulunan höyük tipinde bir yerleşime sahip Troya, MÖ 3. ve 2. bin yıllarda hüküm sürmüş bir krallık. Bölge birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve bu medeniyetlerin tarihi izlerini bünyesinde barındırıyor ancak en ilgi çekeni ve en bilineni Truva Atı hikâyesi. Persler, Büyük İskender, Romalılar, Pergamon Krallığı, Selevkoslar bölgeye hâkim olmuş ve uzun yıllar hüküm sürmüşlerdir. Bu arada önemli bir not: Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin İstanbul’u fethettiğinde, “Troyalıların intikamını aldık!” dediği rivayet edilir.

Mitoloji veya efsaneye göre denizler tanrıçası Thetis ve Teselya Kralı Peleus’un evlilik merasimi için Olimpos dağında güzel bir sofra ve çalgıcılar eşliğinde görkemli bir şölen düzenlenmiştir. Tüm tanrı ve tanrıçaların bir araya geldiği şölende sadece Nifak Tanrıçası Eris yoktur. Buna sinirlenen Eris şölenin yapıldığı alanda yemek masası üzerine “en güzeline” yazılı altın bir elmayı gizlice bırakır. Elmanın fark edilmesinin ardından şölen bir anda karışır. Masada oturan üç tanrıçadan her biri Afrodit, Athena ve Hera kendisinin “en güzel” olduğunu söyleyip, elmayı almak ister. Kadınlar arasında kavga çıkınca Zeus’un hakemliğine başvurulur. Zeus, başlangıçta karısı ve kızları arasındaki bu didişmeye karışmak istemez ve Tanrıların habercisi Hermes’i, İda Dağı’nda çobanlık yapan Paris’in yanına gönderir. Paris, babası Troya kralı Priamos tarafından kentin mahvolmasına neden olacağı kehanetiyle buraya, yani İda’ya sürgün edilmişti. Hermes, Paris’e elmayı, “en güzel” tanrıçaya vermesini söyler.

Tanrıçalar telaşla İda’ya inerler. Paris’e, yarışmada birinci olabilmek için rüşvet teklif ederler.

Gök Tanrıça Hera, Asya’nın imparatoru olmayı,

Zekâ Tanrıçası Athena, bilgelik ve tüm savaşlardan zaferle çıkmayı,

Aşk Tanrıçası Afrodit ise dünyanın en güzel kadını olan Helena’yı vadeder.

Paris’in seçimi kadından yana olur ve Oinone adında bir Nymphe’yle (Nemf) evli olmasına rağmen, elmayı Afrodit’e verir. Karısını terk ederek, bir gemi ile Sparta’ya gitmek üzere denize açılır.

Sparta Kralı Menelaos’un karısı ve Zeus’un kızı Helen, dünyanın en güzel kadınıdır. Menelaos, bir cenaze töreni için Girit’e gitmiştir. İlk görüşte birbirlerine âşık olan Paris ile Helena, Menelaos’un şehirden ayrılmasını fırsat bilip Troya’ya kaçarlar. Menelaos bunu öğrenince abisi Agamemnon’a haber gönderir. Troya’ya elçi gönderilir, fakat müsbet netice alınamaz. Ardından ordular toplanır ve Troya’ya savaş ilan edilir. Böylece savaş başlamış olur. Savaşın tek nedeni Helen gibi görünse de aslında Yunanlıların Troya’yı hep almak istediği düşünülmektedir.

Savaş, on yılını tamamlamasına rağmen bitecek gibi gözükmüyor. Ancak, Odysseus’un aklına “Truva atı” fikri gelmiştir. Odysseus’un önerdiği plana göre tahtadan büyük bir at yapılacak ve Akhalı askerler içine girip saklanacaktır. Sonra  kuşatmayı kaldırıyormuş gibi geri çekilip, savaş hediyesi olarak tahta at, Troya kentine bırakılacaktır. Plan uygulanır: Epeius tahtadan bir at yapar. Akhalılar kamplarını toplayarak gemilerine biner ve Bozcaada’nın (Tenedos) arkasına geçerler. Kentten çıkan Troyalılar, Akhalıların boşalttığı kamp alanını gezerken tahta atı görürler. Atın içinde Akhalı savaşçılar vardır. Troyalılar, Athena’ya sunmak üzere atı içeri alırlar ve zaferlerini bir şenlikle, gece içki içerek kutlarlar. Kent halkı sızdıktan sonra attan çıkan Akhalar, gemilerine ateşle işaret verip, az sayıdaki nöbetçiyi öldürdükten sonra, kentin kapılarını açarlar. Kent yakılıp yıkılır. (http://www.bilgiustam.com/truva-ati-efsanesi/)

Troya, Akhalıların eline geçmiş ve Melenaos, karısı olan Helena’yı geri almış, Paris ise hayatını kaybetmiştir. Savaş ganimeti olarak Neoptolemos, Hektor’un karısıyla evlenmiştir.

Evet, kehânet doğru çıkmış, Paris, Troya’nın felaketine neden olmuştur. Paris’e hamile iken annesinin gördüğü rüyâda, bir “alev topu” gibi Troya’yı yakan Paris, o gün bugündür “Batı Uygarlığının Miti”nin en önemli sembollerinden biri olarak, Batı medeniyetini aydınlatan bir kandil olmuştur. Amma ve lâkin bugün gazı bitmiş bir hâlde bu kandil, Batı medeniyetinin kucağında tekrardan bir “alev topu”na dönüşmüş vaziyettedir.

Mitolojik kaynaklarda Paris’in Helena’yı Troya’ya kaçırması Truva Savaşı’nın başlıca sebebi olarak bilinir. Helena bir kadındır. Sembolik dilde kadın, fikirdir. Paris’in diğer adı ise, Aleksandros’tur. Aleksandros, “ülkesi için mücadele eden” demek olan aleksis ve “adam” demek olan andros’un birleşmesinden doğmuş bir kelime veya isimdir. Kısacası, kelime mânâsı itibariyle Paris, “vatanı için savaşan adam” demektir… Paris’e hamile olan annesi rüyâsında bir “alev topu” doğurduğunu ve bu alev topunun bütün şehri yaktığını görür. Rüyâyı hayra yormayan kâhinler, Paris doğar doğmaz onun İda Dağı (Kaz Dağları) eteklerine bırakılmasını öğütlerler. Paris önce dişi bir ayı tarafından emzirilir, daha sonra da bir çobanın elinde bir çoban adayı olarak büyütülür. Yetişkin bir çoban olan Paris, Oinone isimli bir Nemf ile hayatını birleştirir.

Paris’in rüyâda görülen “alev topu” ile özdeşleştirilmesi, rüyâda görülen “alev topu”nun neye yorulması gerektiği sadece ehlince bilinebilir, ancak mevzuumuz içerisinde bir değerlendirme yapmak gerekirse, alev, yani ateş, değdiği herşeyi kendine dönüştüren olarak, daha ziyade aklı temsil ediyor gözükmektedir. Ateş, sadece kendisini yakmayacağına inanan insanı yakmaz,  Allah’ın izniyle! Misâl, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’ın mucizesi!..

Paris’in doğar doğmaz İda’ya (ki mânâları arasında “can, ruh” ve “istikamet üzere bulunmak” olan ida kelimesinin ide, yani fikir kelimesi ile de yakından ilintili olduğu çok açıktır) bırakılması, Paris merkezli Fransa’ya “beşer zekâsının sekreteri” yakıştırması yapılmasının mitolojik kökenini oluşturur, sanırım. Ayrıca, nifak tanrıçası Eris’in ektiği nifak tohumunun defi mevzuunda, Zeus tarafından Hermes’in bir elçi olarak Paris’in yanına gönderilmesi (ki Hermes, ilk yazı yazan ve terzilik yapan İdris Aleyhisselâm ile de özdeşletirilmektedir) onun fikirle olan yakın ilişkisini göstermesi açısından ziyade dikkat çekicidir. Eski Yunan tanrısı Hermes, yer (insanlar) ile gök (tanrılar) arasında bağ kurucu ve yeryüzünde yukarının (ilâhî olanın) yorumcusu (hermesneuta) olarak bilinir. Hermeneutik (Hermenötik) yorumlama.

Kadın, erkeğin nefsi midir, yoksa erkeğin nefsinden mi? İlk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dır. İlk kadın ise Hazret-i Havva Annemiz’dir. Hazret-i Havva Annemiz Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu mutlak ölçü ile sabittir. Bu çerçeveden olarak denilebilir ki, yaradılış itibariyle kadın, erkektendir… Erkeğin asıl kabul edildiği yerde kadın, asıl değil, asıldandır. Asıldan olan kadın da, “o değil, ondandır; bu mânâda o!” hikmeti mucibince asıldır, ayrı mesele!

Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın sol kaburga kemiğinden yaratılan kadının erkekte bir boşluk bıraktığı çok açıktır. Erkekte oluşan bu boşluk, İBDA fikriyatından öğrendiğimize göre, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin de görüşü hâlinde, “kadın sevgisi” ile doldurulmuştur. Yine İBDA fikriyatından öğrendiğimize göre kadın, yerine göre fikir, yerine göre ise “yol gösterici” veya “hidayete vesile olucu” mânâsına İnsan-ı Kâmil veya Şeyh’dir… Aslında insan boşlukları doldurmak üzere yaratılmıştır. Safların sık ve düzgün olması, istenen, özlenen ve gözlenen bir durumdur.

Kadın, erkeğin parçasıdır. Erkek ise kadına vatandır. Erkeğin kadına meyli, kendinde oluşan boşluğu doldurmak mânâsına kendini bütünlemek arzusu, kadının erkeğe meyli ise “aslî vatan”a duyduğu özlemdendir. Aslî vatan, yâni ebedî âlem!.. İBDA fikriyatının tezi: “vatan, alelade kuru bir toprak parçası değil, ruh ve mânânın yuvalandığı yerdir.” Ruh ve mânâ ve onun yuvalandığı yer, “mânâ ve suret ilişkisi” çerçevesinde yerini, değerini ve izahını bulur ki, yine iBDA fikriyatından öğrendiğimize göre, “mânâlar ona uygun suretlerde tecelli ederler!”

 “Vatan namustur.” Vatanın namus olması, erkeğin namusunun kadın olmasındandır. Din de namustur. Kadın, erkeğin dini üzeredir. Muktedir veya Halife, erkekte mündemiçtir. Fikir, dolayısıyla da kadın veya vatan, haddizatında bizzat din, erkeğin temsil ettiği mânâda saklıdır. Halife o dur ki, temsil istidadında olan belirli bir fikrin sûreti olarak kendisini gösterir. Fikre sahib olan hem kadına, hem vatana ve hem de namus ve dine sahib olur.  

Erkeğin nefsinden olan kadın, “ben de varım” derse, işte o zaman işler sapa sarar. İmam-ı Rabbanî Hazretleri, “nefs kâfirdir” buyuruyorlar. İslam büyükleri: “Nefs öyle bir şey ki, ona dünyayı verseler doymaz, ilâh olmak ister.” Mümin ve kâfir kutbunda nefs, mümin kutbun bâtını, kâfir kutbun ise zahiridir. Kâfir kutbun temsilcilerinin Allah’a meydan okumak istemelerinin menşeinde, nefsin Rabbülâlemine, “ben benim, sen sensin!” demesi yatmaktadır.

