Yazı Detayı
01 Mart 2018 - Perşembe 08:36
 
II. Abdülhamid Dönemindeki Yenilenme Çabası ve Bir Örnek: Fatma Aliye Hanım
İbrahim Tatlı
 
 

Giriş  

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’a ait olan, ilk söylendiğinde herkesin burun kıvırdığı, bugün ise paylaşılamayan hakikat: “Abdülhamid’i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.”

 

Nakşibendi tarikatı şeyhlerinden Seyyid Muhammed Raşid Hz.nin (k.s.) Seyda lakaplı Abdurrahmân-ı Tâhî Hz.nden (vefatı: 1886) aktardığı hakikat: “Seyda buyuruyor ki bana müceddidlik geldi, ben kabul etmedim. Müceddidlik Sultan Abdülhamid’e olsun dedim.” Malûm her devirde bir müceddid, yani dini yenileyici bir zat bulunur. O asırda da müceddidlik Seyda’ya geldiği halde almamış, Sultan Abdülhamid’e olsun demiş. Ben müceddid olursam civarımdaki üç beş vilayete tesir edebilirim demiş. Fakat Sultan Abdülhamid ise ta Mekke-i Mükerreme’ye kadar bütün İslâm âlemine hükmetmektedir. O müceddid olursa İslâm âlemine daha faydalı olur diyerek, müceddidliği kabul etmeyerek Sultan Abdülhamid’e vermişti.

 

En başta şunu söylemeliyim ki, bu yazı dinde tecdid kavramının ne anlama geldiğini açıklama yahut Sultan Abdülhamid’in müceddid olduğunu ispat etme iddiası taşımamaktadır. Burada esas olarak Sultan Abdülhamid’in İslâmî anlamda orijinal bir yenilenme teşebbüsü ortaya koyduğunu iddia etmekteyiz. Belki bu vesileyle tecdid denen şeyin ne olduğunu anlamaya dair aciz bir çaba sergilemiş de sayılırız.

 

Kısaca kendi köklerine bağlı orijinal bir yenilenme şeklinde tarif edilebilecek tecdid hadisesi, belki de geçmişte hiç zamanımızda olduğu kadar zor ve önemli, daha doğrusu zaruri hale gelmemişti. Kısa ömrünün son demlerinde İbrahim adını alıp Müslüman olarak ölen, sömürgeciliğe karşı yazılarıyla meşhur eski Fransız lejyoneri Frantz Fanon’un Prof. Dr. Ahmet Ersoy’dan işittiğim sözlerine dikkat: “Ezilenler batıya karşı mücadele ediyor ama batılıların zihni aletleriyle düşündükleri için yenilgileri bitmez. Ne zaman ki kendilerine ait bir yol icad ederlerse o zaman başarabilirler.” Haberdar olmadan Üstad Necip Fazıl’ın misyonuna işaret eden Fanon, yapılması gerekeni hem derin bir kavrayışla ortaya koymuş, hem de selef-i salihin zamanına bakalım diyerek anlayışsızca tefsir ve hadis tercümesi okumayı marifet sayıp kimi hadislerin sıhhatini sorgulayan ve selef sonrası dönemlerde ne varsa gelenek adı altında yok sayan, böylece o geleneğin bağlı olduğu kökten de kopan selefîlik iddialılarının sığlığını da ihtar etmiştir. İbda Mimarı’nın “herşeyin edebiyatı lazım” ölçüsüyle mutabakat halinde “bu millet bu davada rüşdünü ispat edememiştir” diyerek I. Meşrutiyet meclisini kapatan Sultan Abdülhamid icraatta tam da bu doğru bakışa sahiptir.

 

İlaveten; Nakşibendi büyüğü Seyyid Abdülhakim Arvasi Hz.nin mübarek nefesiyle doğan, “Abdülhamid’i anlamak herşeyi anlamak olacaktır” sözüyle Sultan Abdülhamid’i kendi davasında esas teşkil edecek bir mevkiye koyan, İslâma muhatap anlayışın yenileyicisi Üstad Necip Fazıl’ın yüce misyonu ve onun mukadder oluşu halinde meydan yerini tutmuş İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Nakşi sırrıdır kavgam” düsturuyla zuhuru… İşte bunları bir arada düşününce, Sultan Abdülhamid’in hem şahsı hem de saltanat devri, dinde tecdid kavramını düşünmeye sevk ediyor insanı. Şüphesiz daha başka ve daha büyük tedailere ve daha esaslı bir iz sürüşe de yol vermesi gereken bu alaka, burada sadece Sultan Abdülhamid dönemindeki orijinal bir yenilenme çabasını anlamaya ve örneklendirmeye hasredilmiştir. Sultan Abdülhamid dönemi hakkında bu açıdan umumi değerlendirme yapılmış ve beraberinde Sultan’ın misyonuna bağlı çaba sarfetmiş bir şahsiyet olan Fatma Aliye Topuz ismi üzerinden mesele konuşulmaya çalışılmıştır.

 

Sultan Abdülhamid, kendi saltanat döneminde yapıp ettiklerinin mânâ ve önemine dair bir manzume yahut kısa da olsa bir manifesto bırakmamıştır. Bütün sır onun icraatında gizlidir ve dikkatli bir bakış onun, bozuk ve eksik olan ne varsa hepsini İslâm’a uygun şekilde düzeltme ve tamamlama gayesi güttüğünü farkeder. Bunun tecdid anlamına gelmesi yerinde midir yoksa zorlama mıdır, burada bunun tartışması yapılmayacaktır. Esas olan Sultan Abdülhamid’in işte bu bakışa ve niyete sahip olduğunun teşhis ve tespitidir. Dolayısıyla orijinal bir yenilenme tabiri yeri geldikçe tekrar edilecektir.

 

Bilindiği gibi Sultan II. Abdülhamid, batılı tarihçiler nazarında büyük bir reformist kabul edilir. Onların kendi anlayışlarında reformist tabiri gayet yerindedir. Bugün ülkemizde de batılı ilim adamlarına yaslanma rahatlığı içinde aynı tabir kullanılır olmuştur. Büyük Doğu Mimarı’nın ta 1940’lı yıllarda dile getirdiği hakikate ancak son yıllarda ve kısmen yaklaşan ilim çevresi, batı kafasıyla ancak bu kadarını idrak edebilirdi. Onlara göre her türlü hukuk, eğitim, imar, alt yapı vs. çalışmalarıyla Osmanlı’yı tabiri caizse kalkındıran bir sultan olan Abdülhamid, gerçekte her sahada mağlup İslâm dünyasına ışık tutan bir liderdi. Tahta çıktığı ilk demlerde “bu millet bu davada rüşdünü ispat edememiştir” diyerek meşrutiyet soytarılığını durdurması, onun üstün idrak seviyesini ve meseleleri her yönüyle kuşatmış olduğunu gösterir. Belki bu bile onun orijinal bir yenilenme çabası içinde olduğunu delillendirmeye kâfidir. Sultan Abdülaziz zamanında başlamış olan ve kısaca orijinal ve kapsamlı bir kanun yapma faaliyeti olduğunu söyleyebileceğimiz Mecelle’nin devam ettirilmesi (Prof. Dr. Kemal Karpat’a göre Mecelle, “Fıkıh” veya “dini kanun”un modernize edilmiş, güncellenmiş versiyonudur”)(1), eğitim, ulaşım ve haberleşme alanlarında sarfedilen büyük çaba, tek tek ele alınması gereken ve Abdülhamid’in misyonu dahilinde değerlendirilmesi gereken mevzulardır. I. Dünya Savaşı koptuğunda Osmanlı’nın sahip olduğu az çok yetişmiş insan kadrosu ve devlet altyapısı işte bu çabayla vücuda gelmiştir. Batılılar açısından büyük, ama bizim açımızdan kısıtlayıcı olan reformcu tabiriyle bakmak yerine tecdid nosyonu çerçevesinde yaklaşmanın daha doğru olacağını iddia ettiğimiz Sultan Abdülhamid, eğer içten ve dıştan her türlü taarruza ve ihanete maruz kalmasaydı ve yapmaya çalıştığı şeye halktan karşılık bulabilmiş olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı diye düşünmek gerekir.

 

Dışta ve İçte Dönemin Fikri Havası

 

Bilindiği gibi Sultan Hamid dönemi, Tanzimat döneminin peşinden gelir. Tarihçilerin, “Türkiye’nin modernleşmesi” başlığı altında incelemeye alışkın olduğu çalkantılı 19. Yy.ın en önemli hadiselerinden olan ve modernleşme denen serüvenin “erken dönemi” olarak da değerlendirebileceğimiz Tanzimat Dönemi, yani II. Mahmud’un ölümüyle (1839) II. Meşrutiyet’in ilanı arasındaki (1876) zaman diliminde vuku bulmuş iki önemli hadise olan Tanzimat ve Islahat fermanları ve bunlar etrafında gelişen sosyal ve siyasi değişim ve dönüşüm “batıyı taklit veya batıyla uyumlu olma çabası” olarak özetlenebilir.(2) Modernleşme yolunda atılan hemen her adım bu tarifler etrafında uzun uzun tartışılmıştır ve hala tartışılmaktadır. Türkiye’nin modernleşmesi bahsinde büyük bir reformcu olarak kabul edilen Osmanlı sultanı II. Abdülhamid ise Napoleon Bonaparte’a yapılan benzetmeyle takdim edilerek “aydınlanmış despot”(3) olarak kaydedilir. Öte yandan onun taklitten ve kopyacılıktan uzak yeni ve orijinal bir inşa çabası anlamına gelebilecek faaliyetleri tipik oryantalist bakışla göz ardı edilmiştir.

 

II. Abdülhamid zamanında Osmanlı İmparatorluğu’nun münasebet halinde bulunduğu güçler ekseninde Avrupa’daki vaziyete ve Osmanlı’nın durumuna göz atmamız gerekir.

 

Önce dışardan başlarsak, Avrupa müthiş bir entelektüel kaos içindeydi. “Aydınlanma Çağı” ve onun büyük zaferi “Fransız Devrimi” sonrasında Avrupa’da yeni bir bakış ve anlayış doğmuştu; dinin ve kralın hâkimiyetini reddeden, “dünyevi ve bireyselci” bir eksen etrafında yeni bir dünya. Onun karşısında ise hâlâ ayakta kalmaya çalışan eski dünya. Fransa ve İngiltere’nin şampiyonu olduğu yeni dünya karşısında kısmen “Aydınlanma Çağı” fikirlerini kabul etmiş -teknik ve ilmi sahada- ama hâlâ krallık ve imparatorluk rejimlerini terk etmeyen Avusturya, Almanya, Rusya ve Osmanlı. Arada da tabandan tepeye çıkmaya çalışan komünistler, anarşistler vs. Bütün Avrupa felsefî tartışmalara boğulmuştu. Pozitivizm ve materyalizm gibi akımlar ile onların türevleri halinde ideolojiler, Avrupa entelijansiyasını ve dolayısıyla sosyal ve siyasi hayatını çarpıcı şekilde etkilemekte, hatta yönetmekteydi. Tartışmalar, her türlü fikrin kitap ve gazete gibi yaygın matbuat vasıtasıyla geniş kitlelere veya en azından tahsilli kesime kolaylıkla ulaşıyor olmasından dolayı son derece hararetliydi ve bu yüzden içinde bulundukları toplumların sosyal dokusuna ve devletlerin siyasetine ciddi şekilde tesir gösteriyordu. Artık bizzat fikrin kendisi en güçlü silah haline gelmişti dersek abartmış olmayız. Umumiyetle “eski rejim” tabirine uygun olan yukarıda saydığımız dört devlet içinde bu tartışmalar daha ziyade “yeni rejim” olarak doğmuş Fransa ve İngiltere’ye müzahir ve “eski rejim”lere aleyhtardı. Haliyle bu yeni fikirlerin inkişaf ettiği eski rejim ülkeleri bu fikirlerin tehdidi altındaydı. Bunların tamamen seküler olmaları hasebiyle Osmanlı varlığı da topyekûn tehdid altındaydı.

 

İçeriye dönersek, bilindiği gibi o demlerde Osmanlı İmparatorluğu güçlü düşmanları karşısında son derece zayıf hatta aciz durumdaydı ve kurtuluş çareleri aramakla meşguldü. Mütemadiyen tekrarlanan “ıslahat” çabalarıyla gidiş düzeltilmeye çalışılmışsa da çare olmamış, III. Selim’in Nizam-ı Cedid teşebbüsü felaketle sona ermiş ve nihayet II. Mahmud’un cesur hamleleriyle yeni ve köklü bir dönüşüm için zemin uygun hale gelmişti. Buna rağmen, Tanzimat Fermanı’nın ilanını başa alırsak, II. Abdülhamid zamanına kadar geçen kırk yıl gibi epey uzun bir zaman sonucunda çok az yol alınmış ve yapılanlar da hem çoğu yerli ve yabancı devlet adamlarınca, hem de çoğu ilim adamı ve entelektüel tarafından Avrupalı büyük güçlere karşı diplomatik hamleler yahut sathi ve taklitten ibaret düzenlemeler oldukları yolunda ciddi eleştirilere uğramıştır.(4) Üstelik Avrupa’da Rönesans’tan beri devam eden bir sosyo-kültürel evrimin sonucu olarak onlar açısından orijinal kabul edilebilecek olan modernleşme, Osmanlı bünyesinde hiçbir sosyal dayanağa sahip olmaması yönüyle de maluldü.(5) Ciddi ve köklü bir “yenilenme” yerine batılı “modernleşme” çabasının başka bir netice vermesini beklemek de zaten abesti. En azından bünyelerin farklı olduğu gerçeği dikkate alınmalıydı. Neticede aşikâr olan şudur ki, henüz Osmanlı için kurtuluş yolu açılmamıştı. Nitekim “Tanzimat dönemi”, 1876 yılında şeklen “meşrutiyet rejimi” gibi bir meyve vererek noktalanmışken, hemen peşinden gelen ve Osmanlı başşehrinin kapılarında durdurulabilen “93 Harbi” felaketiyle, öz olarak Osmanlı’nın kötü durumunda hâlâ hiç bir şey değişmediği açığa çıkmış ve bundan dolayı neyi başardığı tartışılması gereken bir devir olarak sona ermiştir. Neticede Osmanlı’yı kurtarmak için planlı veya sathi ama orijinal olmayan yani Osmanlı özünden doğmamış bir çaba sarf edilmiş ama Osmanlı bu kadar uzun bir zaman dilimi sonunda belki de eskisinden daha kötü bir durumda 19. asrın son çeyreğine ulaşmıştır.

 

O demlerde Genç Osmanlılar adıyla anılan ve umumiyetle “İslâmcı” olarak yaftalanan grup, entelektüel açıdan gayet faal bir kesimi temsil ediyordu. Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa gibi meşhur idealist ediplerin de içinde bulunduğu bu hareketin kurucuları arasında Mısırlı Hidiv ailesinden, iktidar hevesi kursağında kalmış Prens Mustafa Fazıl da vardı. Özet olarak Genç Osmanlılar meşrutiyet isteyen ve bunu ciddi ve açık şekilde dile getiren bir tavır sergilediler. İddiaları için ileri sürdükleri referans kaynağının İslâm olması yüzünden “İslâmcı” olarak addedilmişlerdir ama bu hem onlar için abartılı, hem de “İslâmcılık” gibi bir nosyon ihdas ve icad edilecekse o nosyona da uzak bir yakıştırma sayılır. Zamanın geçerli veya çok tartışılan fikirleri karşısında çok zayıf kalan ve Osmanlı idare şeklinin meşrutiyete dönüşmesini istemekten öteye gidemeyen Genç Osmanlılar, meşrutiyet için referans olarak dinî nassları ileri sürerlerken son derece sığ görüşler belirtmişler ve referans kaynakları olan İslâm hakkında anlayış seviyelerinin yetersizliğiyle kendilerini göstermişlerdir. Meşrutiyet idaresi için “Müslümanlar arasında istişare” ve “ihtilafın rahmet olması” hakkındaki hadisleri ileri sürerlerken gayet romantik olmalarına mukabil, İslâm’ın “emaneti ehline verme”, “istişareyi ehliyle yapma” ve ihtilafın da bilcümle halk arasında değil ancak ehil olanlar arasında rahmet olabileceği ölçülerini ve hakikatlerini hiç bilmiyormuşçasına cahillik sergilemişlerdir. Ortaya konan şairane ifadeler ne yazık ki içi boş temennilerden öteye geçemez. Lewis, Genç Osmanlıların düşünceleri hakkında sözünü esirgemeden “bulanık ve çocukça” sıfatını kullanmıştır ki, bu söz tam da yerini bulmuştur.(6) Arayı iyice açan batı dünyası karşısında ciddi bir yenilenme anlamına gelebilecek teklifleri, hele İslâmî anlamda, yoktur. Ayrıca fikirlerinde kopisttirler(7) ve yaptıkları dinî referanslar, kopyaladıkları fikirleri orijinalleştirme ve meşrûlaştırma çabasına hizmet etmekten başka işe yaramaz. Buna rağmen kullandıkları dini referanslardan dolayı hala “İslâmcı” olarak anılırlar ki, bu da onları tedkik eden gözlerin kabahati olsa gerek. (Bu örneği o günlerden bugüne İslâm âleminin pek çok yerinde “İslâmcı” yaftası altında faaliyet gösteren, en hafif tabirle, saf dil zihinlerin durumuyla benzerliği açısından da dikkate almalıdır.)

 

Genç Osmanlılar’ın ardından gelen ve 1908 yılında II. Abdülhamid’den iktidarı zorla alacak olan Jön Türkler ise tamamıyla batılı referanslara sahip “seküler” bir hareketti. Total olarak bakıldığında pozitivist ve materyalist yaklaşımların yer bulduğu, Türk milliyetçilerinden Ermeni ayrılıkçılarına kadar birbirinden farklı hatta zıt grupların bir araya toplandığı Jön Türkler, özetle “istibdad” olarak niteledikleri Sultan Hamid iktidarını yıkmak için bir araya gelmiş bir fikirler ve gruplar koalisyonuydu, tabiri caizse ortak bir “cephe örgütlenmesi”ydi. İş ve harekette gayet cüretkâr ve atılgan olan İttihad ve Terakki cemiyetinin liderliğini tamamen ele geçirecek olan Jön Türkler, her ne kadar hedef aldığı sultanı saf dışı bırakmakta becerikli ise de vaad ettiği özgürlükleri vermek ve daha da önemlisi nasıl bir yeni düzen kuracağına dair sistemli ve planlı bir programa sahip olmak noktasında son derece problemliydi; zaten çok geçmeden de icraatlarıyla büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu.(8) Lewis’e göre Jön Türk iktidarı kısa zamanda meşrutî idareden “bir tür askeri oligarşi”ye dönüştü.(9) Besbelli ki yeni bir düzen kurmada planlı ve hazırlıklı değillerdi. Zürcher de bu bahiste II. Meşrutiyet’in ilanı akabinde vuku bulan işçi grevlerinin hükümet tarafından İTC desteğiyle bastırılması ve sonrasında da grevlerin yok denecek kadar az olduğu mealindeki sözleriyle(10) Jön Türklerin sultanı devirdikten sonra vaad ettikleri özgürlükleri vermeyerek düştükleri tezadı dile getirir. Denebilir ki, eğer iddia ettikleri gibi, bir “istibdad” düzenini yıkmışlarsa, getirdikleri yeni düzenden dolayı ya yalan söylüyorlardı ya da konjonktürel açıdan totaliter olmanın bir zaruret olduğunun ifşacısı durumuna düşüyorlardı. Bu vaziyet, Sultan Hamid dönemini “aydınlanmış zorbalık” olarak görenlerin, bu iddialarını tersinden değerlendirmeye ve muhasebeye muhtaç olduklarını ihtar eder.

 

Netice olarak şunu tespit edebiliriz ki, o dönemlerde Osmanlı içindeki fikri hareketler derin köklere dayanmayan, orijinal olmayan ve umumiyetle ithal fikirlerin acele kopyacılığından ibaret bir sığlık ifade etmekteydi. Tabiî ki bu tariften maksad, fikir sahiplerini küçümsemek ve hiçe saymak değildir, bilakis çoğunlukla bu insanların çabası, trajediye dönüşmüş inkıraz halinden Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmaktı. Anlayamadıkları şey ise, ithal ettikleri fikirlerin sadece doğdukları yerde karşılığının olması, ama misafir geldikleri bu dünyada orijinal bir mâl edişle bünyeye dâhil edilmesinin zaruri olduğuydu. Alınan gıdanın sindirim organlarınca dönüştürülerek kana karışması gibi bir mal ediş zaruretiydi bu, aksi halde yapılan aşının tutmaması hatta bünyeyi zehirlemesi tehlikesi barizdi. Ayrıca sadece eskimiş ve eskitilmiş ne varsa muhasebe edilerek yenilenmeliydi. Daha açık bir ifadeyle “tecdid” faaliyetiydi gerekli olan.

 

Şunu da söylemeden geçmemeli: Batının doğuya oryantalist bakışının, doğunun okumuş kesimini de doğuya karşı aynı oryantalist bakışa ittiğini ve bunun da batının doğuyu işgali için kullandığı bir fikrî vasıta olduğunu göz önünde tutarsak, yukarda mevzu bahis ettiğimiz Jön Türkler’in hatta Genç Osmanlılar’ın ciddi şekilde manipülasyona açık hareket ettikleri de açığa çıkar. Bu tesbit dolayısıyla, aynı zamanda, bilerek veya bilmeyerek Osmanlı’yı kurtarma çabasının Osmanlı’yı dışardan yıkma teşebbüsüne içeriden destek mânâsına gelebilecek yönünü de görürüz. Bunların farkına varan ise hedef aldıkları Sultan II. Abdülhamid’di.

 

II. Abdülhamid ise Batı’dan alınabilecek ne varsa almaya çalışmıştı.(11) Bürokrasiyle iktidarı paylaşmayı reddederek devleti şahsî idaresi altına almasından dolayı “müstebid” diye suçlansa da, onun bu davranışını “İslâmî Saltanat” başlığı altında ele alan Carter Findley’e göre sultanın sahip olduğu yetkiler İslâm ve Türk geleneklerine uygundu.(12) II. Abdülhamid hızla genişlettiği ve büyük ciddiyetle üzerinde durduğu eğitim faaliyetleri yoluyla yeni bir neslin yetişmesine gayret etmiş ama gösterdiği çabaya ve ulaştığı önemli başarılara rağmen son kertede kaybetmiş ve yıkılmıştır. Kendi aklında her ne varsa bunu anlayan yahut paylaşan devlet adamı ve aydın sayısı yok denecek kadar azdı. Bunlar arasında büyük devlet ve ilim adamı ve de büyük tarihçi Ahmet Cevdet Paşa en bahse değer şahsiyettir. Kemal Karpat tarafından “sultanın en önemli danışmanı”(13) olarak takdim edilmektedir Paşa. O, hem verdiği eserler, hem de İslâm hukuku alanında son derece önemli olan Mecelle’ye katkısı üzerinden bakıldığında Osmanlı orijinine dayalı bir yenileşme fikrine muvafık bir portre olarak görülebilir. Kemal Karpat’ın Mecelle hakkındaki fikirlerini “Fıkıh veya “dini kanun”un modernize edilmiş, güncellenmiş versiyonudur” şeklinde yukarıda beyan etmiştik.(14) Bu da buradaki “orijinal bir yenilenme” iddiasına muvafık düşmektedir. Paşa’nın bu çalışması bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir.

 

Dipnotlar

1-Kemal H. Karpat, The Politicization of İslâm: Reconstructing Identity, State, Faith and Community in the Late Ottoman State, New york 2001, s. 114.

2-Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul 2000, s. 80, 84, 85

3-Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara 2014, s. 238-284

4-Zürcher, a.g.e., s. 88, 90, 102

5-Zürcher, a.g.e., s. 102

6-Lewis, a.g.e., s. 236

7-Lewis, a.g.e., s. 235

8-Lewis, a.g.e., s. 286

9-Lewis, a.g.e., s. 286

10-Zürcher, a.g.e., s. 140

11-Lewis, a.g.e., s. 242-243.

12-Carter F. Findley, Modern Türkiye Tarihi İslâm, Milliyetçilik ve Modernlik 1789-2007, İstanbul 2011, s. 148

13-Kemal H. Karpat, The Politicization of İslâm: Reconstructing Identity, State, Faith and Community in the Late Ottoman State, New york 2001, s. 188.

14-Karpat, a.g.e., s. 114.

 

İbrahim Tatlı ​- Aylık Dergisi 161. Sayı

 
Etiketler: abdülhamid han fatma aliye hanım, osmanlı,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı