Yazı Detayı
03 Nisan 2021 - Cumartesi 21:45
 
Camus'de Varoluşçu Felsefe
Ali Osman Akıncı
 
 

Dünyaya gelmeye kendisi karar vermemiş olan insan ne için yaşar ya da yaşamaya neden devam eder? Bu soruların cevabı elbette herkes için farklıdır. Bütün insanlarla birlikte filozofların da cevap aradığı bu ve benzeri soruları Camus de sormuş, yaşanmaya değer hayatı aramıştır. Camus’nün arayışının merkezinde insanın varlık yapısı ile dünyadaki yerini gösteren ölüm fenomeni ve ölüm bilinci yer alır. Yirminci yüzyılın belki de en önemli filozofu, dönemine damga vuran varoluşçuluk felsefesinden ciddi şekilde etkilenmiş ve bu felsefeyi etkilemiştir.

 

Varoluşçuluk, temel olarak, var olma sorununu insan olma sorunuyla birleştirerek bireyin kendisine yabancılaşmadan kendi özgürlüğü içerisinde var olmasını isteyen felsefi akım olarak tanımlanabilir. Varoluşçuluk soyut kavramlarla ilgilenmez, dünyada var olanla ilgilenir. Varoluşçuluğa göre birey için tek kalkış ve dayanak noktası kendisidir. Varoluşçu felsefenin modern anlamdaki ana temelini 19. yüzyılda Soren Kierkegaard oluşturmuştur. Her felsefi anlayışta olduğu gibi içinde bulunduğu döneme ait ciddi eleştirileri vardır. Kierkegaard’ın hareket noktası da Hegel’e karşı tavrıdır. Hegel’in mutlak idealizminin insanın varoluşsal problemlerine kayıtsız kaldığını düşünür. Varoluşçuluk bireyin tehdit altında olduğu, anlamsız bir varlık haline geldiği, topluma uyum sağlayamaması neticesinde yabancılaştığı bir zamanda ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda yaşanan savaşların yol açtığı toplumsal bunalımlar karşısında varoluşçu filozoflar gözlerini insana ve onun varoluşsal problemlerine çevirmişlerdir. İki büyük dünya savaşı geçiren ve insani değerlerini yitiren Avrupa halklarının yaşadığı toplumsal bunalım karşısında isyan bayrağını dalgalandıran varoluşçu filozoflar dikkatlerini insana ve insan sorunlarına çekmişlerdir.

 

Varoluşçu felsefenin temel konuları olan ölüm, özgürlük ve kaygı Camus’nün felsefesinde de son derece baskındır. Camus’nün felsefesinin temelindeki tüm yönelimlerini ve düşüncesini belirlemesi bakımından tanrı anlayışından öncelikle bahsetmek gerekir. Camus’nün varoluşçuluğu dindar bir Hristiyan olan Soren Kierkegaard gibi değildir, o Nietzsche, Heidegger ve Sartre çizgisinde bir ateizmi takip eder. Camus’nün tanrıtanımazlığı sonuçtan ziyade başlangıçtır, bir seçimdir. Felsefî olarak izah edilmiş ispatlı bir kabul etmeme değil sadece Tanrı’nın olmaması gerektiğine dair bir kabuldür. Çünkü ona göre tanrının varlığı insanın özgürlüğünü elinden almak demektir ve insan yaptıklarından sorumluysa tanrı olmamalıdır. Camus için bir de teodise problemi vardır. O Tanrı’ya inanan filozofları felsefece intihar etmekle itham eder, kendilerini yutan Tanrı’yı kucakladıklarını söyler.

 

1913’te Cezayir’de Fransız ziraat işçisi bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Camus, ölümle çok erken yaşta henüz bir yaşında babasını I. Dünya Savaşı’nda kaybederek tanışır. Belki biraz da bu yüzdendir Camus’nün bütün felsefesini ölüme/yaşama anlam vermek üzerine kurması. 24 yaşında yayımladığı ilk eseri olan “Tersi ve Yüzü” başlıklı denemesinde hayattaki zıtlıkları değerlendirirken en çok ölüm ve hayat ikileminin üzerinde durur. “Ölüm herkesin başında, ama herkesin ölümü kendine göre.”

 

Tüm canlıların kaçınılmaz sonu olan ölüm her insanın zihninde yer bulur. Ölümü bilen ama hiç ölmeyecek gibi yaşayan insan için ölüm, yaşamın bir getirisidir. Yaşam bir anlamda ölüme yolculuktur. Camus yaşamın ancak ölümle birlikte anlaşılabileceğini düşünür. Çünkü aslında insanı uykusundan hayattaki koşuşturmadan kaynaklanan dalgınlığından uyandıran budur. Ölümün varlığı, insanın bu dünyada zamanının sınırlı olduğunu bilmesini sağlar. Haliyle yaşamına bir gaye katmak isteyen insan elini çabuk tutmalıdır. Bu hissiyat aynı zamanda insanı ölüm fikrinden ürkütür. ‘‘Ölüm tek gerçek olarak durmaktadır önümde, ondan sonra iş işten geçmiştir.’’

 

İnsanın içinde bulunduğu dünyaya akıl yoluyla yaklaşması ve varoluşu ile ilgili konularda aklın yetersiz kalışı bireyin kendini hiçbir zaman anlayamayacağı bir dünyanın içinde bulması gerçeğiyle baş başa bırakır. Bu durum onun hayata yabancılaşmasına sebep olur. Camus’ye göre kalıplar, kurallar, hayatın sonunda ölüm olması insanın mutlu olmasını engellemekte ve dolayısıyla birey hayatına ve her şeye yabancılaşmaktadır.

 

Peki birey ölümü ve yabancılaşmayı nasıl fark eder? İnsan hayatın anlamını sorgulamaya monotonluğu fark etmesiyle başlar. Daima arzularını geleceğe bırakan insan bir gün fark eder ki bugün dünün aynıdır, yarın da bugünün aynı olacaktır ve bu ölene dek böyle sürecektir. Bütün umutlarını geleceğe bağlayan insan için aynı gelecek ölümü de getirecektir. Yabancı’nın kahramanı Meursault’a idamla yüz yüzeyken şunları söyletir: “Ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi olmadığını biliyordum. Uzun lafın kısası; bu, gün gibi ortada. Ha bugün ölmüşsün ha yirmi yıl sonra ölen yine ben olacaktım.”

 

Hayatın anlamını sorgulamaya nihayetinde bilinciyle başlayan insan görür ki bilinç problemlidir. Camus’ye göre dünya, bilincimizin istek ve özlemlerine tam olarak karşılık gelmez ve aradığımız cevaplar karşısında sessizdir. Bilinç ile dünyanın ilişkisini ‘saçma’ olarak kavramlaştırır. Camus’de saçmanın anlamı bellidir. O, varlığın bizzat kendisini saçma görmez. Saçma, varolanın kendisinden değil, bilinçten kaynaklanır. Bilincin olmadığı ve bilinç ile bir varlık karşılaşmasının gerçekleşmediği yerde saçma ortaya çıkmaz. Bilincin varlıkla doğru ilişkiyi kuramadığı bu durumda Camus için yaşamın bir anlamı yoktur. Camus zaten yaşamın bir anlamı olmasına da karşı çıkar, çünkü ona göre anlamı belirlenmiş bir hayatta kişi kendini gerçekleştiremez. Oysa anlamdan yoksun bir dünyada herkes kendinin özel amacıdır. Hedefi, kendini gerçekleştirmeye çalışmaktır. O da diğer varoluşçu filozoflarda olduğu gibi, her bireyin olmak isteyeceği şeyin, bu saçma dünyada var olduğunu söyler. 1942 yılında ortaya koyduğu en meşhur eseri Yabancı romanında da ölüm konusu işler, romanın kahramanı intihar psikolojisindedir. Saçma duygusuna sahip bir insanın yaşamını, yalnızlığını ve herhangi bir ahlakı temsil edemeyişini anlatır. Aynı yıl yayımladığı Sisifos Söyleni adlı felsefi denemesiyle romandaki anlayışını temellendirir. Camus’ye göre felsefenin ciddi tek sorunu vardır, intihar. Hayatın yaşanmaya değip değmediğine karar vermek... Bunun dışındaki tartışmaları oyundur.

 

Sisifos Söyleni adlı eserinde saçma karşısında intiharın bir çözüm olup olmadığını tartışır. Sisifos mitolojik bir karakterdir. Tanrılara ihanet eder ve sivri bir tepeye yuvarlak bir kayayı çıkarmakla cezalandırılır. Sisifos kayayı çıkarsa da kaya her seferinde yuvarlanacak Sisifos tekrar tekrar sonsuza kadar çıkartacaktır. Bu monotonluk ve Sisifos’un eylemsizliği için Camus hayatta saçma da budur der. Camus’ye göre intihar çözüm değildir. Çünkü intihar saçmayı yok etse de bunu saçmanın unsurlarından biri olan insanı yok eder gerçekleştirir. Bu durumda insan saçmaya karşı mücadelesini kaybetmiş ve kaçmış olur.

 

Albert Camus her ne kadar saçma karşısında intihara karşı çıkarak yaşamaktan yana tavır koysa bile, ki bunu başkaldırma olarak kavramlaştırır, ahlaki bir temel ortaya koyamamıştır. Önceleri en çok hayatın tecrübeyi artırması üzerinden bir nicelik ahlakı getirir ama bu şartlarda insanları öldürmekle, insanlara su vermek arasında hiçbir fark yoktur. Bu tavrın gerçekten anlamlı olmadığını da görür çünkü kendisinin de bizzat savaştığı Nazilere karşı üzerinden eleştiri yapabileceği herhangi bir değeri yoktur.

 

1948 ve 1951 yılında yayımlanan Veba romanı ve Başkaldıran İnsan adlı felsefi denemesiyle bir değer ortaya koyarak Sisifos’un ve Meursault’ın yalnızlığını, ahlaki boşluğunu gidermek ister. İnsan öldürme sorununu ele alır ve karşı çıkar. Camus kendi hayatını sonlandırmaya karşı olduğu gibi başkalarının hayatını sonlandırmaya da karşıdır. Çünkü insanın düştüğü/ bırakıldığı/terk edildiği (Camus içinden geldiği kültürün, dilin etkisiyle ateist olmasına rağmen Hristiyani kavramlarla düşünür.) bu hayatta herkes aynı ızdırabı çekmektedir. Bütün insanların kaderi ortaktır ve beraber hareket etmelidir. Bu beraberliği ‘dayanışma’ olarak ‘değer’lendirir, böylelikle bir değer ortaya koyarak nihilizmden ayrıldığını da savunur. Sartre’a göre ise Camus işe yaramayan soyut bir başkaldıran insan olmaktan öteye gidememektedir.

 

Başkaldırma felsefesini ortaya koyarken bir de piyes olarak yayınlamak ister ve 1950 yılında Doğrular’ı yayımlar. Politik şiddetin eleştirisini yaptığı bu eserinde doğru bir başkaldırının nasıl olması gerektiğini gösterir.

 

Camus bireyin özgünlüğünden bahsetse de onun söylemi olarak başkaldırma bir genellemedir, tek tipleştirmedir. Bu durumda mutlak getirmediği yerde kendisi mutlak olmuştur.

 

Camus de diğer varoluşçu filozoflar gibi derin felsefi tartışmalara girmemiştir. Meselenin daha çok pratik tarafında kalarak “Madem dünyadayız, varız, o halde bir hayat yaşayalım!” der, belirli bir formatı reddeder. Sonu bilinmez bir hayatta yaşıyoruz diyerek olanı kabullenmiştir. Bu anlamda Camus tarzı varoluşçuluk fiilen yaşayan bir felsefedir, bir haleti ruhiye halinde bugünkü Batı toplumuna hakimdir. Düşünmemenin şartlarını temin etmiş, vicdani temelini oluşturmuştur. Nihayetinde kendisini konformizmde bulur.

 

Felsefesinin bir sorunu da tanrıtanımaz olarak nihilizmden kaçınmak istemesindedir. Çünkü nihilizme varması gerekiyor ama o zaman da yaşanmaz oluyor. Halbuki mutlak kabul etmeyen tüm anlayışlar nihayetinde yok olarak hiçliğe çıkar. Kendisi kabul etmese de sonunda kapısı ardına kadar hiçliğe açıktır.

 

Camus’nün esas önemi namuslu bir muhakemede nereye kadar varılması gerektiğini göstermesidir. Düşüncesini son raddeye kadar götürerek intiharı ciddi şekilde düşünmesi kıymetlidir.

 

Onu farklı kılan ve popülerleştiren felsefesini roman ve tiyatro gibi farklı alanlarda da ortaya koyabilmesidir. Edebiyatı felsefe ile iç içe görür ve bütünleştiği felsefeyi yaşam alanında böylece ortaya koyar.

 

Salih Mirzabeyoğlu’na göre Camus: Varoluşçuluğun, ruhun dolaysız kavrayışında beliren yorumunu, hiçbir şey eklemeden fotoğraflamak, sadece tesbit etmek şeklindeki bir dal hüviyeti… Fotoğrafı ifadelendiren sözde “absürde”. “Absurd” kelimesi, “akla ve mantığa uymayan, abes, saçma, boş, mânasız” kelimeleriyle karşılanabilir… İnsan açısından kainatın boşluğu, akla ve mantığa aykırılığını, tutarsızlığını anlamış herşeyi bu niteliğiyle olduğu gibi ve saptırmadan gören düşünce.

 

Camus sorularına aradığı gerçek cevabı bulamamıştır. Yıllar sonra ilk eseri Tersi ve Yüzü için “Bu kitaptan beri çok yürüdüysem de o kadar ilerlemedim. Çoğu zaman, ilerliyorum derken geriliyordum. Ama sonunda kusurlarım, bilgisizliklerim ve bağlılıklarım beni hep Tersi ve Yüzü ile açmaya başladığım ve sonradan bütün yazdıklarımda izleri görülen yola, üzerinde, örneğin kimi Cezayir akşamları hep aynı sarhoşlukla yürüdüğüm bu eski yola getirdi.” diyerek sonuçsuzluğunu da itiraf eder.

 

Ölümü de ‘saçma’dır. Verdiği bir röportajda en saçma ölüm şekli için trafik kazası diyen Albert Camus 1960 yılında, cebinde aynı yolu gideceği bir tren biletiyle, trafik kazası sonucu yayımcı dostuyla beraber Fransa’da ölür. İkisi vefatından sonra yayınlamak üzere on dokuz eser bırakmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

1-Selim Beyazyüz, Albert Camus’nün Varoluşçuluk, Yabancılaşma ve Absürd Kavramlarının Jean-Paul Sartre Özelinde Sinema Anlatıları Üzerinden Okunması, Uksad, 6 (1), Yaz, s.300-313.

2- Özgün Zülal Şimşek, Albert Camus’nün Absürd Kavramı Işığında İnsanın Yaşamda ve Ölümde Anlam Arayışı, UDEKAD, 2(2): 80-90

3- Ali Osman Gündoğan, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, İstanbul: Birey Yayınları, 1997.

4- Ali Osman Gündoğan, Albert Camus (1913-1960), http://www.aliosmangundogan.com/

5- Albert Camus, Doğrular, İbda Yayınları sh. 11-12

 

Aylık Dergisi 198. Sayı

 
Etiketler: Camus'de, Varoluşçu, Felsefe, ,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı