Yazı Detayı
07 Şubat 2019 - Perşembe 09:20
 
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m) -II-
Ercan Çifci
 
 

Üstad için şiir, kaba bir hassasiyetin madde halinde tezahürü değil üstün bir idrak halidir. His ve fikir temel iki unsurdur. Şiirde dış şekil yanında o şekle ruh veren mânâ yoksa şiirin bir kıymeti yok. Ve mısralar bu mânâda ruhî bir fışkırış, kalbî bir varlık cehdi ile oluşur. Şiir ruhta kopan bu fırtınanın surete bürünme gayretidir.

 

***

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

İnsan!.. Varolma mücadelesi içinde, her daim oluş ıstırabı ile kıvranan insan... Hiçbir insan yoktur ki, hakikatin peşinde olmasın ve bu soruyu az veya çok sormasın. Hakikate yaklaşır gibi olduğunda geçmişe dair ne varsa derdest olmuş gibi, sanki bir kıyamet, bir yıkılış. Kur’ân’dan Zilzal ve Vakıa sûrelerinin mânâsını htirici göndermeler... Ardından zarafet içinde yeni bir oluşa kapı aralanması ve kişinin kendine kendinin gösterilmesi yahut fark ettirilmesi. Bir nevi hayret makamı. Ölçülerden mülhem: Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi. (İşte akıllılık), Kendini bilmek küfür kendinden geçmek iman. (işte sarhoşluk). Çelişik gibi görünen bu sahada haddini bilme mânâsına denk bir kıvam söz konusu. Kıvam aşıldı mı küfür ve nifak kapılarının ardına kadar açılma ihtimali var. Açılmayıp kıvam muhafaza edildi mi ilahi muvazene noktasında merhale merhale yükselme var.

 

Ve Üstad’ın zarif bir şekilde yaptığı mukabele sanatı “hakikat ile rüya”, “akılllık ile sarhoşluk” arasında rahatlıkla görülmekte.

 

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

 

Demirci ustası örs kullanarak demire şekil verir, işler, belli bir kıvama erdirir. Üstad, burada Arvâsî Hazretlerine bir gönderme yapmakta ve aynı zamanda kendi konumunu da bu vesile ile izah etmektedir. Ve yine çektiği çileyi, teşbih-i beliğ sanatını kullanarak “ense ile örs”, “demir balyoz-fikir çilesi” ile anlatması ruh dünyasının nasıl bir arayış içerisinde kıvrandığını göstermektedir.

 

Kanlı şafak; Batı literatüründe şafak olarak adlandırılırken doğuda fecr olarak anılır. Kızıllığın kaybolması ile büyük doğumun başlaması, yeni bir güne, yeni bir nizama uyanılması mısralarda güçlü olarak htirilir. Ve bunun bir hediye babında “horoz” sembolüne bağlanması ise Üstad’ın şiirini oturttuğu zemini ve hemen akabinde aldığı hediyeyi bir müjde babında ilan edişi harikulade bir tesbittir. Sanatının (tenasüb) gücünü göstermesi bir tarafa kurtarıcı adresi (büyük doğu) işaretlemesi açısından da oldukça mühimdir. Horoz sembolünün birçok mânâsı olduğu gibi en dikkat çekici olanı şudur. Hadîs meâli: “Bir melek gördüm horoz suretinde idi. Gayet büyük başı yüce Arşla beraber olmuştu, ayakları yedi kat yerden aşağı idi. İki kanadı vardı, onları açtığı zaman maşrıkla mağribi doldururdu. Makamları Sidret’ül-münteha idi. Meleğin vücudu beyaz inciden, ibikleri ise kızıl yakuttan yaratılmıştı.” Beyaz horoz?.. Beyaz, her şeyden evvel mücerredin rengidir... Allah Resûlü’nün miraç gecesinde; kimi metinlerde birinci kat, kimi metinlerde ise yedinci kat gökyüzünde, horoz sûretli bir melek ile karşılaştığı belirtilmektedir. Ayağı yerde, başı ise Arşta olan bu meleğin kanatlarından biri doğuya diğeri de batıya ulaşmaktadır. Bu melek namaz vakitleri geldiği zaman kanatlarını açıp birbirine vurarak Allah’ı tesbîh etmeye başlamaktadır. Miraçnâmelerde adının Keyâyil ya da Nîkyabil olduğu rivayet olunan ve Arş’ın sağında kuşa benzeyen bu horoz sûretli melek bazı kaynaklarda Arş horozu olarak da zikredilmektedir. (Temiz, Baran Dergisi)

 

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kâinat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

 

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

 

Asıl ve gölge ilişkisine benzer bir hâl. Ayna gibi. Dünya aslında bir yalandan bir gölgeden ibaret yahut gölgelerin göründüğü aynadan. Üstad’ın “hakikat arayışını şekillendirdiği” bir diğer kitabının adı “Aynadaki Yalan”. İnsanın hakikat arayışı her daim mevcut. Bu yüzden kendini bir muşamba dekora, argo tabiri ile “naylon”dan bir fikre, sahte bir hayata teslim etmesi mümkün değil. Fakat ne yazık ki neredeyse bütün bir insanlık bu yalana teslim olmuş vaziyette. Üstad, iki farklı yerde istifham sanatını kullanarak bu işin sırrını anlamak ister: “Bu nasıl bir dünya?”,  “Nesin sen?”. Ardından yine kurtarıcı adresi (Hocam; Abdülhakîm Arvâsî) göstererek birinci bölümü tamamlar. 

 

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

 

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

 

Sûfî bir âşık. Aşk şarabını içen bir kez tatmaya görsün, “hayranlık makamı” bırakmaz peşini. Bir arınma hali. Akıl tutulması gibi bir şey. Kelimeler, kelimeler... Üstad’ın bazı eserlerinde sık sık bahsettiği Shakespeare’e ait söz “Ofelya bu fikir beni deli etti”. Murad delilik değil de meselenin çapını vurgulamak ve mevzuyu kendi içinde yüksek bir merhaleye oturtmak. Hal böyle olunca ard arda sorular bir kelepçe gibi ruhu sıkıştırmakta. Bunlar aslında bütün dehaların iç çığlığıdır; eşyanın hakikatini öğrenme isteği, zamanın mânâsını kavrama ve bir sonunun (ölümün) olduğu gerçeği.

 

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selâm, selâm sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

 

Allah çektirmediği çilenin nimetini vermezmiş, böyle der büyükler. Bu mânâya mukabil “haşmetli azap” aslında herkese nasip olmayan büyük bir nimetin kapı aralayıcısı. İmtihanın büyüklüğü de şiddeti de burada. Üstad, bu inceliği fark ettiğini onu selâmla karşıladığını duyurarak okura htirmekte. Diğer taraftan yine bilinen bir şeydir, Allah kimseye taşıyamayacağı yük yüklemezmiş. Bu çerçevede şifası belli bir fikir çilesi; sıcak yarada kezzap kadar ağır ve acı verici. Ancak aynı derecede hem şifa verici hem kan emici özelliği ile sülük benzetmesi. Sülük, malum olduğu üzere tıpta kullanılan,  deriden nüfuz ederek pis kanı emen, bunu yaparken acı veren yapıştığı yerden ayrılmayan bir hayvan. Bir yanda ıztırar veren fikir bir yanda kurtarıcı fikir. Ve pişme süreci; yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Eskiden şöminelerde kullanılan vazgeçilmez yakıt. İnceliği şurada; bu kütükler yandıkça (piştikçe) korlaşmakta daha uzun süre ve daha fazla ısı vermektedir. Şairin göndermesi burada tasavvufî anlamda bir pişme, bir olma durumunu izahtır.

 

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci kat gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

 

Sır idraki; sırrı kurcalama işi. İnsan sırlarla kuşatılmıştır, akıl bunu anlama gayretinde. Yedinci kat gök ifadesi, Allah Resûlü’nün Miraç Mucizesi vesilesi ile bildirdiklerine bir gönderme. Bundan ötesini sormaya (Sidret’ül-Münteha) insanın takati yetmeyeceği için Üstad “Ey yedinci kat gök” diyerek hem haddini hem muradını bildirmekte. Ve hemen ardından anne duası gibi İslâmî anlayışın zirve anlamlarından birini sığınak olarak ifade etmekte. Nihayetinde yedinci kat gökten mülhem cennet, cennetten mülhem ise “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadîs-i şerîfi. Sıradanmış gibi görünen bir dörtlükte sahifeler dolusu fikir. Sembolik anlatım Üstad’ın vazgeçilmezlerinden. Tıpkı “asa” gibi. Bu teşbih, Hz. Musa asasını hatırlatmakta. Bütün oyunları bozan, büyücülerin büyülerini derdest eden, göz bağcıların aldatmalarını aşikâr eden. Mısralar bu vurguyu en canlı haliyle tekrar ediyor; “Bir asa kes bana, ihtiyar ağaç!”. İhtiyar ağaç sembolü Abdülhakîm Arvâsî’yi tedai ettirmekte. Asa; kurtarıcı fikir, İslâm’a Muhatap Anlayış, Büyük Doğu... Bu arada ihtiyar ağaç, kişiselleştirildiğinden teşhis ve kapalı istiâre sanatı yapılmıştır. Ağaç, aynı zamanda Üstad’ın bu şiiri yazdığı dönemlerde çıkardığı derginin adı. Ve “söğüt” ile sembolize edilen Osmanlı Devletinin kuruluşu...

 

Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

 

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

 

Uyku, Üstad’ın en önemli problemi. Uykusuzluktan şikâyet had safhada. Üstad, uykunun katile bile yaptıklarını unutturur ve Allahsıza  yorgan vazifesi görürken kendisine uzak oluşuna hayret etmektedir. Fikre bağlı olduğu kadar mesuliyet hissinin doğurduğu sancı da etkili. Bunu kendisi şöyle ifade eder: “Aylardır uykusuz... Bir uyuyabilse, evet bir uyuyabilse, bir gece ve tam uyuyabilse ertesi gün hiçbir şeyi kalmayacağını sanıyor...” (Bâbıâli: 180)

 

Kaldı ki uyusa ne olacaktır; gördüğü rüyaların tesiri uyanınca daha can yakıcı halde tesirini gösterecek ve “Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet?” sorusunu can havliyle sorduracaktır. Yeşil asmalar cevap gibidir bu soruya. Çünkü mitolojide bağ bozumu tanrısı olan Diyonisos’a ve onun yaptığı ayinlere “şehvet” teşbihi ile zarif bir gönderme vardır. Malum olduğu üzere baharın gelişi her tarafın yeşillenmesi, tohumların bir yerden bir yere taşınması ve sair hadiselerin gerçekleşmesidir. Ve son olarak ölümü hatırlatan, zaman içinde karınca yuvası haline geldiği her haliyle görülen “kupkuru kelle” mefhumu. Bu mısraın açıklamasını şairin kendisinden takip edelim:

 

“Bir mısraım: Karınca sarayı, kupkuru kelle...

 

Kendi başım geliyor gözümün önüne... (Hamlet)in mezarlık sahnesinden kendimi görüyorum. Ellerimde de kendi başım... Bu başı, kupkuru kelleyi nasıl gördüğümü anlatamam...

 

‘Horaçio, bana bir şey söyle!’

‘Ne söyleyeyim efendimiz?’

Dua ki, Horaçio, burası sözün serhaddidir.” (Cinnet Mustatili: 234)

 

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

 

İnsan, endişe ve ümidi bir arada götüren düşünen bir varlık. Akrep metaforu hem acının şiddetini vurgulamak hem de akrebin fıtratından kaynaklanan zehir mevzuunu tedai ettirmek için oldukça canlı bir teşbih. Hele bunun mevsimden mevsime geçmek gibi bir “hâl değişimi”ne sebep gösterilmesi ise inanılmaz idrak fışkırışı. Akrep sanki bir anahtar ama bedeli ağır olan bir anahtar. Fikir çilesinden büyük işkence yok derken bu mânâ bedihi bir halde hissedilmekte.

 

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

 

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

 

Şiirin üçüncü bölümü ve yine diğer bölümle ayrımı alt alta dört nokta ile ayrılır. İnsanın kendi kurtuluşunun yine kader sırrı gereği kendi ellerinde olduğu malum. Ve bir çatışma hali var, çıkış yolu açık. Problem insanın kendi içindeki düğümü çözememesinde. Korku, bilhassa yokluk korkusu, varoluş kavgasını kaybetme korkusu, olamama korkusu ve sair... “Ölmeden ölünüz” hikmetine doğru canhıraş bir feryat yükseltiyor: YETİŞİR. Seyir hali zevken idrake mahsus hissiyatla yoğrulur; kaçak ve kurnaz. Yollar ise aşılmayacak gibi değil ve üstüne üstlük Sokrates’e yol gösteren mavi ışık aynı zamanda Üstada da yol göstermekte, hakikati izhar etmekte.

 

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

 

Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

 

Kükürtlü duman, avları dışarı çıkartmak için avcıların kullandığı tütsü. Şair; avcısını bekleyen av. Büyücünün bir mânâsı da şair. Şiir keyfiyetinde bir cehd, oluş. Kurtarıcının bir an her şeyi değiştirme, yoluna koyma gibi özel bir hali var. Avcı olarak vurgulanan bir cephesiyle Abdülhakîm Arvâsî, diğer cephesiyle meçhul bir şair. Fikir sancısı en can alıcı tasvirlerle ifade edilirken birden BEN KİMİM? suali ortaya çıkıyor. Ben kimim? Aynalar, yani Allah’ın kelimelerinin gölgeleri. Lügat bu sebeple ön planda. Nihayetinde İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz kadarıyla “‘Ben Kimim?’ diye sormak ‘Ölüm nedir?’ diye sormakla birdir” Önceki mısralarda ÖLÜM vurgusu had safhada. Demek bu soruya hazırlık var. Lügat; kâinat dili. Bir isim ver bana halimden, KAİNAT MUHASEBESİ yapabilecek bir isim. Geride bıraktığım her şey, zaman ve mekâna dair bildiğim, gördüğüm, elde ettiğim her şey. Bir isim verin. Ben Kimim?

 

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

 

Ben Kimim? suali içe doğru derinleşirken dışa doğru zirveye talip olma gibi bir metafor izlemekte. Kendini arayış son safhada, şiirin bu bölümü doğum sancısı gibi. Vurgular daha can alıcı ve yaratılışla ilgili ilk dönemlere kadar sarkış söz konusu. Bela Mimarı misâlinde olduğu gibi. “Bela” kelimesi ilk anlamında dert, keder, sıkıntı gibi tedai ederken bir başka anlamda -Cenab-ı Hakk’ın, ruhları yaratıp “Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurduğu vakit, “Elbette (Belâ) yâ Rabbi!..”- Araf sûresi 172 ve 173. ayetlerini çağrıştırmakta. Bela Mimarı, bu mânâda Allah, seçtiği arsa dünya. Dünya, aynı zamanda bela (fitne) yeri.

 

Arzı boynuzunda taşıyan öküz: Gâv kelimesi Farsça’da öküz, sığır anlamında. Gâv-i Zemin, Gâv-ı Arz ise eski devir inançlarında dünyayı boynuzunda taşıdığına inanılan öküze verilen ad. Bir diğer adı Kiyusa olan bir öküz. Davanın büyüklüğü ve çetinliği. Nihayetinde Allah tüm mahlukata ruhundan üflemeyi teklif etti. “Taşır mısın?” dedi. Dağlar (arz) bile hayır dedi. Sadece insan kabul etti. Bu sebeble her daim dua hükmünde “Ya Rabbi kaldıramayacağım yükü bana yükleme”. Bu duayı da yine bize Allah öğretti.

 

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

 

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

 

Estetik idrak had safhada ve manevi coşkunun aşk ile dile gelişi bütün zihinleri sarsıcı bir şekilde mısralara dağılmış vaziyette. Acziyeti idrak ve bu idrake binaen sorumluğu hmek. Kimlik şuuru. Ve çektiği fikir sancılarının sebebini fark ediş. Şiirde Üstad’ın kendini benzettiği “kelebek ve arşa gebe” metaforları teşbih-i tam sanatına mükemmel bir örnek. Ve yine sıkıntılarını arşa gebe oluşuna bağladığı için Hüsn-i Talil sanatı harikulade görünmekte. Kafdağı efsanevi, masalımsı bir dağ. Efsaneye göre bu dağ dünyayı çevreleyecek şekilde kuşattığına inanılan, arkasında perilerin, cinlerin olduğu varsayılan zümrütten bir dağ. Acziyetinin idrakine fakat yükünün ağırlığına vardıkça aradığının tabiatte olmadığını fark eden şair bu dünyanın yalanlarından sıyrıldığı, örgüleşmiş ve nakış nakış işlenmiş yepyeni bir nizamın ruhundaki yansımalarını gördükçe heyecanlanıyor, seviniyor sanki. Son bölüme pişmanlığını ilan eden mısralarla çıkıyor: Boşuna gezmişim, yok tabiatta.

 

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

 

Açıl susam açıl! Açıldı kapı;

Atlas sedirinde mâverâ dede.

Yandı sırça saray, ilâhî yapı,

Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

 

Sır idraki şiir idrakine bitişik. İnsan sırlarla kuşatılmış. Mutlak hakikat her daim sır. Aramak var bulmak yok. Bulunan O değil O’ndan hükmünde her daim SIR. “Sanki erdim” derken bu edeb ve meçhule hürmet tavrı var. Ve ardından gelen Atlas Sedirinde Mavera Dede göndermesi sırrın “öteler, daha öteler” göndermesine zemin hazırlayan güzel bir teşbih.  “Açıl susam açıl” ifadesi ile modern şiire masal keyfiyetinin taşınması sağlanmış bu mânâda telmih yapılmıştır. Sûfî bir heyecanla dile getirilen bu duygular tasavvuftaki ilâhî aşk yolculuğunu, sâlikin seyr-u sülûkunu andırmaktadır. Neticede mürşidin-kurtarıcı rehberin belirmesi bunu daha anlaşılır kılmaktadır.

 

Atlas Sediri. Atlas; yüzü parlak, sık dokunmuş bir tür ipekli kumaş. Yunan mitolojisinde Lapetos ile Klymene’nin 13 çocuğundan en güçlü olanıdır. Olympos’a saldırdığı için Zeus tarafından gökkubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılmıştır. Bu yorucu görevden kurtulmak isteyen Atlas, Herkül kendisinden yardım isteyince sinsice bir plan yapar. Herakles (Herkül) bir bahçede bir ejderhanın koruduğu üç altın elmayı ele geçirmek ister. Atlas, Herakles’e kendisi dönünceye kadar Dünya’yı sırtında taşırsa ona getireceğini söyler. Atlas elmaları alır ve gelir. Herkül’e “Sen taşımaya devam et” der. Bunun üzerine, Herakles taşımayı kabul eder, fakat sırtına bir omuzluk yerleştirene kadar birkaç dakika Atlas’ın tutmasını ister. Atlas, Dünya’yı alır almaz kaçar ve Atlas, kandırıldığını anlar. Bazı hikâyelerde, Atlas omuzlarında dünyayı değil gökyüzünü taşır...

 

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İçiçe mimarî, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

 

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

 

Bir önceki dörtlükte “Açıldı kapı” müjdesi duyurulan halin hem fertte hem de  kainatta karşılığı büyük bir coşku ile anlatılıyor. Olağanüstü bir heyecan, her bir zerreye kadar hissedilen sevinç. Allah’ı bilmenin getirdiği mutluluk inanılmaz bir seremoni eşliğinde verilmekte. Her şeyin her şeyle ilgisi olduğundan hareketle halkalar halinde bir mimari, nakış nakış işlenmiş bir bütün. Bütüne mahsus fert hakikati. Ferdin, BÜTÜN FİKİR içinde BEN VARIM şeklinde zuhuru. Sırtında toplumu bindiren ulvi bir anlayışla Allah’a yöneliş. Allah, varlığı aklî delil ve tasdike muhtaç olmayıp zuhurunun şiddetinden GAYB olan. Kalben İMAN İDRAKİ-ZEVKEN İDRAK yoluyla bilinen ve inanılan. İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz kadariyle “mü’min su gibi keyfiyetin maliki”. Bir başka veçhesiyle hayat kaynağı, yaratılış menbaı, yaradana giden yol. Su yine Divan edebiyatında Allah Resûlü’nün remzi ve zaman zaman sevgili temsilinde. Bu çerçevede ebed ve ezel duygusu. İnsan yokluk kıskacında, yok olma korkusunda hep bu duyguya hasretle yaşar. O’nu aşmanın yolunu Mutlak olana teslimiyetle bulur. Nizam bu mânâda erdirici fikir. Fikir; İslâm’a Muhatap Anlayış. Kurtuluş buna bağlı nizamda. Kaostan çıkışta, ona yakınlaşmakta bu minvalde imkân dâhilinde.

 

Kaçır beni âhenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

 

Bir önceki dörtlüğün devamı mahiyetinde manevi coşku bütün hızıyla sürmekte ve artık sağlam bir NİZAM ve TEVHİD anlayışı büyük bir arzu ile seslendirilmekte. Gölge varlık ruha nisbeten beden. Bütün mahlûkat Allah’ın kelimelerinin gölgeleri. Ve “suret olmasa mânâlar hiçbir zaman görünmezdi” hikmeti. Surete takılmadan mânâya, bedene takılmadan ruha, maddeye takılmadan asıla, dünyaya takılmadan müjdelenen hayata doğru gidiş. Şiiri kendine gaye edinenlere şiirdeki gayeyi hatırlatırcasına “ver cüceye, onun olsun şairlik” diyen Üstad, asıl işin Allah’ı aramak, bu yolu anlamak olduğunu “büyük sanatkârlık” olarak ifade etmekte.

 

Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

 

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...

 

Vehim ve vesvese kaybolmuş ve gaye belirlenmiş halde. Öteler derken ilk mısralarla (gaipten bir ses geldi) bütünleşik bir mânâ var. Şuur süzgeci değişimi yaşayan Üstad, aynı zamanda yepyeni bir dünya görüşü ve ideolocya değişimine de girmiştir. Bunun içinde mesafenin ekin ve zamanın maden olarak kıymetlendirilişi zaruret addetmiştir. Önceki mısralarda başıboşluk ve bohem hayatın kaosu içinde dile getirdiği “mekânı bir satıh, zamanı vehim” tabiri yerini yepyeni bir anlayışa ve zengin bir kavrayışa bırakmıştır. Ve artık hayattan ürkmemekte, tedirgin olmamakta hatta büyük bir arzu ile dipsizlik gölünde incileri bile “benim olsun” şeklinde isteyebilmektedir. Bu elbette müthiş bir şuur sıçraması ve sûfî diliyle söyleyecek olursak fanilik devrelerini hızla aşmak demektir. Ardından gelen nefs üzerine mısralar bu argümanı desteklemektedir. Tasavvufta nefs vücûda canlılık veren fakat kibir, gurur, öfke, şehvet gibi bütün kötü duyguların kaynağı olan şeydir. Nefsin karşısında ruh ve kalb. Akıl vehimlerle de boğuşabilir ruha, kalbe teslim de olabilir. “Diz çök” derken yok etmek değil de yenmek, hâkim olmak var. Buna tasavvuf dilinde “Mûtû kable en-temûtû’, yani “Ölmeden önce ölünüz” denilir. Yine bazı mutasavvıflarca nefis ruhun en alt tabakası olarak anlatılır. İnsanın olgunlaşmasının, kemâle ermesinin tabakalar boyunca yukarı çıktıkça elde edileceği söylenir. Bu mutasavvıflar insanı bir süvari, nefsi de bir at olarak kabul etmişler, insanın daima nefis atının dizginini elinde tutmasını buyurmuşlardır. Bütün dalların birleştiği kök: İslâm. Allah; Mutlak Sonsuz Varlık. Üstad’ın başka bir şiirinden mısralar: “Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış,/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

 

Netice

 

Çile, şiirden öte bir şeydir. Görünüşte bir şiirdir; ahenkleri yerinde, kelimeleri nizamî, sanatı oldukça yoğun bir şiir. Görünen şey bir suret, mânâsı görünsün diye sırlarla örülü bir suret. Üstad’ın kelimeleri olarak akan bu mısralar, şiir keyfiyeti açısından muhteşem bulunabilir ama Üstad’a ne kadar yakındır. Nihayetinde hiçbir teselli asıl gibi değil. Bir feryat, bir ıstırap var. Kelimelere ne kadarı dökülebilir. Hangi şiir bir teselli yahut tecelli olabilir. Her satırı tarih ve fikirle örülü bu mısralar diyalektik bir akış içerisinde insanda toplu kâinatı muhasebe etmekle kalmıyor, devasa bir müjdenin anahtarını da elimize tutuşturuyor. Öyle ki bütün fikir sadedinde belli bir dünya görüşünü didaktik bir biçimde metnine yedirdiği gibi aynı zamanda estetik bir bedene de büründürmüştür. Üstad’ın bu şiirini nereye oturtacağımız bizim haddimiz değil ancak Şiir ve Sanat Hikemiyatı’nın başköşesine koymak vazifemizdir.

 

Kaynakça

Kısakürek, Necip Fazıl. (1990). Bâbıâli. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.

Kısakürek, Necip Fazıl. (1990). Çile. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.

Kısakürek, Necip Fazıl. (1990). Cinnet Mustatili. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.

Temiz, Osman. (Ekim 2017). “Horoz Sûretli Melek”. Baran Dergisi, 560.

 

Aylık Dergisi 172. Sayı

 
Etiketler: Çile, Şiirinde, Büyük, Doğu(m), -II-, ,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
02 Nisan 2019
Türkün Ruh Köküne Düşman Bir Tip: Reşit Galip
01 Nisan 2019
İslam Coğrafyasında İlk Dönem İlim ve Hikmet Faaliyetleri
01 Ocak 2019
Çile Şiirinde Büyük Doğu(m)
06 Aralık 2018
Edebiyat ve Ahlak “Müstehcen Edebiyat”
29 Ekim 2018
Necip Fazıl’ın Musiki Anlayışı ve Zevki
02 Ekim 2018
Eğitime Tolstoy Aşısı
03 Eylül 2018
Kendi Sinemamıza Doğru: Tesbit ve Tahlil
01 Ağustos 2018
Türkiye Sinemasına Eleştirel Bir Bakış
01 Temmuz 2018
500 Yıldız Beklenen Mütefekkir
01 Haziran 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak -II-
01 Mayıs 2018
Güzel Koku ve Estetik İdrak
05 Nisan 2018
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak
01 Mart 2018
Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında Batılılaşma
27 Ocak 2018
Köklerimizden Kopuş; Edebiyatta Batılılaşma
27 Aralık 2017
Dünya Klasikleri Kimin Klasikleri?
24 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği –III-
03 Ekim 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği -II-
05 Eylül 2017
Şiirden Tuvale Resim Estetiği
31 Temmuz 2017
15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır
27 Haziran 2017
Modern Dünya Hastalığı; Hikmetsizlik
02 Haziran 2017
Batı Tefekkürünün Ardındaki Hayat Tarzı
01 Mayıs 2017
Batılılaşmak Modernleşmek Değil Barbarlaşmaktır
05 Nisan 2017
Ölüm Odası Penceresinden Lügat İlmi ve Kâinat Muhasebesi
09 Mart 2017
Kültür Dezenformasyonu; Bilim Kılıflı Mitoloji
03 Şubat 2017
Hakikat-i Ferdiyye
04 Ocak 2017
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- IV
30 Kasım 2016
Müzik Hikemiyâtı -Giriş- III
06 Kasım 2016
Müzik Hikemiyatı -Giriş-II
03 Ekim 2016
Müzik Hikemiyâtı - Giriş
05 Eylül 2016
İslâm Hikemiyâtında Felsefe
30 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Maddenin Ötesinde Ne Var?
04 Temmuz 2016
Madde Nedir Ve Madde’nin Ötesinde Ne Var? (I)
Haber Yazılımı