Yazı Detayı
04 Eylül 2015 - Cuma 13:32
 
Aksiyon ve Alışkanlık II
Abdullah Kiracı
 
 

“Gökler”den gönderilen dinleri hayattan tecrit ederek bir köşede uslu uslu durmasını isteyen ve onlar yerine de kendi arzularını din haline getiren dünyevî rejimler, varlıklarını idame için bugüne kadar farklı usullere başvurmuşlardır. Şöyle bir göz attığımızda, bu usullerde hedeflenenin, tebaanın fazla düşünmemesi, hatta mümkünse hiç düşünmemesi yönünde olduğu görülmektedir. Her şeyi rutinleştirmeye çalışırlarken, insanların fizikî sıkıntılardan ve onları oyalayacak işlerden uzak kalmalarını da arzulamazlar. Zamana ve zemine göre tebaayı rejime bağlama metodları farklılıklar arz etse de, özde pek değişmemiştir. Mesela 18. Asır İngiltere’sinde şu iki model revaçtaydı: Ya insanlar aç olup sürekli karınlarını doyurmaya çalışsınlar, ya ancak çok cüzi miktarlarda tasarruf edebilecek kadar kazanıp her daim bir şeyler almak için birikim yapmaya uğraşsınlar. Ayrıca onları meşgul edecek faaliyetlere de yol verilmekteydi, tabii sıkı denetim altında tutmak kaydıyla. Bu gün İngilizlerin en sevdiği mekânlardan olan “pub”lar, işte 18. Asır İngiltere’sinin proleterlerini hafta sonları eğlendirmek için kapitalistlerce icad edilmişlerdi. Çalışmayı engellemeyecek kadar sarhoş eden “bira” da yine bu devrin icadları arasındaydı.

Bugün çokça şahid olduğumuz bu yöntemlerle, farklı görünüşler altında olsa da binlerce yıl öncesinde karşılaştığımızda şaşırmıyoruz; cemiyete müthiş şekilde sirayet etmiş çeşit çeşit müsabaka, gençlik arasında yayılmış fuhuş, kumar, içki, uyuşturucu vs. her tür dimağı ezici faaliyet ile aslında kitlenin, bilhassa gençliğin düşünme kabiliyeti elinden alınmak istenmiştir. İnsanların karınlarının tok, maddî sıkıntıların çekilmediği ve bu tür meşgalelerin olmadığı cemiyetlerde ahalinin kendine uğraş olarak rejimi göreceği aşikârdır. Nisbeten rahat bir insan, ya nefsanî isteklerini tatmin ya da kendi kanaatince üstün gördüğü bir idealin peşinde olacaktır. Onlara göre eğer zihin muhtelif meşgalelerle uğraştırılmazsa, bu neticelerin ortaya çıkışı mukadderdir. Bu yüzden de her şeyi rutinleştirip dondurma ve ferdî ve içtimaî gerçek hafızayı yok etme bu rejimlerin öncelikli amacı olagelmiştir. Ortadan kaldırdıkları hafıza yerine kendilerine uygun bir tarih oluşturup yeni bir hafıza oluşturmayı hedeflerler. İşte bu yüzden kendince belli bir ideal peşinde giden tüm hareketler, gelişim aşamasında aksiyoner olurlar ve ruhunu yitirmiş alışkanlıkların karşısında bir tutum takınırlar. Ancak iktidara gelince tavırları değişiveriyor: Ya onlar da aynı rutinleştirmeye yöneliyorlar ya da baskı rejimi kuruyorlar.

Alışkanlık, kimilerine göre müsbet ve menfi yönde olmak üzere iki tür halinde tasnif olunabilir. İnsanlar, doğru davranmaya çocukluklarından itibaren “alıştırılırlar.” İnsanlar genellikle ibadetleri yapmaya, ferd ve cemiyet için gerekli belli davranış kalıplarını icraya alışkanlık kazanmaya bakarlar. Tabii tersi de mümkün; belki çok basit gibi görünecek ancak “kötü alışkanlıklar” tabiri herkesin malumudur. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus, bir davranış kalıbı olarak alışkanlık değil, davranışı gösteren kişinin o davranışının muhakemesini yap(a)mamasıdır. Alışkanlıklar çoğunlukla içgüdü seviyesinde iş gören, şuurun çok müdahil olmadığı davranış kalıpları biçiminde tezahür etmektedirler. Ferd, yetişme çağında, belki ileri yaşlarında da bazı alışkanlıklar, belli itiyadlar edinebilir. Bu yanlış değildir. Ancak insan hayatı tamamen şuursuz diyebileceğimiz bir alışkınlık çerçevesi içinde akıp gidiyorsa, işte bu yanlıştır. Kendilerini yeryüzü tanrıları olarak telakki eden tepedekilerin arzuladıkları cemiyet, işte bu şekilde yaşayan insanlardan müteşekkil bir bünye arz edecektir. İnsanların, iyi veya kötü değer yargıları bir tarafa, üzerinde düşünmeden belli kalıplar içinde davranış göstermeleri, cemiyetlerin inkisar halinde olduğunun bir göstergesidir. Bu yönüyle alışkanlık, temel tarifi bakımından, cehdini kaybetmek, enerjisini yitirmek, ruhsuzlaşmak demektir. Dinî ibadetler bile alışkanlık kisvesi içinde yapıcı olmaktan çıkar ve insanda gerçekleştirmeleri gereken değişimi meydana getiremezler. Ruh, ferd ve cemiyetin var olma azmi ile tebarüz eder. Bir tarafıyla içtimaî psikoloji diyebileceğimiz sosyoloji, bize, karmaşa ve iktidar dönüşümü devirlerinde insan topluluklarının müthiş bir enerjiyle hareket ettiklerini, belli bir kesim idareyi ele geçirince bu enerjinin ya muhtelif şekillerde boşaltılarak veya bastırılarak yok edilmeye çalışıldığını söylemektedir.

Unutma şeytanî,  hatırlama Rahmanîdir. Çünkü unutmak kendiliğindendir ve çaba gerektirmezken hatırda tutmak ciddi bir zihnî efora ihtiyaç duyar. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum, otomatlaşmış hareketler insan hafızasında bir yer işgal etmemektedir; yapıp bitirdiğimizi bile bazen fark etmeyiz. Kişi, hafızasını yokladığında, umumiyetle kendisi için yeni olan ya da hayatı açısından bir anlam taşıyan hatıralarının öne çıktığını görecektir. “Logoterapi” (Mânâ terapisi) isimli yeni bir ruhî tedavi metodu geliştiren Viktor Frankl, insanı canlı tutanın farkında olmasa da hayatının bir mânâ taşıdığına inanması olduğunu ifade etmektedir. Bu mânâ kaybolduğunda, insanlar yaşama arzularını yitirmektedirler.

Şu anlaşılmıştır ki, olağanüstü bir hadise (devrim, savaş, büyük felaket, vs.) yaşayan nesil, hayatına bu hadisenin kazandırdığı anlam ile devam etmekteyken, bir sonraki nesilde bu anlam kaybolmakta ve hemen rutinleşme baş göstermektedir. Rutini ise yozlaşma ve yıkılış takib etmektedir. İnsanlar, idare olundukları rejime ilelebet inanmamaktadırlar. Olağanüstü hadiselerin getirdiği rejim değişiklikleri en fazla iki nesilde belli bir şuur seviyesi meydana getirmekte, arkasından bu şuur kaybolmaya yüz tutmaktadır. Başlangıçta rejimin sahibleri, rejimin itiyadlarla yürümesinden ve sorgulanmamasından memnuniyet duysalar da, artan inançsızlık ve bunun tabii neticesi ahlâken ve işlevsel açıdan yozlaşma, rejimi yıkılmaya götürmektedir. Rejimi şuur çerçevesi içinde görünür kılmak için girişilen çabalar da akamete mahkûm kalmaktadır, çünkü rejime bağlılık, itiyad âlemine itilmiştir bir kere.

İslâm dışındaki seküler rejimlerin en büyük açmazı işte bu noktada boy göstermektedir. Rejimin devamı otomatlaşmış ferdlerin varlığını gerektirirken, aynı zamanda bu ferdler cemiyetin hayatiyetini kaybetmesine de yol açmaktadır. Öyle bir sistem olmalı ki, ferdlere bir “müteâl”e (aşkın/transandantal varlık) aidiyet ve bu aidiyete istinaden anlamlı hayat hissi vermeli ancak bu müteâl, rejimin denetimi altında olmalıdır. İdareciler o müteâl adına konuşma yetkisiyle donanmış bulunmalıdırlar.

Batı dünyasından beşerî bilimler diye tabir edilen psikoloji, sosyoloji, antropoloji, iktisat vs.’nin bu kadar üzerinde durulup araştırılmasının sebebi, kapitalizmin güdücülerinin bu açmazın şuurunda olmalarıdır. Önce Batılı cemiyetlerin, ardından bütün dünya milletlerinin belli kalıplar içine alınıp kim olduklarını tam olarak bilemediğimiz “yeryüzü tanrıları”nın hizmetkârları kılınması, bu bilim dallarında faaliyet gösterenlerin, belki farkında bile olmadan, öncelikli hedefleri olagelmiştir. Sözüm ona birtakım “vakıflar” marifetiyle bu sahalara milyarlarca dolar kaynak aktarılmakta, dünya ölçeğinde sürekli araştırmalar yapılmaktadır. Batılı ülkeler, hem tebaayı alışkanlık çerçevesi içinde tutacak hem de cemiyet için gerekli enerjiyi sağlayacak formülün peşindedirler. Göç ve eğitim politikalarını bu arayışla şekillendirmektedirler. Nüfusun ezici çoğunluğu alışkanlıklara havale edilir ve dinamizmden koparılırken, asgari düzeyde gerekli dinamizmi dışarıdan ithal ettiği insanlarda bulma peşindedirler. Sınaî üretim,  hatta askerlik için bunlar istihdam edilirken, sanayileri “yükte hafif, pahada ağır” üretim tarzına dönmektedir. Kendileri ve dünyanın geri kalanı için elzem sınaî üretimi ise Türkiye, Hindistan, Çin gibi üçüncü dünya ülkelerine transfer etmeyi tercih etmişlerdir. Yani, bu tersine üretim transferiyle bu ülkelerde yaşayan insanların enerjilerini kullanmaktadırlar. Modern emperyalizm aslında Batı kapitalizminin bizim gibi ülkelerde yaşayan toplulukların hayat enerjilerini kendi lehlerine kullanmalarından başka bir şey değildir. Bu üçüncü dünya ülkelerinin idarecileri de bilerek ya da bilmeyerek bu “operasyonun” suç ortaklığını yapmaktadırlar. İnsanın fıtratı hilafına bir hayat tarzına bizleri zorlamakta ve ruhumuzun “iliğini kemiğini” sömürmektedirler. Son derece karmaşıklaşmış ve rafine olmuş silahlarla desteklenen fiilî emperyalizm, bu ruhî emperyalizmin garantörü olmaktan başka bir vazife üstlenmemektedir. Bize bu denklemde düşen vazife de sorgulamasız itaat ve alışkanlık cenderesi içinde posamız çıkana kadar Batı’yı beslemektir.

Aylık Dergisi, 131. Sayı, Ağustos 2015

 
Etiketler: Aksiyon, ve, Alışkanlık, II,
Yorumlar
Haber Yazılımı