Yazı Detayı
01 Şubat 2020 - Cumartesi 09:44
 
Amerikan Tarihi Ne Anlatır?
Cumali Dalkılıç
 
 

ABD, 18. yy’ın son çeyreğinde yaşadığı savaş sonrası 1775 cephe zaferi ve 1783 Paris Antlaşması ile birlikte masada resmi zaferini kazanan taraf olarak tanınmış ve bugünkü siyasi haritasına kavuşmuştur.

 

Amerika Birleşik Devletleri, yasal olarak 1776 yılında Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan eden eski bir İngiliz kolonisidir. Amerika’nın Birleşik Krallık egemenliğinden kurtuluşunu ve bağımsız bir ülke yolunda ilerlemesini sağlayan gelişmeler, Alman asıllı İngiliz kralı 3. George zamanında gerçekleşmiştir. Bu adamın hayatının, kıta içi karışıklıklarla meşgul olmakla geçtiğini görüyoruz.

 

Kral 3. George’un Amerika’daki 13 koloniye yüksek oranda vergi yüklemesi ile birlikte, yıllar süren koloni-kraliyet çatışması doruğa ulaşır ve Amerikan-İngiliz Savaşı patlak verir.

 

Bu savaşta İngiliz Krallığı’na karşı savaşan 13 koloni, Amerika’nın bağımsız bir devlet olduğunu ilan eden taraf olur. 1776 tarihinde duyurdukları hukuki metin olan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ironik bir şekilde, bu bildirgeden 84 yıl önce İngiltere’de imzalanan Haklar Bildirgesi metninden kopya paragraflar taşımaktadır.

 

Bu süreç, ABD tarihine “Kurucu Babalar” olarak anılan John Adams, Benjamin Franklin, Alexander Hamilton, John Jay, Thomas Jefferson, James Madison, George Washington gibi isimler kazandırmıştır. Bu isimlerin bir kısmının İngiliz Mason Locası üyesi olduklarını hatırlatmakta fayda var.

 

Soğuk Savaş dönemi Amerikan sosyologlarından C. Wright Mills’in, 1956’da yayımlanan ve döneminin dünyasında geniş yankı yapan eseri İktidar Seçkinleri, ABD’deki para, mülkiyet ve iktidar sahiplerinin izlerini sürerken şu tezi ileri sürer;

 

Amerikan toplum yapısı içinde üç çok önemli ve karar verme sürecinde etkin elit grubu vardır. Bunlar ekonomi elitleri, siyasi elitler ve askeri elitlerdir.”

 

Mills, özellikle ABD’nin iç yaşanan 1861-1865 arası savaş sırasında bu mahiyette yapıların baş gösterdiğine dikkat çeker. Bu dönemde yeni bir sürece başlangıç olarak, ülke çapında sosyal-siyasi dönüşümlerin gerçekleştiğine işaret eder. O tarihe kadar ülkede yerleşmiş, ilk göçen “toprak sahibi” ailelerin Amerikan tarzı geleneksel-muhafazakâr yönetimi, yerini yavaş yavaş çeşitli çıkar ve güç birliğine giden birtakım tröstlere, dev şirketlere terk etmeye başlamıştır. Nitekim 1890 tarihli “Anti-tröst yasası”, devletin bütün mekanizmalarında gayrımeşru görülen yapılanmalara karşı ciddi tedbir ve yasaklar koymak üzere çıkarılmıştır.

 

Amerikan akademi dünyasında pek sevilmeyen Mills’in “İktidar Seçkinleri” başlığı altında telaffuz ettiği incelemesi, Amerikan toplum düzenine ve devlet şekline bakışta halen başvurulan bir kaynaktır.

 

ABD, iddia edildiği gibi “özgürlükler ülkesi” değil, güç esaslı itibarın geleneksel itibara galebe çaldığı, çeşitli motivasyonlara sahip kitle ve toplulukların varlığını anayasal teminat altına aldığı, yasal organize faaliyetlere ev sahipliği yanında, yasadışı organize/mafyatik yapılanmalara da ev sahipliği yapmış bir kıta manzarası arzetmektedir.

 

ABD tarihinde önemli bir dönemeç sayılan 1929 ekonomik bunalımını atlatma sürecinde ise, re-organize olan mafyatik karakterli silah, gıda, teknoloji, ilaç, finans, siyaset, istihbarat, akademik, kültürel ve dinî grupların, Mills’in ifade ettiği elit yelpaze içinde belirirken alt ve orta sınıf toplumla arasına keskin sınırlar çizdiği görülür. İkinci Dünya Savaşı akabinde söz konusu yapıların her biri, istihbarat ve kültür ajanlığı disipliniyle Amerikan kimliğini dünya coğrafyasına açarken, hem birbirlerine karşı ülke içinde, hem dış dünyada rekabet ve çıkar çatışması halinde varlıklarını sürdürmektedir.

 

Amerikan Tarihi, Scorsese ve Sinema Anlayışı

 

ABD’nin dünya sathında ideolojik ve kültürel propagandasında çok önemli bir mevki teşkil eden sinema, Amerikan kültürünü koruma, yaşatma ve sömürgecilik refleksinin kültür emperyalizminde ahtapot gibi kendini gösterir.

 

Özellikle 60-70 Amerikan kuşağını saran savaş sendromu, (Vietnam ve Küba Krizi) Soğuk Savaş’ın en hararetli süreci olarak Amerikan toplumunu sarsmıştı. Bu devrede “komünizm öcüsü” alabildiğine abartılmış, bugün bakıldığında dönemin istihbarat kurumlarında, Pentagon’da, Temsilciler Meclisi’nde ve Kongre’de makul olmayan trajikomik tepki ve eğilimlerin hakim olduğu gözlemlenmiştir. Öyle ki, Amerikan toplumunun sersemleşmesine yol açan kaba ve ilkel anti-komünist propagandayı ciddiye almayan kimi yönetmenler, ironi ve komedi taşan filmlere imza atmaktan geri kalmamıştır. Bu süreçte Pentagon/ABD Savunma Bakanlığı’nda, finans-kapital destekli McCarthist zihniyette Hollywood camiası teşekkül ederken, bu çizginin dışında kalan Stanley Kubrick gibi yönetmenler, Mills’in bahsettiği elit tabaka hegemonyasına göndermelerde bulunan hayli cesur yapımlarıyla öne çıkmıştır.

 

Bunun yanında Amerikan sinema sektöründe, 19. yy Amerikasına göç etmiş atalarının kıtadaki varoluş mücadelesini sosyal ve kültürel anlamda korumaya hazır bazı Avrupa kökenli sinemacılar dikkat çekmektedir. İşte bu yazımızda ele almaya çalışacağımız İrlandalı (The Irishman) adlı son filmiyle yönetmen Martin Scorsese, “İtalyan Amerikalı” kimlikli sinemacı olarak Amerikan sinema tarihinde çok önemli bir mevki sahibidir.

 

Scorsese, geçtiğimiz Aralık başında New York Times’a yazdığı makalesinde sanat hassasiyetini dile getirirken, Amerikan seyircisinin kimlik ve kültür seviyesine son derece sert, tabiri caizse tokat gibi eleştiriler getirmiş, yazdıklarından ötürü Amerikan medyasında geniş tepki çekmişti.

 

Scorsese bu yazısını, The Irishman’in beyaz perde yapımcılarıyla anlaşma yapılamadığından, fırsat kapısı gördüğü Netflix platformunda gösteriminin kararlaştırıldığı sırada kaleme almış. Eski kuşak usta bir sinemacı olarak Scorsese, Marvel serisinin hegemonyası altında parçalanan beyaz perdenin düştüğü son duruma üzüntü içinde temas ederken, tarihe karışmasından büyük endişe duyduğu “sinemada sanat formu” üzerinde duruyor. Bu yazıdan altını çizdiğim birkaç paragraf paylaşıyorum.

 

“Benim için, sevmiş ve saygı duymuş olduğum sinemacılar için, benimle aşağı yukarı aynı zamanda film yapmaya başlamış arkadaşlarım için, sinema -estetik, duygusal ve ruhani- keşifle ilgiliydi. Karakterlerle ilgiliydi; insanların karmaşıklığı ve birbirine karşıt ve bazen çelişkili doğaları, birbirlerinin canını yakma ve birbirlerini sevme ve birdenbire kendileriyle yüz yüze gelme biçimleriyle ilgiliydi.

 

Ekranda ve dramatize edip yorumladığı hayatta beklenmedik olanla yüzleşmekle ve sanatta neyin mümkün olduğuna dair algıyı genişletmekle ilgiliydi.

 

Ve bizim için anahtar buydu: sinema bir sanat formuydu.

 

(...)

 

Son yirmi yılda, film işi her anlamda değişti. Ama en kaygı verici değişim, sinsice ve gecenin örtüsü altında gerçekleşti: kademeli ve istikrarlı olarak riskin elenmesi. Bugün birçok film, anlık tüketim için kotarılmış mükemmel birer ürün. Birçoğu, yetenekli kişilerin bulunduğu ekipler tarafından iyi yapılmışlar. Fark etmez, sinema için esas olan bir şeyleri eksik: bir sanatçının kendine özgü bakışının birleştiriciliği. Çünkü, elbette, özgün bir sanatçı, en riskli etmen.

 

Kesinlikle filmlerin devlet destekli/teşvikli bir sanat formu olması gerektiğini veya herhangi bir zamanda olmuş olduğunu ima etmiyorum. Hollywood stüdyo sistemi hâlen hayatta ve iyi bir şekilde işler durumdayken, sanatçılar ile işin ticaretini yürütenler arasındaki gerginlik daimî ve yoğundu. Ama bize gelmiş geçmiş en muazzam filmlerden bazılarını veren, üretken bir gerginlikti bu. Bob Dylan’ın sözleriyle, en iyileri “kahramanca ve vizyoner”di.

 

Bugün, gerginlik kaybolmuş durumda ve bu işteki bazıları sanatın ne olduğuna tamamen kayıtsız ve sinema tarihine karşı da saygısız ve kibirli bir tavır içindeler ki, bu ölümcül bir kombinasyon. Durum, acıklı biçimde şu ki, şimdi iki ayrı alan var: Dünya çapında görsel-işitsel eğlence var ve sinema var. Zaman zaman hâlâ birbirleriyle kesişiyorlar, ama bu giderek nadir bir şey haline geliyor. Ve korkarım ki, birinin finansal hâkimiyeti, diğerini önemsizleştirmek ve hatta küçümsemek için kullanılıyor.

 

Film yapmayı düşleyen veya yeni başlayan herkes için, şu anki durum gaddarca ve sanata karşı düşmanca. Ve bu kelimeleri yazmak bile, içimi korkunç bir kederle kaplıyor.”

 

(Altyazı Sinema Dergisi’nden... Çeviri; Yeşim Tabak, 05.11.2019 )

 

ABD Rejimini Sarsan Sendikacı: Jimmy Hoffa

 

Scorsese’nin 3.5 saat süren bu son filminde, Amerikan tarihinde görülmüş en büyük sendika hareketlerinin başında gelen Enternasyonal Kamyoncular Kardeşliği’nin başkanı Jimmy Hoffa’nın etrafında dönen olaylar örgüleştiriliyor. Hoffa’nın henüz 18 yaşında katıldığı bu sendika, 1957’de üye sayısını bir milyona ulaştırıyor. Aynı yıl Hoffa sendika başkanı seçiliyor. 25 yıl boyunca avukatlığını yapan Hoffa’nın yoldaşlarından William E. Bufalino, Hoffa için diyor ki, “Kimseye hayır diyemezdi. Kadın olsaydı dokuz ayda bir hamile kalırdı. Başka insanlar için o kadar çok iyilik yaptı ki…”

 

Ancak ülkenin en büyük sendikası bir süre sonra mafya ile ilişkiler kurarak kirlenmiş ve dönemin Kennedy idaresinin takibine alınmıştır. Yalnız Hoffa, mafya ilişkilerinden dolayı değil, “jüriye rüşvet vermek” suçundan yargılanır. Scorsese bu süreci Hoffa ile ilişki kuran bir tetikçinin, Frank Sheeran’ın ağzından anlatır.

 

1964 yılında kendisine yöneltilen çeşitli suçlamalar ve Senato’ya kadar uzanan tartışmaların ardından Hoffa’nın aldığı hapis cezasından sonra, 1971’de ABD Başkanı Richard Nixon, sendika üyelerinin oyunu almak için Hoffa’ya af kararı çıkarttırır. Ancak bu affın bir şartı vardır: 10 yıl boyunca sendika faaliyetlerinde bulunmamak. Hoffa ise, cezaevinden çıktıktan sonra bu şarta itiraz eden yasal girişimlerde bulunurken, bir yandan mafya ile ilişkilerini sürdürür.

 

Ve sonunda ABD halkının efsaneleştirdiği Hoffa, 1975’te “esrarengiz” bir şekilde ortadan kaybolur. The Irıshman’de anlatıldığı kadarıyla Hoffa, o yıl eski ortaklarından, Detroit’in en büyük gangsterlerinden biriyle öğle yemeği ayarlamış ve malum son gerçekleşmiştir.

 

Hoffa’nın ölümü ABD’yi derinden sarsmış... 1982’de, Hoffa’nın kaybolmasından 7 yıl sonra Michigan eyaleti Hoffa’yı ölü ilan etti. Bu dönemde sendikacının akıbetiyle ilgili akıl almaz teoriler ileri sürülür. Bazıları Amerikan futbolu takımı New York Giants’ın stadyumunun inşaatında çimentoya, bazıları ise Florida’da bir bataklığa gömüldüğü iddiasında bulunur.

 

İrlandalı’nın senaryosuna kaynak olan kitap ise, eski savcı Charles Brandt’ın yazdığı “I Heard You Paint Houses (Boyacılık Yaptığını Duydum)” 2004’te yayımlanır. Brandt, Hoffa’nın yakın koruması F. Sheeran tarafından öldürüldüğünü yazıyor. Bu nokta üzerinde fazla durmayan Scorsese EW dergisine verdiği röportajda, “Burada ana nokta tarihi gerçekler değil, karakterlerin içinde bulunduğu dünya ve nasıl davrandıkları. Hepsi belli koşullara hapsolmuş karakterler...” demiş.

 

Danny DeVito tarafından yönetilen 1992 Amerikan biyografik filminde ise, J. Nicholson’un canlandırdığı Hoffa’nın akıbeti belirsizdir.

 

Giriş kısmında ABD tarihine dair değerlendirmemizde geçtiği gibi, topu topu 200 küsur yıllık geçmişi olan bir devletin, Avrupa’dan göçen kanun kaçakları dahil zenginlik, mülkiyet, özgürlük kaygıları üzerine inşa ettikleri bir devletleşme süreci alt yapısının, gasp, şiddet, terör ve soykırım vakalarından uzak ele alınması mümkün değildir.

 

İrlandalı’da Hoffa’yı oynayan Al Pacino’nun başrol oynadığı, ABD’nin bağımsızlık savaşının anlatıldığı 1985 yapımı Revolution/Devrim’de, savaşın sonunu duyuran bir nutuk çekilmektedir. Dinleyici kitle bu “yeni durum”a anlam vermekte zorluk çekerken şu kalıpta diyaloglar geçmeye başlar;

 

-Ne oldu şimdi, biz niçin savaştık, kim bu adamlar?

 

Pacino’nun (Tom Dobb) cevabı ise tek kelimedir;

 

-Spekülatörler...

 

Amerikan tarihinin iç yüzünün siyasî meşruiyet çerçevesinde sorgulanması halen sürüyor. Nitekim son başkan Trump’ın Temsilciler Meclisi ve Kongre’deki, Pentagon ve medya tröstlerindeki aktörlerle çatışırken dile getirdiği birçok husus, ülke tarihinin -özellikle geçtiğimiz yüzyıldan itibaren!- bir çeşit mafya tarihi olarak da okunabileceğini işaret etmektedir.

 

The Irishman/İrlandalı

 

Bu filmde Scorsese’nin bütün sinematografik birikimini taçlandırma çabası içinde olduğu gözlerden kaçmıyor. Filmin henüz başında dikkat çeken uzunlukta yekpare bir sekans ile giriş yapan yönetmen, “size anlatacağım uzun bir hikâyem var” der gibi, Amerikan tarihinin 60’lı-70’li yıllarını kendi objektifinden anlatmaya koyuluyor.

