Yazı Detayı
01 Haziran 2012 - Cuma 01:43
 
Babamın Cebi
Zeynel Abidin Danalıoğlu
 
 

 “Bir gün küçük dünyam ve kısa hayatımı değiştiren bir olay oldu. Kapı vuruldu. Açtığımda, karşımda bana hep resimlerini gösterdikleri adam duruyordu. Kaşları, gözleri, saçları ve her şeyiyle büyük bir ben gibiydi bu adam. Sakalı ve ak düşmüş saçlarını saymamak lâzım.”

Gelen kişi Ahmed’in babasıydı. Ahmed için muamma olan uzun süreli yokluğunu açıklayan hiçbir girişimde bulunmadı. Ahmed de hiç sormadı. Sadece onu dakika dakika saat saat hayranlıkla seyredip her hareketinden mânâ çıkarmaya çalışıyordu. Ona karşı içten gelen bir sıcaklık duyuyordu.

“Annemin o gün hiç öyle sevinmediğine şahid oldum. Hüzünlü bir sevinçti bu. Annemi bir telaş, bir heyecan sardı. Ne yapacağını şaşırmış hâldeydi. Bir mutfağa koşuyor, bir oturma odasına geliyor, ikide bir babama isteği olup olmadığını soruyordu. Babam ise beni kanatları altına almış olmaktan memnun annemin telâşını ve evimizi seyredip duruyordu.

Babam ilk hafta hep evdeydi. Tanıdığım tanımadığım bir sürü insan misafirliğe geldi. Hepsi de babama “geçmiş olsun” diyor, babam ise gönülsüz de olsa bu dilekleri kabul ediyordu. Akrabalarım, dedemler, dayımlar, amcamlar ve teyzelerim eğer tanımadığım insanlar da oradaysa, onlara karşı soğuk davranıyor, onları görmezden geliyorlardı. Babam belli ki bu insanları yakından tanıyordu. Akrabalarım gibi babamı teselli etmek yerine onu takdir eden bir hâlleri vardı.

Ben de, okulda, yokluğunu izah edemediğim babamın şimdi varlığını izah edemiyordum. Neredeydi, niçin gelmişti? Bu sorulara pek bir cevab veremiyordum, sadece yurtdışındaki işi bitmiş diyordum.”

Ahmed’in izâh edemediği birçok şey olsa da mesuttu. Hiç yabancılık duymamıştı birden çıkıp gelen adama. Babasının özellikle, oturuşunu, kalkışını ve yürüyüşünü beğeniyordu. Bir sabah elinden tutup Ahmed’i bakkala götürdüğünde, o kadar keyiflenmişti ki Ahmed, o tatlı sırıtış yapışıp kalmıştı yüzüne. Herkes babasına bakıyordu. Komşu kadınların kimi göz ucuyla, kimi pencere arkasından kuru bir bakışla da olsa babasını takib ediyorlardı. Sokağın sakini çocuklar babasına öyle bakıyorlardı ki, Ahmed çenesini böbürlenerek yukarı kaldırıyor, üzerinde bir ek “o benim babam” yazılı bir levha taşımıyordu.

“Bir hafta bittiğinde evimize gelen misafirler seyrekleşmişti. Babam bir gün eve geldi ve “İş buldum” dedi; sevinçle. Annem de ortak oldu bu sevince. Ertesi gün babam işe gidince annem artık başka evlere yardıma gitmedi bir daha.(Annem başka evlere temizliğe giderdi. Gittiği evlerdeki teyzelerin hasta olduğunu, onlara yardım ettiğini söylerdi. Ama onları görüyordum; elleri ayakları tutuyordu, gezip dolaşıyorlardı.) Annem eskisi gibi beni okula yetiştirmek için acele etmiyor, ev işlerine hiç bitmeyecekmiş gibi koşuşturmuyordu.

Babam ne iş yapıyordu bilmiyordum, ama hep hava kararırken gelirdi. Yorgun olurdu, fakat yine de beni, kapıdan girer girmez kucağına alırdı. Mevsim sonbahardı galiba, babam çok da yeni olmayan bir palto giyerdi; kalın ve yünden, koyu renkli, büyük cebleri olan bir giysiydi bu. Babam paltosunu çıkarmadan evvel elini cebine atar, yumulu elinden her seferinde bana bir şeyler çıkartırdı; şeker, çikolata, küçük araba ve askerler… Hiçbir gün boş çıkmadı cebi. Benim için o ceb sihirbazların torbası gibiydi, babamın cebinden her şeyi çıkartabildiğine inanıyordum. Yatağımın başucu küçücük asker ve arabalarla hatta uçaklarla dolmuştu. Küçük bir ordu kuracakmışım gibi. Babam her seferinde nasıl yapıyordu bunu?”

Ahmed, babasının uzun süren yokluğunu kendisinin kalbini kazanarak hafifletmeye çalıştığını bilmiyordu. Onun için babasının kim olduğu, bugüne kadar ne yaptığı ve niçin uzun süre evde olmadığı meçhul olsa da, bunları sorgulamıyordu. Babasıydı o, sığınacak sağlam bir dağdı.

“Artık okuldan eve uçarcasına dönüyordum. Annem daha neşeliydi. Eskisi gibi özlem dolu türküler söylemiyor, ağladığı ağıtlar yakmıyordu. Mutfaktan sürekli sevgi yüklü sesleri geliyordu. Ben ise babamı mı, yoksa onun cebini mi bekliyordum, bilemiyordum. Geceleri yatmadan evvel ertesi gün o cebden ne çıkacağının hayâllerini kuruyordum. Bir gece bir araba sesine uyandım. Sokağımıza iki komşumuza da aid olmayan bir araba park ettiğini gördüm. Evimizin az ilerisinde karanlık bir köşede duruyordu. Yuvarlak, dört farlı arabalardandı. Sokağımızdan birilerine misafir gelmiş olmalıydı. Ertesi sabah arabayı orada göremedim. Erkenden gitmişlerdi demek ki. Ancak o akşam aynı arabayı yine aynı yere park edilmiş olarak gördüm. Salondan babamın ayak sesleri geliyordu. Sessizce yürüyordu, peş peşe sigara içtiğini yanan çakmak ateşinden anlıyordum. O araba belki de ben fark etmeden önce de oradaydı. Sabahları kaybolan bu arabadan kimseye bahsetmemiştim, benim gibi başka fark eden var mıydı acaba? Ya da babamın geceleri uyanık olmasıyla bu arabanın alâkası...”

Ahmed haklıydı, araba o fark etmeden önce de oradaydı, babası eve döndüğünde peydah olmuştu. Ahmed’in çocukluğundaki en esrarlı olaylardan birisiydi bu. Bilmediği garib bir endişe duysa da, babasının varlığı ona emniyet hissi veriyordu.

“Arabayı iki hafta daha gördüm; her gece geliyor, ben de onu bekliyordum. Fakat ben uyanmadan gitmiş oluyordu. Sanki bir oyun oynuyorduk. Bir gece arabanın geldiğini duyduğum gibi, gittiğini de gördüm. İlk defa içinde birilerini gördüm. Gözüme değen siluetler beni tedirgin etmişti. Gecenin kendisi kadar karanlık yüzleri vardı. Araba gittikten sonra babamın bir sigara daha içip yattığını duydum. Kaçan uykum ve uyanan merakım beni heyecanlandırdı. O sihirli torbaya elimi sokabilmek için içim kıpır kıpırdı. Askılığa kadar sessizce yürüdüm. Bütün odalara açılan holde nefesimi tutmuştum. Büyük bir keşfe kalkışmış gibiydim. Elimi paltonun cebine soktuğumda ağır, soğuk bir madene değdi parmak uçlarım. Bütün vücudum heyecandan ürperdi. Çok az kalmıştı, ancak omzumu kavrayan el beni korkuttu, her tarafım kilitlenmiş gibiydi, kıpırdayamıyordum. Başımı çevirince babamın sert bakışlarını gördüm. Birden çözüldü bu sertlik. Diz çöktü, iki eliyle omuzlarımdan kavradı. Ben azarlanma beklerken tatlı bir fısıltıyla gülümseyip “Hadi, git yat!” dedi. Yastığa başımı koyduğumda bir tek şeyi merak ediyordum, “Kimdi babam?” Niçin hep sessiz, niçin her şeyi sezen o bakışlarıyla düşünceliydi? Sanki hep büyük şeyler kuruyor, bir şeye karar vermeye çalışıyordu. Nasıl da sessizce bitivermişti arkamda?”

Ahmed’in soruları gün geçtikçe artacaktı. Annesine birçok defa şimdiye kadar babasının nerede olduğunu soracak oldu, fakat buna cesaret edemedi. Ona esrarlı gelen palto gibi şimdi sahibi de esrarlı görünüyordu. Artık, babasının hareketlerini özenmek için değil, arkasında bir şeyler aradığı için takib ediyordu.

“O geceden sonra babamın her hareketinde gizli bir mânâ aramaya koyuldum. Sessizliğinde, oturuşunda, kalkışında, bana gülerek bakışında bile. Onu namaz kılarken de takib ediyordum; acaba annemin kıldığı namazlardan farklı mıydı, diye. Babamın cebine başarısız teşebbüsünden birkaç gün sonra babam yorgun argın eve geldi. Yine bana gülümsedi, yine başımı okşadı, fakat bu defa cebinden hiçbir şey çıkarıp vermedi. Paltosunu çıkarıp askılığa astı ve oturma odasına geçip oturdu. Ben de karşısında oturuyordum, gözleri tuhaf bir şekilde gülüyor, bana bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Bana –“Kitabları sever misin Ahmed?” dedi. Okul kitabları dışında kitab okumamıştım ve en çok resimlerini severdim ders kitablarının. -”Severim” dedim, bilip bilmeden. –“Git bak bakalım paltomun cebinde ne var?” Ok gibi fırlamıştım yerimden, ama kapının ağzında durup ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktım. Sadece beni bekliyordu. Elimi kabanın cebine arken aklımda o gece parmaklarımın ucuna değen metal vardı. Ama hayır, hafif, ince küçük dört kitab çıktı. Bunu hiç beklemediğimden kitabları evirip çevirdim, arkalarına önlerine, bir tanesinin kapağındaki çıldırmış gibi duran adam resmine baktım. Yanlış bir şeyi aldığımı düşünerek cebi, cebleri tekrar karıştırdım. Taş bir tesbihten başka bir şey yoktu. Kitabları tekrar kaldırıp baktım; bir Nasreddin Hoca, bir Keloğlan Masalları, Küçük Prens diye bir kitab ve sonuncusunda Müjdelerin Müjdesi diyordu. Kitab daha o an ismiyle çarpmıştı beni. Bir şeyler vaad eden, bir sır barındıran yanı vardı. Babam üç kitabı bana verdi, ama o son kitabı ayırdı. Babam o gün bana yepyeni bir dünya hediye etmişti. Nasreddin Hoca’ya güldüm, hazır cevablığına şaşırdım, Keloğlan’ın cinliğinde kendimi bulmaya çalıştım. Küçük Prens ile herkese açık dünyaları gezdim. Bütün derleri bırakıp hep kitabları okur olmuştum. Bitirince tekrar okudum, her anı hatırlanan güzel bir düş gibilerdi. Evde elimde, yatarken yastığımın altında, okula giderken çantamda, sınıfta sıramın altındaydılar.

Ahmed annesinin tekrar “evlere yardıma” başladığı o günlerde kadının eski kederli hâlinin de geri geldiğini gördü. Çünkü ağıtlar geri gelmişti, ayrılık türküleri. Ve bir gün, birkaç gündür eve gelmeyen babasının hasretiyle “Babam nerede?” dedi Ahmed. Kadın Ahmed’i bir sabah erkenden tertemiz giydirdi, saçlarını taradı, elinden tutup yola koyuldu. Ahmed yol boyu annesinin yüzünde sebatı ezelden tanıyormuşçasına bir ifâde okudu.

Ahmed babasını parmaklıklar arkasında görünce kayıp dokuz yılı öğrendi. Doğmadan giden babası, doyamadan götürülmüştü. İlk anda ağlayacak oldu, fakat babası akşam eve dönmüş gibi gülüyordu, o da güldü.

-“Çok sürecek mi?” diye sordu sadece.

-“SÜRMEZ!” dedi baba.

Ahmed başka bir şey sormadı, gözü babasının cebindeydi. El cebe girdi ve kitabla birlikte çıktı, Müjdelerin Müjdesi. Demek vakti gelmişti.

-“Oku” dedi baba, döndüğümde birlikte okuruz.

 

Aylık Dergisi 93. Sayı

 
Etiketler: Babamın, Cebi,
Yorumlar
Haber Yazılımı