İblis, emr-i ilâhîye karşı gelip “Ben Âdem’den hayırlıyım” (Sâd Suresi, 76) demişti. Âdem Aleyhisselâm’a oyun veya hile ettikten sonra da:

“Ben senden uzağım... Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım...” dedi. (Haşr Suresi, 16)

Lâkin nefs, Rabbülâlemîne karşı:

“Ben benim, sen sensin!..” demiştir.

İnsanı yaratmayı dileyen Allah, aşağı âlemin unsurlarından (su, ateş, hava ve toprak) insan bedenini en güzel suret üzere yarattıktan sonra ona kendi nefesinden veya nefsinden veya ruhundan üflüyor ve yaratılmışların en mütekâmilini meydana getiriyor. Aşağı âlemin unsurlarından yaratılan bedene ruhun üflenmesiyle birlikte meydana gelen nefs, aslında kirlenmiş bir ruh, daha doğrusu ruhun kirlenmiş hâlidir. Daha da doğrusu ruhun perdelenmiş veya örtülmüş hâlidir. Bundan dolayıdır ki İslam tasavvuf büyükleri, ruhun temizlenmesi veya nefs örtüsünün kaldırılması, daha da doğrusu ruh aynasının parlatılması, kısacası nefsin terbiyesi ve ruhun tezkiyesi mevzuunda çok titiz davranmışlardır. İslam tasavvuf ehlince nefs terbiyesi, ruhun tezkiyesi yâni kirlenmiş nefsin arındırılması ve nefs denilen örtünün kaldırılmasına yöneliktir. Üstad Necip Fazıl, “Sakarya Türküsü” isimli şiirinde, “Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.” derken, derinliğine doğru insanda cem olmuş ruh ve nefse, genişliğine doğru ise iman ve küfrün müşahhas temsilcileri olarak mümin ve kâfir kutuplarına işaret ediyordu. Nefsin terbiye edilmesi ve ruh aynasının parlatılması ancak ve ancak İslâm Şeraiti ile mümkündür. İslâm’ın emir ve yasakları, “hakikati örten” mânâsına kâfir nefsin zapturapt altına alınması ve ruh aynasının parlatılması içindir. Nefsin mutlak mânâda zapturapt altına alınması ise mümkün olmaktan çok uzaktır. Çünkü “nefsin de bir hakikati var” ve bu hakikat, “mutlak tevhid mümkün değildir” hakikatinin belirişi ile yakından ilişkilidir. 

Nefs, ruhun beden ile birleşmesinden meydana gelmiştir. İnsan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmeye memur. Mümin-kâfir ayırımı veya zıtlığı, iman ve inkâr ayırımı ile paralel bir seyir takib eder. Mümin kul, imanın hakikatini, dolayısıyla da ruhçuluğun hakikatini temsil eder iken, kâfir kul da inkârın hakikatini, diğer bir ifadeyle de nefsanîliğin hakikatini temsil etmektedir.

Nefsine uyan küfre yol verir veya yol bulur. Küfre yol verip onu baş tacı yapan ise, “hakikati örten” mânâsına kâfir olur. Küfründe ısrar eden nefs ise daha ziyade kâfiri diri tutar. Nefsini her daim diri tutan küfre girer ve cehennemlik olur.

Kadın, vatan, namus, fikir vs. bütün bunlar ruh ve nefs arasındaki savaşın temel unsurlarındandır. İnsan, yâni ruhun temsilcisi insan, derinliğine doğru nefs ile mücadele eder iken, genişliğine doğru iman ve küfür savaşı çerçevesinde varoluş kavgası vermektedir. Bu varoluş kavgası, küçük cihaddan büyük cihada doğru bir seyir takib eder. Yâni İslâm (Şeriat) ve küfür diğer bir ifadeyle de, medeniyetler arası savaştan başlayarak, ki buna “küçük cihad” denir, kişinin kendi öz nefsiyle savaşına kadar giden bir boyuttadır, ki buna da “büyük cihad” yâni “cihad-ı ekber” denir. Medeniyetler veya dinler arası diyalog peşinde koşanların aslında nasıl da beyhude bir iş üzerinde oldukları çok rahatlıkla görülebilir. Bu işin derinliğinde bir Yahudi aklı olduğu ise çok açıktır. Nerede bir hakikat görse onu bulandırmanın Yahudi’nin baş misyonu olduğu burada da kendisini göstermektedir! Bu işe âlet olanlara niçin “Yahudi şeyi” tabir edildiği de ayan beyan anlaşılmaktadır.

Malum olduğu üzere, ta ki Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’dan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a kadar geçen sürede Peygamberlik, Allah’ın iradesiyle İsrailoğulları arasından seçiliyordu. İsrailoğulları, Allah’ın seçilmiş kulları olarak yaşarlarken, kendi içlerinden seçilen Peygamberlere her defasında ihanet edip en sonunda Allah tarafından lanetlenerek huzurdan kovulmuşlardır. Ta ki kıyamete kadar kendilerine yer yer imkân verileceği, fakat en nihayetinde zillete maruz bırakılıp itlaf edilecekleri mutlak ölçüyle haber verilmiştir.

İsrailoğulları, Meryem oğlu Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dan sonra bütün soylu ve seçilmişlik imtiyazlarını kaybederek sadece Yahudi kalmışlardır. Bugünkü İsrail devleti seçilmiş İsrailoğulları’nın değil,  küfre düşen ve orada yobazlaşan zamane Yahudilerinindir. Allah tarafından lanetlenen ve küfründe ısrar eden Yahudilerin... Nefs kutbunun en derin ve en geniş çapta temsilcileri olarak günümüz dünyasına hükmetmenin savaşını veren, daha doğrusu “Arz-ı Mevud” merkezli “Kristal Krallık” peşinde koşan zamane Yahudilerinin…

Yahudiler, asla ve kat’a Musevî değillerdir. Bugün yeryüzünde ne Musevî ve ne de İsevî mevcuttur. Gerçek Musevî ve İsevî, İslam’la şereflenmiş Muhammedîlerdir. Çünkü din gününün sahibi olan Allah, son ve som dinin adını İslâm olarak mühürlemiştir. Bütün semavî dinler, İslam üzere idi ve en nihayetinde İslâm, mütekâmil şekliyle Allah Resûlü’nde kemâl bulmuştur. Kıyamete kadar da bâkî olacak olan İslâm’dan başkası değildir.

Yahudiler, Hazret-i Musa Aleyhisselâm zamanında, “Samiri’nin Öküzü” fenomeni veya hadisesi üzerinden kendilerine bir yol çizdiler ve o gün bugündür bu çizgiden zerre taviz vermeden nerede bir hak ve hakikat varsa ona karşı bir duruş sergiliyorlar ve derinliğine ve genişliğine doğru nefsin temsilcisi olarak insanlık dünyasında varolma kavgası veriyorlar. Mısır medeniyeti, Asur Krallığı ve Babil medeniyeti derken, Eski Yunan medeniyetine ve oradan Roma İmparatorluğu’na ve en nihayet Ortaçağ Avrupa’sından Rönesans Hareketine ve bugünkü Batı medeniyetinin kılcal damarlarına kadar sarkan bir seyr-i süluk üzere günümüze kadar gelebilmişlerdir. Şimdilerde, zurnanın zırt dediği yerdeyiz. At başı giden bir noktadayız. Yani zeval ve kemal noktalarındayız. Bir değişim noktasındayız. Derinliğine doğru tasarruf hakkı her daim ruhun temsilcilerinde olmakla birlikte, genişliğine doğru ise ya ruhun temsilcileri muktedir olacak yahut nefsin temsilcileri varlıklarını devam ettirecekler. Ama gel gör ki çan, nefsin temsilcileri için çalıyor. Çünkü Allah’ın vaadinin gerçekleşeceği günlere doğru hızla yol alınıyor.

Burada ince bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Merkezinde Yahudi aklının bulunduğu Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyeti dün olduğu gibi bugün de, yani 21. yüzyılda da dünya hâkimiyetini elinde bulundurmak istiyor. Ortadoğu’da konuşlanmak istemesinin temel sebebi işte bu hâkimiyet iştiyakındandır. Ancak, Ortadoğu’ya konuşlanabilmenin baş şartı, Türkiye merkezli Anadolu’yu ya kendine bağlamak veya devre dışı bırakmaktan geçiyor. Maç devam ediyor. Ancak:

Batı medeniyetinin kocabaşları, “Batı Uygarlığı Miti”nin kazanımları üzerinden daha fazla yol alınamayacağını görüyorlar. Bundan dolayıdır ki yeni bir “Mit” peşindeler. 15 Temmuz kuşatması bu “Mit”in ana gövdesini oluşturmayı hedefliyordu. Ama olmadı, olamazdı da. Çünkü:

Bir: Günümüz Batı medeniyetinin kocabaşları, 21. yüzyılın Kadın Çağı olduğunun propagandasını yapıyor ve de yaptırıyorlar. Düne nazaran daha feminal olunacağının altını çiziyorlar. Bundan dolayı Batı’da devletlerin idaresi kadınlara verilmek üzere kurgulanmış ve uygulamaya geçilmiş bile. Meselâ Angela Dorothea Merkel (d. 17 Temmuz 1954, Hamburg), Almanya başbakanı. Meselâ İngiltere’de her daim Kraliçe hükümranlığı ve son dönem Kraliçe’nin görevlendirmesiyle yeni Başbakan Theresa May’in görevine başlaması. Ki, 59 yaşındaki May, Margaret Thatcher’dan sonra ülkenin ikinci kadın Başbakanı oldu. Hâlihazırda Amerika’nın başına getirilmesi düşünülen Amerika Birleşik Devletleri’nin 67. Dışişleri bakanı ve ABD’nin 42. devlet başkanı Bill Clinton’un eşi Hillary Diane Rodham Clinton (d. 26 Ekim 1947). (Yazımızı kaleme alırken durum buydu. Clinton kazanamadı ama patırtı büyük). Dünya Bankası IMF’nin Başkanı Fransız Christine Madeleine Odette Lagarde (d. 1 Ocak 1956) ve yine ABD merkez Bankası FED’in Başkanı Janet Yellen; bütün bunlar Batı medeniyetinin kocabaşları tarafından şuurlu olarak kurgulanan durumlar. 15 Temmuz sonrası her ne kadar Kılıçdaroğlu’nun ismi geçiyordu ise de, uzun vadede Meral Akşener’in Başbakan olarak hazırlanması söz konusu idi ve bu düşünce, muktedir olma hayali güden kocabaşların bir kurgusu olarak değerlendirilebilir. Ama olmadı, olamazdı da. Çünkü:

İki: Batı medeniyetinin Kadın Çağı kurgusunun arka planı hem pek çok zengin ve hem de ruhçuluğun hakikatini temsil edenlerle at başı giden bir sürece tekabül ediyor gözükmektedir. Zira onların Deccalı bizim Mehdimiz, bizim Mehdimiz ise onların Deccalı!.. Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’a karşı Hazret-i Havva üzerinden gerçekleştirilmek istenen bir kurgu var ortada sanki. Malum olduğu üzere, Cennette yaşarlar iken, Havva Annemiz, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’a Şeytanın da vesvese vermesiyle yasaklı meyveden yediriyor ve cennetten kovulmalarına sebeb oluyor. Hataları yüzünden imtihan yeri olan dünyaya sürgün edilmeleri gerçekleşiyor. Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ve Hazret-i Havva Annemiz’in hatası yüzünden cennetten kovulmalarının hikmeti, insanoğlunun efendiliğinin açığa çıkması içindi, ayrı mesele!

Hazret-i Âdem Aleyhisselam’ın efendiliğinin açığa çıkmasını belli ki Hazret-i Havva Annemiz üzerinden kendilerine mâl edenler, dünkü muktedirliklerini yine aynı minval üzere yürütmek istemektedirler. Bugün Yahudilerin neseb silsilesinin kadın üzerinden olması, Siyonizm’in en keskin tetikçiliğini yapan Masonların kendilerini “dul kadının çocukları” olarak görmeleri, Eski Yunan’ın Helen (kadın) soyu olması ve Truva Savaşı’nın başlatılmasına sebebiyet veren Helena’nın bir kadın olması, Mısır Firavunlarından Osiris’in karısı olan İsis’in oğlu Horus’u kucağında emzirerek resmedilmesi ve eski Yunan’da, Olimpiyatları seyretme hakkına sahib tek kadının İlâhe olan Demeter olarak belirmesi; bütün bunlar Kadın Çağı’nın arka planına işaret etmektedir. Bu arada, İsis’in kucağında emzirip beslediği çocuk Horus’un tek gözlü olması ayrıca dikkate değer. Tedaisi, Deccalın tek gözlü olması! Tedaisi, Allah Resûlü tarafından nefsin bulunduğu noktanın “üçüncü göz” olarak tavsif edilmesi. Evet, “üçüncü göz” olarak işlenen mevzuun pinael gland, yani kozalaksi bez, yani epifiz bezi, yani Rene Descartes’ın “ruhun koltuğu” dediği yer, yani Hint mistisizminde Kundalini Yoga’nın 6. çakrasına isabet eden “ruhî göz” olarak belirmesi, en önemlisi de Allah Resûlü’nün, insanda düşmanın iki kaş arasında konuşlandığını haber veren mucizesi, yani nefsin iki kaş arasında olduğunu bildiren hadîsin varlığı, tüm bunlar pek çok şeyi izah etmektedir. İsis ve Osiris’in oğlu olan Horus (Haru, Hor), Antik Mısır mitolojisinde gök tanrısıdır. Horus, şahin başlı olarak tasvir edilmiştir. Bazı tasvirlerde firavunlar İsis’in kucağında, yani kadının, yani nefsin kucağında tasvir edilmiştir.

Not: Şahin başlı Horus!.. Tedaisi, popüler kültür çerçevesinde uzun zamandan beri televizyon ekranlarında insanımızın idraklerini iğdiş eden küresel organizasyonlar, meselâ “Big Brother” veya “Biri Bizi Gözetliyor”, meselâ “Yeteneksizsiniz” subliminal içerikli “Yetenek Sizsiniz” gibi programlar ve daha öncesinde “Televole” ve birçok para ve hediye içerikli programlar, ki bunların Türkiye ayağının önceden M. Ali Erbil, şimdilerde ise Acun Ilıcalı olduğunu söylemekte fayda vardır. Acun’un tüm programlarının, Küresel Sermayenin tetikçiliğini yapan programlar olduğu nasıl görülmez?

Gelelim işin püf noktasına. Yeni Dünya Düzeninin kadın çağı olduğuna atıf yapanlar, aynı zamanda Meryem çağı olduğuna da bir gönderme yapmaktadırlar. Meryem Çağı esprisi aslında İsa’yı doğuran çağ mânâsınadır. Şimdi dikkat: İsa’yı doğuran, daha doğrusu İsa Aleyhisselâm’ın nüzulüne zemin hazırlayan çağ mânâsına Meryem Çağı, aslında fikir çağı, dolayısıyla da İBDA çağıdır! 21. yüzyıl, İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından, “21. yüzyıl fikir çağı, İBDA çağıdır” sözüyle mühürlenmiş bir zaman dilimidir. Yani Batı, treni kaçırmış ve şimdilerde nal toplamaktadır. Hak ve hakikatin karşısında olarak, Rabbülâlemine karşı “ben benim, sen sensin!” diyen nefs ve onun yeryüzünde mücessem hali olan Deccal taifesi, “ben yoluma, sen yoluna!” demekte ısrar etmektedir ve bu ısrar onun sonunu getirecektir. Bütün varlığın dile gelip ne kadar Yahudi varsa itlafına yardıma koşacağı günlere doğru hızla yol alınmaktadır. Yahudileşmişlerin de bundan nasibleneceğine hiç şüphe yok! İBDA Mimarı’nın, “Gerçek bir Büyük Doğu projesi içinde İsrail diye bir devlete yer yoktur” sözünün iyi tahlil edilmesi gerekiyor.

“Modern Uygarlık Miti”ni Truva Savaşının kazanımları üzerine bina eden günümüz Batı medeniyeti dünkü şaşaalı haliyle daha fazla hükümranlığını sürdüremeyeceğini anlayınca, 21. yüzyılda Kadın Çağına veya Feminal Çağa veya Hümanist Çağa hazırlık yapıyor kendince. Kadını ve kadınsılığı önceleyen, başa alan bir dil ve diyalektik kurguluyor. Dil ve diyalektik olarak, Hazret-i Havva’ya kadar götürülebilecek bir argümanlar silsilesi oluşturmanın edebiyatını yapıyor. İsa Aleyhisselâm’ı doğuran Hazret-i Meryem’e atıf yaparcasına, eski Mısır tanrısı Osiris’in karısı Tanrıça İsis’e ve oradan “dul kadının çocukları”na sarkan ve günümüzde de Meryem Çağı’na atıf yaparak istikbalin kurucu iradesi olduğuna kendisini inandırmaya çalışıyor. Hak ediş üzerinden değil de, el çabukluğu marifetiyle had ve hak hukuk tanımaz bir psikoloji ile bunu yapmaya çalışıyor. Hak ve hakikate teslim olmak yerine, bin bir türlü entrika ile bunu gerçekleştirmek peşinde. Bu arada, İBDA Mimarı tarafından “asra sırıtan” nesneye “Yahudi şeyi”, “Efemine” ve “Fettoş” yakıştırması yapılması da ayrıca dikkate değer!

Batılı devletlerin devlet idaresinde kadınların bulundurulması Kadın Çağı ile doğrudan ilintili gözükmektedir. 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin başına Meral Akşener’in getirilmek istenmesinin arka planında da aynı mantık vardı. Batı medeniyeti, aklı önceleyen bir anlayışa sahib. Bu, Eski Yunan medeniyeti, hatta eski Mısır medeniyetinden başlayan kadim bir gelenektir. Bu kadim gelenekte “Plastisite” anlayışı önemli bir yer işgal eder.  “Kabil’in ateşe tapması” ve “Samiri’nin Öküzü”ne kadar götürülebilir bir gelenektir bu! Plastisite, en mücerredi en müşahhas hâle getirme teşebbüsünün adıdır. Bir nevi tersyüz etme mantığı. Meselâ “kadın fikirdir” önermesi bir anda “fikir kadındır” olur. İşte bu, bugünkü Batı medeniyetini batıran anlayışın ta kendisidir. Tedaisi, “Atın ölümü arpadan olsun!”

Batı medeniyetinde “Modern Uygarlığın Miti” esprisi, Truva Savaşı ile birlikte başlatılır. 15 Temmuz 2016, “Modern Uygarlığın Miti”nin sonunu hazırlayan bir keyfiyeti haizdir. “Modern Uygarlığın Miti” eski Yunan, eski Roma ve Hristiyanlık üzerine bina edilmiştir. Ancak, söz konusu “Mit”in temelinde daha ziyade eski Yunan medeniyeti vardır ve eski Yunan medeniyeti, Helen olarak bilinir. Bir kadın olan Helen veya Helena, Troyalı Paris tarafından Troya’ya kaçırılmıştır. Yani Truva Savaşı’nın baş müsebbibidir Helen. Paris olmasaydı, yani Hektor’un kardeşi Paris Helena’yı Troya’ya kaçırmamış olsaydı, eski Yunanlı Akhalar Troya’ya savaş açıp onları tarihten silmeye yol bulamayacaklardı ve Batı medeniyetinin kocabaşları da “Modern Uygarlığın Miti”ne kavuşamayacaklardı. Ancak:

Akhalılar, her daim Truva medeniyetine göz diken bir mizaca sahib olmuşlardır. Bugünkü Yunanistan’ın İstanbul hayali kurmasının kökeninde de aynı duygu ve düşünce yumağı vardır. Eski Yunan medeniyetinin üzerine bina edilen bugünkü Avrupa’nın İstanbul hayali gütmesini bu merkezde değerlendirmek gerekir. Hakeza, Avrupa’nın kılcal damarlarına kadar sızmış olan Yahudi’nin İstanbul hayalini de yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Dün Osmanlı’nın tasfiyesinin gerçekleştirilmesi ve ardından kurulan Cumhuriyetin şahsında Ayasofya’nın müze kılınması ve süreç içerinde, Sultan Ahmet Camii’nin önünde Eski Mısır tanrılarının sembolleriyle süslü meşhur Dikilitaş’ın bir hançer gibi bağrımıza saplanılmasını İstanbul’un mânâsı ile doğrudan ilintili olarak bilmek lazımdır.

    Batı dünyasının gözünde dünkü Troya ne ise, bugünkü İstanbul da odur. Batı medeniyeti günümüzde “Modern Uygarlığın Miti”ni İstanbul olarak hayal etmektedir. Gördüğü doğrudur, lâkin neticesi Troya gibi olmayacak. “Ava giden avlanır”, hakikatine çarpacak; nitekim çarpmıştır da! Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından kaleme alınan Büyük Doğu Marşı’nın başlangıç cümlesi veya ilk kıtası:

 “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet!

Güneşten başını göklere yükselt!

Avlanır, kim sana atarsa kement,

Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.

Paris ile birlikte Troyalılar kadını, dolayısıyla da fikri ele geçirmişlerdi. Ancak, Truva Savaşı ile birlikte kadın veya fikir tekrardan Batı dünyasının eline geçmiştir. Paris, bugünkü Fransa’nın başkentidir. Fransızlara “beşer zekâsının sekretaryası” denilmesinin sebebi yoksa bir ironi mi? Öyle ya, namuslarını yatak odasından kaçıran bir adamın ismini o gün bugündür yaşatmaktadırlar. Ya da, sen bizim kadınımızı aldın ama biz de seni aldık mı demek istemektedirler. Soy, kadından geçmektedir Yahudilikte. Dolayısıyla da, mizaçları açısından bir sıkıntı yok! Domuz tabiatlı olmak böyle bir şey işte!

Truva Savaşı’nı kazanan Batı, yani kadın veya fikrî bünyesine alan Batı, “21. yüzyıl fikir çağı, İBDA çağıdır” diyen İBDA Mimarı tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Bir oyunla, (ilahî bir oyunla), kadın veya fikir tekrardan İstanbul’a getirilmiştir. Hem de “500 yıldır beklenen mütefekkir” vasfıyla!.. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, “Batı Tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çekerek” bunu gerçekleştirmiştir. Bir plastisite olarak değil de, gerçek mânâsıyla bir “Fikir Çağı” olacak olan 21. yüzyılın, aynı zamanda “beşer zekâsının sekreteri” olan İBDA çağı ile örtüşen bir mânâda olduğu anlaşılmalı ve “gerçeklik” veya “reel politik” üzere olanlar bu durumdan ziyade istifade etmelidirler.

Batı’nın, Anadolu merkezli Türkiye’ye, diğer bir ifadeyle de Anadolu topraklarından neşet etmiş Büyük Doğu-İBDA’ya karşı savaş açmasının, Akhalıların Troya’ya savaş açması ile dolaylı, aslında doğrudan ilişkisini görmek gerekiyor. Akhalıların bir hile ile yani Truva atına benzer bir hile ile yâni Fettoş vesilesi ile tekrar böyle bir savaşı kazanabileceklerini sanmaları, beyhude bir hayâldir.

İçimizdeki “Truva atı” Fettoş benzetmesi yersiz değildir. Bilindiği üzere at, insana en yakın hayvandır. Çünkü at, tıpkı insan gibi rüya görür ve insanı insan olarak tanıyan tek hayvandır. Diğer taraftan at, Allah Resûlü’nün miraca yükseltilmesinde onun biniti olmuş Burak ile de yakından ilintilidir. Bu arada, mevzuumuzla doğrudan ilintili olarak, Burak’ın ebced değerinin Mirzabeyoğlu’na denk geliyor olması, ayrıca güzel ve yerinde bir tevafuk.

Diğer taraftan, insan ta başından beri insandır. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi, yani son halkasını insanın oluşturduğu organik evrime göre, insanın en uzak atasının orman tabanında yaşayan ve yumuşakçalarla beslenen Prosimiyen, yani maymungillerden önceki aşamadan yol bulup, ağaç tepelerinde yaşamaya başlayan ve bir kemirgen olan Ağaçsivrifaresine, yani ağaç maymunluğu aşamasına ve oradan Ramapithecus ve Shivapithecus aşamasına, yani maymungiller familyasına evrildiği ve en nihayet türden türe atlayarak insansı varlıklar olarak kabul edilen Hominidlere ve oradan da geniş anlamda “insan” cinsinin türlerine, yani dik yürüme, elin evrimi ve beynin evrimi ile birlikte Homo Habilis, Homo Erectus ve Homo Sapiens aşamasına, yani Homo cinsine doğru evrilmiş değildir. İnsanımsı varlıktan evrilerek insan şeklini aldığı safsatasına, daha doğrusu küfrüne inanan Darwinistlerin insan maymun benzetmesini bir kenara bırakalım ve varlık derecelerinin yani maden, bitki, hayvan ve insan silsilesi içerisinde insana en yakın hayvanın maymun değil, at olduğunu ve atın da, hayvanlar âleminin ufkunu temsil ettiğini bilelim. Bu arada şekil itibariyle insanın hangi hayvana benzetilebileceği sorusuna verilebilecek cevab hiç şüphesiz ki maymun olacaktır. Nitekim “maymun, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin, bedenen insana en çok benzettiğini söylediği hayvan; varlık mertebesinde hayvan; nefs sahibi, ama akıl ve ruh sahibi değil, Allah’ın emanetini kabul teklifine de muhatab değil, insan tasarrufuna tâbi ve içgüdü sınırında “neyse o” sırrı meçhul, varlık sebebi neyse ona göre davranan; dolayısıyla, seçme hürriyeti de yok, Allah’ın mahlûkları… İnsan, hür iradesiyle mümin veya kâfir, Allah’ın marifetine erme yolunda veya değil, eşya ve hadiseyi, zabt memuriyetinde Halife veya değil… “İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir; bu yüzden ona Halife” dendi…”[3]

İnsana en yakın olan atın tahtadan bir benzerinin adı olan Truva atının Troya’nın düşmesinde kullanılması ile İnsana, dolayısıyla da Allah Resûlü’ne en yakın olan Mirzabeyoğlu’nun “cansız veya ruhsuz” bir temsili gibi kurgulanan Fettoş’un bir “Truva atı” keyfiyetine büründürülüp İstanbul’un düşürülmesi maksadıyla kullanılması arasındaki benzerlik ziyade dikkat çekicidir. İnsandan kasıt, topyekûn kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü’dür. Zamanımızda ise insandan kasıt, Allah Resûlü’nün gölgesi hâlinde temayüz eden Halife-İnsandır. Bu arada, “Halife-İnsan kimdir?” sorusunun cevabını bilmeyen varsa bir zahmet araştırıp bulsun. Bizim için bu mevzu bir problem olmaktan çoktan çıkmıştır. Yine de bu mevzu hakkında kısa bir özet yapmak gerekirse, o da şu:

 “Bütün zaman”da tecelli eden hakikat Allah Resûlü’nde tecelli etmiştir ki, buna Hakikat-i Ferdiyye veya Ferdin Hakikati tabir edilmiştir. Derinliğine doğru insan ve genişliğine doğru toplum olarak temayüz eden topyekûn insanlık, hiç şüphesiz ki kendi zamanını yaşar. Bu hakikatten mülhem sormak gerekir ki, “her zaman diliminde tecelli eden bir hakikat vardır” hakikatinden mülhem, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda tecelli eden hakikat nedir ve kimde tecelli etmiştir? Bu soru, her insan ve toplum açısından cevaplandırılması gereken bir sorudur. Aksi takdirde, çağından mesul insanın, zamanın hakkını vermesi veya verebilmesi mümkün değildir. “Zamanın hakkını vermek” hayvanî değil, insanîdir. Çünkü “zaman şuura var” ve “hayvan, zamanın içinde yaşarken zaman dışıdır.” İnsanın atasının maymun olduğunu iddia edenlere bu mevzu nasıl anlatılır bilemiyorum ama bilinmesi gereken şey şudur ki, “hakikatler fertlerde tecelli eder” hakikati bir yana, söz konusu hakikat kimde tecelli ettiyse, hakikatin bizzat göstericisi veya öğreticisi de odur. Felsefeyi “hakikat arayıcılığı” ile irtibatlandırıp kaos keyfiyetini haiz mitoloji ile doğrudan ilişkilendirenler, kaostan nasıl bir kozmos veya düzenin fışkıracağını seyretmeye devam edebilirler. Sahici şair sözüyle: “Görecektir duranlar yürüyeni!”

Bir “Truva atı” keyfiyetine büründürülen Fettoş, “Samiri’nin Öküzü” misalinde olduğu gibi, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine bulaş(tırıl)mış ve sahte Halife-İnsan olarak kendisine inananların putu olmaya kadar götürülmüştür. İşte böyle bir puta veya putlaştırılmış insana inananlardır ki, (“ruhsuz” mânâsına “tahtadan adam”a inananlar), 15 Temmuz’da “Truva atı”nın içinde saklanan Akhalı askerler örneğinde olduğu gibi, tam da hesap edildiği şekilde meydan yerine çıkıp Anadolu insanını temsil eden İstanbul merkezli Türkiye’nin işgalini gerçekleştirmek istemişlerdir. Ama olmadı, olamazdı da, çünkü hesap baştan yanlıştı ve yanlış hesap eskiden Bağdat’tan dönüyordu, şimdilerde ise İBDA’dan dönüyor.

15 Temmuz 2016’da “İstanbul Savaşı”nı başlatan Batı medeniyetinin kocabaşları, “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” hakikatine çarpmışlardır. “İstanbul Savaşı”nın, sahici fikrin sahibi insana kazandırdıkları tarif edilebilir olmaktan uzaktır.  En başta, savaş öncesine kadar daha ziyade derinliğine doğru gerçekleşen sahici fikir, genişliğine doğru hem mekânına ve hem de taşıyıcı kitlesine kavuşmuştur. Bir trajik ironi de olsa, düne kadar “Paris” ismini kendisine başkent yapan Fransa’nın şahsında tüm Avrupa kıtası veya Batı medeniyeti, sahici bir eda ile “beşer zekâsının sekreteri” olmaya devam etmek istiyorsa eğer, daha doğrusu “beşer zekâsı”nın gölge keyfiyetine bürünmek istiyorsa eğer, “beşer zekâsının sekreteri İBDA”ya teslim olmak mecburiyetindedir. Aksi takdirde onu bekleyen akıbet Troyalıların akıbetidir. Bilmem kaç yüzyıl sonra kazı çalışmalarına mevzu olmak yani!   

“Truva atı”nın kullanıldığı Troya Savaşı, Helen soyu Akhalıların Troyalıları yenmesiyle neticelenmiş ve bugünkü “Batı Uygarlığının Miti” olmuştur. Dolayısıyla da bugünkü Batı medeniyetinin temellerinin atıldığı savaş olmuştur. Aynı Batı medeniyetinin temellerinin sarsıldığı ve dahi çöküşe geçtiği tarih, yani “Batı Uygarlığının Miti”nin son bulduğu tarih, “İstanbul Savaşı”nın vuku bulduğu 15 Temmuz 2016’dır. Ne garib bir tevafuktur ki, Batı medeniyetinin “Truva atı” keyfiyetine büründürdüğü Fettoş ve hempası, Batı medeniyetinin kazanmasına değil, kaybetmesine vesile olmuştur. Bu yenilgiden sonraki süreç, “Otuz Yıl Savaşları”na doğru gidiş ve oradan yeni bir tecrübe ile yeni bir nizama geçiş süreci olsa gerektir. Malum olduğu üzere, nice acı tecrübelerden sonra “kötünün iyisi” denilebilecek bir sistem olan Demokrasi ile teskin olan Batı medeniyeti, yanıldığını “İstanbul Savaşı” ile birlikte ve bugün aslında Demokrasinin iyi bir sistem olmadığını anlamış olmalıdır. Tekrardan aynı acı tecrübeler üzerinden yeni bir arayışa girip girmemek Batı dünyasının kendi “Demokratik” tercihi olacaktır. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, varacakları en güzel yer veya ulaşacakları en güzel sistem, hiç şüphesiz ki Başyücelik Devleti’nin üzerine bina edildiği Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminden başkası olmayacaktır.

Devamı için tıklayınız >>>

 
Etiketler: 15, Temmuz, Direnişi, , Halk, (İBDA), İhtilâli
Yorumlar
Haber Yazılımı