 

İrlandalı’yı, Scorsese filmografisinde belli bir ağırlık teşkil eden gangster türü arasına koymaya çalışırsak hata etmiş oluruz. Nitekim yönetmen gangster hikâyelerini de Amerikan mahalle ve aile kültüründen tecrit etmemiştir. Raging Bull, Goddfellas gibi filmleri ilk akla gelenler...

 

İrlandalı’da Godfellas’ı, Casino’yu, The Departed’in muhtevasını hatırlatan mafya unsuru yine mevcut. Departed’da, Di Caprio’nun J. Nicholson’a şöyle bir sorusu geçer;

 

“Neden bu mafya işlerini yapmaya devam ediyorsun? Senin paraya bile ihtiyacın yok?!”

 

“Paraya ihtiyaç”tan öte, Amerikan tarihinin bir anlamda mafya tarihi olarak da okunabilecek önemli dönemleri olduğunu dikkate alan fikrin sahibi, en önemli yönetmendir Scorsese. Filmlerinde “mafya kültürü”nü yansıtan karakteristik simalar eksik olmaz malum... İrlandalı’da “Yahudi mafyası” dahil bu husus ihmal edilmemiş.

 

Bu filmde usta aktör Al Pacino’yu, ünlü Amerikalı sendikacı, şirret karakteriyle James Riddle Hoffa’yı canlandırırken müthiş oyunuyla takip ediyoruz. 1957’den 1975’e kadar Uluslararası Teamsters Kardeşler Birliğinin Başkanı olarak görev yapan Amerikan işçi sendikası lideri Hoffa, II. Dünya Savaşı’nın emektar askerlerinden Frank Sheeran’la kurduğu dostluktan sonra olaylar bambaşka boyut kazanır. Kimine göre fail-i meçhul, kime göre Kennedy yanlılarının, kimine göre Amerikan rejimiyle içli dışlı mafya unsurlarının saldırısına kurban giden Hoffa, Amerikan kamuoyunda son derece spekülatif, karanlıkta kalmış bir adamdır.

 

Scorsese, De Niro’nun, “bu hikayeyi mutlaka filme çekmeliyiz” diyerek kendisine getirdiği Brandt’e ait “I Heard You Painted Houses (Boyalı Evleri Duydum)” kitabındaki hikâyeyi senaryolaştırma teklifini kırmamış ve Steven Zaillian tarafından senaryolaştırılan 2004 tarihli romanın adı, filmin henüz girişinde Frank Sheeran (De Niro) tarafından zikredilmiş.

 

İlginçtir; Scorsese’nin kadim dostu, yönetmen, yapımcı, aktör De Niro da İrlanda kökenlidir. Filmde, De Niro’yu tetikçi rolünde, sosyal ve aile hayatıyla, hırslarıyla, vicdanıyla, günahlarıyla başbaşa kalmış yaşlı biri olarak konuşturan Scorsese, gerçek kişi olan F. Sheeran’ın karşısına iki yapıyı birden oturtmuş. Bunlardan biri Amerikan ordusu ile ilişkili (Küba Krizi) ve kullanışlı mafyalar, diğeri bu yazının girişinde temas ettiğimiz mafyaların da üzerinde varlık gösteren siyasi-askerî lobiler yani elitler... Sanırım Newyork Çeteleri’nde geçen şu repliği hatırlatmanın yeri;

 

“Seçim sonuçlarını oy pusulaları belirlemez, sayanlar belirler...”

 

ABD tarihine damga vurmuş Kennedy ailesinin Hoffa ile kavgaları, (Robert F. Kennedy dönemin ABD Başsavcısı’dır.) dönemin Amerikan hukukunun işleyişine de ışık tutuyor.

 

Son olarak Haşmet Babaoğlu’nun “İrlandalı” hakkında görüşünü belirttiği şu satırları paylaşarak, “İrlandalı” bahsini noktalıyorum;

 

“Martin Scorsese kapanan bir çağa, çok uzun sürmüş bir popüler kültür hikayesine, hatta kendi sinema tarihine ve Hollywood'un her zaman gereğinden fazla “rol yapan” ünlü aktörlerine Irishman filmiyle son bir veda selamı çakmış...”

 

Aylık Dergisi 184. Sayı

 
Etiketler: Amerikan, Tarihi, Ne, Anlatır?, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı