Yazı Detayı
04 Ocak 2017 - Çarşamba 12:36
 
Akıncı ve Subay
Ethem Köylü
 
 

“Haydi, Artık Uyuyan Destanı Uyandır!” (Arif Nihat Asya)

Hikâye; Rabtiye

…Mahkûmsunuz, bir hastane odasındasınız ve ameliyat gününüzü bekliyorsunuz. 28 Şubat kudurganlığından sonra bir de yakın bir zamanda yeni Our Boys FETÖ’cü oğlanların darbe girişimini atlatmışsınız… F tipi şartlarında, olağanüstü hâller, kanun hükmünde kararnameler ve yeni yönetmelikler arasında hayatınızı idame ettirmeye çalışıyorsunuz. Ayağınızda bir metreye yakın bir zincirle yatağa bağlı vaziyette otururken, birden kapı açılıyor ve rütbeli askerlerin bile komutanım çektiği sivil giyimli, orta yaşlarında biri rabtiye karşınıza dikiliyor…

Sevecen bir gülümsemeyle: “Selamünaleyküm, beni hatırladın mı Akıncı kardeşim?” diyor. “Aleykümselâm! Simanız yabancı değil de, nereden tanışıyoruz beyefendi?” diyorsunuz. O yine neşeli bir yüzle; “ Ee normaldir, onca sene geçti aradan. O zaman size biraz yardımcı olmalı” diyor ve demesiyle şiir okumaya başlaması bir oluyor: “Bu yurda her belâ içinden gelir… “Hep”leri hep hiçin hiçinden gelir…” Malûm olduğu üzere şiir yabancı gelmiyor, bir farkla ki bazı yerlerini,  FETÖ’den gelir, ÇETÖ’den gelir (Çetin Doğan, Balyoz davası sanığı atfen) şeklinde ilâvelerde bulunmak suretiyle kendince güncelliyor ve şiirin büyük bir kısmına yakınını teatral bir tarzda okuduktan sonra çevresine ihtiyatlı bir göz gezdirip: “Vatanımızı, Peygamber Ocağımızı bu belâlardan, bu değersiz ve kıymetsiz hiçlerden kurtaracağımız güne kadar Üstadımızın bu şiirini okumaya devam edeceğim”, ardından şaşkın bir ses tonuyla ekliyor: “Siz hâlâ içerde misiniz yahu, ben sizleri çoktan çıktınız sanıyordum.” Cevap veriyorum: “Bazılarımız içerde kaldık!” O bekliyor, anlamıyorum ki devam etmemi istiyor: “Evet, sizi hatırladım! O günde gözlerimizde tanıdık bir ışıltının dolaştığını görebiliyordum, bugün de sözlerinizdeki pırıltıdan ve şiirden tanıdım. Allah da biliyor ya, sözleriniz o gün de bizi sevinçli kılmıştı. Şimdi de aynı heyecanı görmekten dolayı mutlu oldum. Ben de size Kumandan’ın dizeleriyle mukabelede bulunmak isterim: “Kutsal tut en yüksek ümidini ve Allah için kötüye nefretini”…

İşte bu şekilde başlayan sohbet faslında, hatırladığımın ne olduğunu size de söylemeliyim ki, bu “tanış” olma durumu daha iyi anlaşılsın. Bir maziyi şâd hatırası olarak, lâkin şimdi (gerçekten) senesini çıkaramadığım bir hadise yaşanmış, Yahudi güdümlü ABD’nin gücüne (!) tapan ve ABD gölgesinde cuntalaşmak hevesinde olan, kafası çuvallı bir ahmağa tesadüf etmiştik. Bizler, içinde bulunduğumuz şartlar gereği, böyle zaman zaman değişik zihniyetteki subay kadrosuyla karşılaşır, çoğu genç olan bu ordu mensuplarıyla konuşmaktan kaçınmaz, “ne olursa olsun, anlatmak gerekli” prensibinden hareketle sözümüzü de esirgemezdik. Tabiatıyla, yeri gelir direnmeler, ân gelir atışmalar şekline dönüşen bu karşılaşma fasıllarında, neylersiniz ki tadında bırakmadığımız zamanlar da olmuştur. Bizler için bir nev’i ders olan, ibret veren böylesi karşılaşmalarda, bizi ümitlendirici söylem ve tavırlarıyla, Müslüman Türk’ün ruh köküne bağlı bir inanışın genç subay namzetleri olduğunu gösteren klaslara rastladığımız kadar, maalesef canımızı sıkan kalaslara da ister istemez tesadüf ediyorduk.

İşte o gün, bize, NATO’culuğu, taşeronluğu, 28 Şubat zulüm döneminde yapılan uygulamaları savunmaya kalkan o müptezelle de yarım saatten fazla süren bir diyalog neticesinde, o “gözü saksı altında böcek misali” sümük tavrı sürdürdükçe, biz ısrarcı olduk. O köşeye sıkıştıkça biz bastırdık, nihayetinde cevap vermeyi değil, işi pişkinliğe vurarak bön bön sırıtmaya tercih ettiğinde sohbetimizi de tamamlamış olduk. Rütbelerin olduğu yerler cırt cırtlıydı ve pır pırları da çıkarılmıştı. Haliyle rütbesini de öğrenememiştik. Zaten bu durumu o da bize (İ.K.K) DEMİŞTİ. Yani istihbarata karşı koyma…

Neyse, mevzu bahis o değildi, asıl onun yanında duran ve astı olduğu anlaşılan genç bir subay vardı. Şu malûm (B.Ç.G) çete taraftarı hergele, esefle söylenmiş olan sözlerimiz karşısında ezildikçe, sanki o bundan zevk duymuyor gibiydi. Bütün o münakaşa boyunca birkaç kelimeden başka, söze de pek karışmamış, kendisini hep dışarı tutmuştu. Lâkin çıkarken söylediği bir şey var ki, o gün, o şartlar altında, bize can suyu gibi gelmişti. Vaziyeti ayarlayıp biraz geride kalmış, kalasın duymayacağı kısık bir sesle ve Üstadımızın dizeleriyle; “Bu yurda her belâ içinden gelir. “Hep”leri hep hiçin hiçinden gelir” dedikten sonra; “sizleri Metris’ten biliyorum… Kumandanınızı da tanıyorum… Mahzun olmayın, sabredin, bu devran böyle gitmez” diyecekti, bugün gibi hatırlarım…

Zannedersem mevzu şimdi daha iyi anlaşıldı. İşte vakti zamanında bize o sözleri söyleyen genç subay arkadaşla, kaderin bir cilvesi olarak yıllar sonra bir hastane köşesinde tekrardan karşılaşmak varmış. Biz, bir devlet hastanesinin mahkûm koğuşunda ameliyat günümüzü beklerken, o da bir yakınını ziyarete gelmişti. Biz kendisini tanımasak da o bizi tanımış ve ilk fırsatta yanımızda belirivermişti. Yıllar önce, Üstadımızdan söylediği aynı cümlelerle bize hitap eden bu adam, artık o kadar genç değilse de (sonradan öğrendim rütbesi albay olmuş) sözü geçme noktasında bir hayli yol daha vardı: O da Peygamber Ocağı ve Müslüman Anadolu’ya duyulan özlemdi… Sözü fazla uzatmadan, yer, zaman, şu, bu tüm karşılaşma fasıllarını da bir kenara bırakarak, sohbetimize kaldığımız yerden devam edebiliriz. Şu kadarını söyleyeyim beklenmedik bir şekilde öyle güzel bir ortam oluştu ki, şayet planlasaydık bu kadar olmazdı. Biz ne dedik değil de, daha çok o neler söyledi; işte onları bulacaksınız…  

***

(28 Şubat süreci… Kuyruk acıları… O zamandan bu zamana ne yaptınız? Kâbus gibi çöken 28 Şubat karanlığının elinden nasıl kurtuldunuz?)

“…Ben o tarihte Malatya’da görevdeydim. Hatta hiç unutmuyorum, vatandaşın biri gelip, aynen şöyle demişti: Hem her yere astığınız afişlerle ‘Türk milleti ordusunu sever, onu kendi idealinin koruyucusu olarak görür’ diyorsunuz, hem de icraatlarınız ve söylemlerinizle nerede askerlik harici işler varsa gidip onunla uğraşıyorsunuz. Millet ve idealini koruyup kollayacağınız yerde, Müslüman Türk’ün ruhuna karşı suç işleyenleri, ülkesine iktisadî yıkım ve millî utanç getiren hainlerin sömürü düzenlerini kollama adına hareket ediyorsunuz. Bu sizin yaptığınız çok ağır bir cürümdür ve eğri ile doğru nasıl bir değilse, sizler de bu sözlerin adamı değilsiniz. Türk silahlı kuvvetlerine ait ocak da sizin babanızın malı değil…”

(O süreci düşünürsek, amcamıza helâl olsun demek gerekiyor; delikanlı adammış. Milletin bir ferdi olarak hakkı olanı istemiş, doğruyu olduğu gibi söylemiş.) “Evet, adam haklıydı, öfkeliydi, doluydu ve o müptezelleri hiçbir zaman kendi ordusundan saymadığı belli oluyordu. O gün de anlamıştım, bu necip millet haklı olduğuna inandığı zaman önünde hiçbir şer kuvvet tutunamazdı.” (Biz bunu hep söyledik. 99’u hatırlayın, ta o zamanlar domuz topuna dönüşen, bir delâlet ve şenaat örneği olanları yenmenin mümkün olduğuna, onların gücünün Müslüman Anadolu insanıyla savaşmaya yetmeyeceğini, birlik olursak kazanacağımızı, artık travmanın atlatıldığını, tankla topla tehdit edildiği devirlerin geride kaldığı, o NATO kafayla konuşmamızı hatırlarsanız, o gün de bunlara yakın şeyleri konuşmuştuk.)  

“Hatırlamaz mıyım, sen o gün de hep ümit var olmak lazım diyordun. Kumandan’ın sözleriyle: “Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var!” şeklinde ihtarda bulunup, bizleri de mücadeleye çağırıyordun. Bazen o zamanları düşünüyorum da, şeytanî tuzaklarla kuşatıldığımız, acının, ezilmişliğin her türlüsünü tattığımız azgın bir devirdi. Hâliyle ciddi sıkıntılar çektik. Cuntanın şişinip durduğu o karanlık süreçte, belli bir müddet savunmada kaldığı, hücumlarına karşı ses çıkarılmadığı doğrudur. Belki hazırlıksız yakalanmaktan, belki aşırı tedbirlikten, belki de ortaya çıkması için beklendi. Ama ne olursa olsun, o demlerde bize çok iş düştüğü kesindi. Birilerinin basiretsizliği, kimilerinin görmezden gelme tavırları yanında güya bazıları da “devleti koruyorum diye, Kemalist rejimi koruduğunu” anlamadan saf dil Müslüman ayaklarına bunlara inandı, sonradan bunlarının çoğunun doğan görünümlü FETÖ mensupları oldukları ortaya çıktı. İşte sıvışanlar, zaaf gösterenler falan filan… 28 Şubat ceberrutluğun ardı arkası kesilmeyen yoğun baskıları ve yıldırmaları bir yana birde tüm bu kifayetsizlerin arasında kalmıştık. Ama Allah büyük, işte 1999 çıkışı, deprem, Gölcük derken bütün dengeler alt üst oldu. Olaylar tamamen istediklerinin zıddına gelişmeye başlayınca da paçalar iyice tutuştu. Aslında kuyruk acıları biraz da bundandır. 1999 onlar için kararan hayaller demek, zafer tamtamları eşliğinde sopa gösterilen o yüksek(!) söyleyişin yerle yeksan yok olması demek, 28 Şubat çığlıklarının boğazda düğümlenmesi demek…”

(Tüm bunları bizzat sizden, yani vatanın her köşesinden görevlerde bulunmuş bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ağzından duyunca, Kumandanımızın 99 için söylediği; “Domuz kurşunu yedi” sözünü hatırladım. O gün için pek anlaşılmamıştı, zira maalesef bu durumun idrakinde olmayanlar vardı. İşte siz, çarkın içinden biri olarak, onlar için bir yığın felâketin başlangıcı olduğunu, hüsrana uğradıklarını, ocağı sımsıkı tutan o lanetli elin gevşediği ve bir daha da toparlanmadıkları tespitinde bulunuyorsunuz…)

“Aynen öyle; elbette bu kırılmanın farklı sebepleri de vardır ama kesinlikle “Kurtuluş Yılı” çıkışı ve akabinde yaşananlar bunların içinde belki de en büyük etkenlerden biri olarak çok önemli rol oynamıştır. Bunda şüphe yok. Bu çağrı onları öyle bir panikletti ki, hatırlasanıza, Nuh Mete neredeyse kafayı yiyordu… Çok ciddi söylüyorum; ocağı tutuşturacak ve kurtuluş yılına katkı sunacak bir ateşin kıvılcımları içerden çakılması, bu şuurdan hareketle üzerlerine gelinmesinden öyle korktular ki, değil tespit edebildikleri, gibisinden dahi şüphe ettiklerinin defi belâ kabilinden defterlerini dürmek, ordudan atmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Adamlar az mı yırtındılar, ordunun DNA’sı değişiyor diye…”

(Çok şükür, düştükleri son durumu da 15 Temmuz darbe gecesi gördük. Neredeyse etkisiz eleman haline gelmişler.)

“15 Temmuz demişken, darbe girişimini nasıl okumalı, bu hususta ne düşünüyorsun?”

(Millet nezdinde bakacak olursak, 15 Temmuz gecesi bir kez daha gösterdi ki, bu milletin yaşattığı, özlemini duyduğu, öz be öz Müslüman Anadolu’dur. Bu uğurda sergilenecek tek bir duruş, Nizâm-ı Âlem yolunda atılacak tek bir adım, Türk yiğitliğinin ispatı olacak her bir hamle karşısında nasıl canlanıp, tarihi misyon duruşuyla harekete geçtiğini dost da, düşman da gördü. İmanı ve milli heyecanı at başı giden bir kavmi necip olarak, üstüne atılmış ölü toprağını bir silkinişte atmış ve yeni bir altın çağın kapısı da aralamıştır.)

“Tarihi misyon dedin de aklıma geldi, inanır mısın, o gece ve sonrasında yaşananlar bana en çok Kumandan’ın; “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor” sözünü hatırlattı. Bunun ne kadar elzem olduğunu o gece daha bir idrak ettim. Hatta ve hatta bekâ ve devamın şartlı olarak sadece bu sözün doğrulanmasını gördüm.”

(Vallahi ne mutlu size… İnşallah umut edelimde, ocağın içinde barındırdığı makul çoğunlukta aynı sizler gibi bu hakikate daha fazla kayıtsız kalmasın. “Yarın elbet bizim, elbet bizimdir”i bir an önce görsün. Hafızasını, kimliğini, özünü, idealini hatırlasın. İster FETÖ’cü, ister Kemalist, ister kızıl, kim olduğu fark etmez; mayasında işbirlikçilik ve küfür olan Müslüman Anadolu düşmanlığı iliklerine kadar işlemiş kim varsa,  tüm bunların şahsî ihtiraslarını ocağa yakıştırmak isteyen bir avuç, “siyaset ve menfaat zorbası” tipler olduğunu bilse de, gerisi kolay.  Onların hasta ruhlarının bir sonucu olarak ne türlü işlerde kullandıkları, millet-ordunun arasını açma emri almışçasına nasıl hain bir davranış içerisinde bulunduklarını da elbet bir gün görecektir. Nitekim yaşanan zihniyet değişimi ortadadır. Ömer Halisdemir gibi has ve halis vatan evlâtlarının önünün açılmasıyla ocağın ruhu da değişmiş, Allah’ın izniyle yeni bir idealin kıvılcımları çakmaya başlamıştır. Ne dersin? Tüm bunları onların civanmertliğinden beklemek hakkımız değil mi?)

“Elbette hakkımız; ocağı, vatanı, milleti, zorbaların boyunduruğu altında bırakacak değiliz elbet, mayasını teşkil eden aşk, hamaset ve iman zırhı sayesinde herkes pes etse de o etmeyecektir. Bu ordu manevî köklerine dönecek, mücahit Mehmetçik vasfını kuşanacak ve Müslüman Türk’ün ruhuna karşı suç işleyenleri, bu mikrobu, eninde sonunda bünyeden söküp atacaktır. Ümit var olunuz;

“Tekrardan toplar, birleştirir, ayağa kaldırır, yine inandırır, yine istikâmetlendirir ve yine gerçek ve büyük idealinin peşine düşecektir. Bu liyakat, bu yiğitlik bizde var.”

(Unutmayalım ki, yaradılıştan olan cesaret ve bahadırlıkta bu milletin özünde var…)

“ Bu milletin özünde, üç kıtaya taşıdığı, dünyanın en uzun ömürlü imparatorluk tecrübesi var.”

(İslâm ile şereflenmiş her bir kavmi, nasıl kardeş bilip, cihad yolunda kendisine yoldaş kıldığı, ne coğrafya, ne dil, ne de rengine bakmadan, birlik ve beraberlikte ve idealde ayrı düşmeden asırlarca omuz omuza yaşanmışlığımız var.)

“Din-i Mübin-i İslâm’a kopmaz bağlarla bağlanmışlığımızın ispatı olan şanslı bir tarihimiz, Selçuklusu, Osmanlısıyla İslam Âlemini birliğe, insanlık âlemini de sulha ve huzura kavuşturmuşluğumuz var.)

(Kaç haçlı seferin göğsüne çarpınca kesilmesi var.)

“Dahası tüm bunların yanında Kumandan’ın söylemiş olduğu; “ Bu millet, büyük oynayanlarla büyük oynayabileceğine ispat etmiştir” sözü var!”

(Tebrik ederim; gerçek çok yerinde bir hatırlatma, bu karşılıklı nazirenin en güzeli oldu, demek unutmadınız? Evet, bu ehliyet bizde var. Zaten Kumandanımızın bir sözü, bu millete mahsus, şeref ve iftihar vesilesi olan tüm bu “var”ları teyit etmek ve hatırlamak maksadıyla söylemiş olsa gerek. Bizde bu teveccühe sadakatle bağlı kalmak, bu hakikati tarihe bir “tecrübe” ile yeniden “ispat” etmek düşer. Bunun kolay olacağı kanaatindeyim; yeter ki herkese ve her şeye gerekli olan verilsin…)

“Bu da demek oluyor ki, artık birlik olup, el ele vermenin zamanı gelmiştir.) 

Aylık Dergisi 146. Sayı, Aralık 2016

 
Etiketler: Akıncı, Subay
Yorumlar
Haber Yazılımı