Yazı Detayı
06 Aralık 2018 - Perşembe 11:48
 
Distopya: Değişen Dünyanın Aynası -I-
Zeynep Nurseli Güleç
 
 

Her düşünce doğduğu devrin bir parçasıdır. Bundan mülhem her eser de yazıldığı dönemin içtimaî ve siyasi yapısının, kültürel ve dinî anlayışının izlerini bünyesinde taşır. Meyvesi olduğu dönemin şimdisi o eserin görünen hatlarını çizerken, geçmişi bünyesinde mündemiç olan ruh-düşünce mayası olarak şekillendirir eseri. Bu açıdan ele aldığımız distopya düşüncesi, 20. yüzyılda edebiyat sahasında karşımıza çıkmaktadır. Bu çıkış, döneminin içtimaî ve siyasi yapısı, vakıalarının seyri ile doğrudan alakalıdır.

 

Şöyle ki; Batı’nın birkaç yüzyıl boyunca yeniden şekillendirdiği ilmî sistem ve kültürel düzenin hakim kılınmasının siyasî kanadında iki mühim olay mevcut: Birinci ve İkinci Dünya Savaşları. Dünyayı kasıp kavuran bu iki savaş, pek çok hakim devletin parçalanmasının, irili ufaklı onlarca devletin kuruluşunun ve hepsinin tek bir hegemonya tarafından prangalanışının; böylelikle yeni bir nizamın şekillendirildiği, taşların yeniden döşendiği bir dönemin kilit noktasıdır. Böylelikle ekonominin, kültürün, edebiyatın, fennin, sanatın ve sairenin Batı düşüncesiyle kaplandığı, bu vasıtayla kültürlerin iğdiş edildiği, orijinal ve farklı olanın ademe mahkum edildiği yahut emperyal gayenin bir parçası haline getirilerek kâra çevrildiği bir döneme girildi. Distopya düşüncesinin tetikleyicisi olan bu hadiseler, ütopyaların sona erdiği düşüncesini doğurmuştur. Sistemin insanı tahakkümü altına aldığı ve köleleştirdiği düzende buna paralel olarak distopik eserler verilmeye başlanmış ve böylece bu edebi eserlerden mülhem olarak şöyle bir suâl gündeme gelmiştir; acaba “Hepimiz bir distopyanın içinde mi yaşıyoruz?” yahut “Modern dünya bir distopya mı?”

 

Distopyalar, ütopyalardan beslenir. Bu yüzden distopyayı anlamak için ütopya düşüncesini ve bu düşüncenin doğuşunu oluşturan fikrî ve kültürel ortamı anlamak gerekir. Her şey zıttını kendi içinde barındırır. Felaketlerin ve karamsarlığın türü olarak distopyalar, insanın ideal toplum arzusu yolunda ortaya koyduğu eserlerin bir felaket senaryosu olarak aslında hep yanı başında olmuştur. Birilerinin ütopyası belki de bir başkasının kâbusudur.

 

Ütopya: İnsanın İdeal Toplum Arzusu

 

Ütopya (Utopia); olmayan yer. Yunanca “ou” yok ve “topos” “yer” mânâsına gelen iki kelimenin birleşiminden müteşekkil. İngiliz yazar ve siyasetçi Thomas More (ö.1535) tarafından oluşturulan bu kelime, aynı zamanda hayalî bir toplum kurgusunu anlattığı romanı “Ütopya”nın (1516) da adıdır. Batılı araştırmacı ve akademisyenler tarafından bu eser, ütopya tarzının başlangıcı olarak kabul edilir. Siyasi bir ideali ifade etmek için tasarlanan hayali ülke mânâsında kullanılır. More, Ütopya’sında bir nevi alegori yaparak döneminin İngiltere’sini eleştirmiştir.

 

Avrupa merkezli bir tür olarak ütopya, düşünce olarak Batı edebiyatına atfedilse de pek çok kültürün edebî ve fikrî seyri içerisinde benzer türdeki eserlerle karşılaşmak mümkündür. İnsanoğlunun ideal toplum arzusu ve arayışı yolunda ortaya koyduğu verimler, kendi düşünce geleneğinin hasrı içinde farklı türler/gelenekler olarak ortaya çıkmıştır. Ütopya da bundan bağımsız değildir. Böyle bir anlatımın oluşumunda beslendiği siyasi ve kültürel ortamın tesiri kaçınılmazdır. Ütopya bir tür olarak Rönesans dönemini takiben ortaya çıkar. Rönesans dönemi, Batı için insan iradesi ve aklının, kilise iradesi ve tanrıya teslimiyetin yerini aldığı bir dönemin başlangıcı olarak pek çok sahada “yeniden doğuş”a işaret eder. İçinde karanlık çağın izlerini taşıyan bu dönem aydınlanma düşüncesini hazırlayan dönemdir ve hümanist bir karakteri üzerinde taşır.

 

Ütopya türünün doğuşundan evvel bu düşüncenin izlerini taşıyan pek çok eser vardır. Platon’un Devlet’i, bu düşüncenin beslendiği ilk kaynak olarak kabul edilir. Bunun dışında Batı’da Cicero’nun De Re Publica’sı, St. Augustine’nin Tanrı Şehri, Iambulus’un Güneş Adaları, Dante’nin De Monarchia’sı; Doğu’da ise Farabî’nin el-Medînetü’l Fazıla’sı bu düşünceye kaynaklık eden eserler olarak değerlendirilir. Bu eserlerin kimi siyasi bir eleştiri, kimisi ise devlet ve toplum tasavvurunun anlatıldığı kitaplardır. Öte yandan Doğu söz konusu olduğunda İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzan adlı eserinden bahsetmemek mümkün değildir. Bu eserde annesinin sandığa koyarak denize saldığı bir bebeğin adaya sürüklenişi ve orada bir geyik tarafından büyütülmesi” üzerinden insanın kendi başına tabiattan yola çıkarak neleri başarabileceği ve insan-ı kâmil mertebesine ulaşabileceği anlatılır. Bu eser Batı edebiyatında, 14. yüzyıldan başlayarak büyük yankılar uyandırmıştır. Daniel Defoe’nin eserinin ana ilham kaynağı olan bu kitap, dünyada adasal roman/Robinsonad türünün de ilk örneği kabul edilir. Ütopya türü için bu eseri önemli kılan bilhassa ada kurgusudur.

 

Doğu toplumlarında ve bilhassa İslâm kültüründe, Batı’nın tanımlandığı türden bir geleneği görememekteyiz. İslâm kültürünün edebi geleneği içerisinde “alternatif bir dünya yaratma arzusu”ndan çok mevcut sistemi daha iyiye ve güzele ulaştırmayı gaye edinen eserler kaleme alınmıştır. İslâmî anlayıştan sıyrılmış örnekler çok azdır ve itibar görmemiştir. “İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır” prensibi ile tarih farklı yönetim tarzının uygulandığı İslâm devletlerine sahne olmuştur. Bu yüzden pek çok farklı usul üzerinden yazılmış, halife, sultan yahut padişaha tavsiyelerin bulunduğu eserler mevcuttur. Bu tarz eserler Allah Resûlü’nün şeriatı çerçevesinde şekillenen tavsiyelerdir. Bu yüzden toplum nizamını tanzimde mihrak noktası O’dur, O’nun bildirdiğidir ve mutlaklığı tartışılmaz. Şeriatın her zaman ve mekana hitab edici oluşu, Üstad Necib Fazıl’ın tabiriyle güneşin değil, gören gözün yenilendiği, yani her dönemde şeriate nisbetle yepyeni anlayışlara kapı açıldığı eserler kaleme alınmıştır. Bu, mevcut olanı mihrak noktasına yakınlaştırmak, daha iyiye ve daha güzele ulaşmak noktasında ilerleyen bir çaba olmuştur. Bu yüzden ulaşılması gerekenin Asr-ı Saadet olması anlayışıyla hep bir O’na dönüş gayesi mevcuttur. Keza dünya hakiki yurda bir basamaktır anlayışı yahut dünya ahiretin tarlasıdır Hadis-i Şerif’i ışığında Müslümanlar, dünyayı cennet kılmaya değil, onu insanın memur kılındığı vazife doğrultusunda şekillendirmeyi, eşya ve hadiseyi emredildiği üzere teshir altına almaya yönelmiştir.

 

Ütopya düşüncesinin ne olduğuna dair pek çok görüş mevcut. Ütopyayı ideal toplum tasavvuru olarak görenler olduğu gibi, yalnızca yazarın hayallerini anlattığı bir roman olarak nitelendirenler de mevcut. Bunlara alternatif olarak farklı bir düşünceye daha göz kırpalım. Örneğin Cioran, ütopyayı Tanrı’ya bir meydan okuma olarak nitelendirir ve şöyle der: “Prometheus Zeus’tan daha iyisini yapmak istemiştir; irticalen yaratıcılığa soyunan bizler de Tanrı’dan iyisini yapmak, kendisininkinden üstün bir cennetin getireceği aşağılanmayı O’na yaşatmak, tamiri imkansızı kaldırmak; Proudhon’un sözcükleriyle söyleyecek olursak, dünyayı ‘mukadderatsız kılmak’ isteriz” (1999: 105) Bu bakış açısında ütopya düşüncesi, ilahî aklın devre dışı bırakıldığı, göklerdeki cenneti yeryüzüne indirmeyi, vaad edileni yeniden kurgulamayı arzu eden insanın kendi eliyle bir dünya yaratmayı, mükemmel bir toplum ve insan tasarlamayı istemesidir. Tanrı’yı devre dışı bıraktığı bu kurguda insan, sistemini tanrılaştırır. Burada Rönesans hümanizmasının tesiriyle insan, aklı ilahi iradeye tercih eder.

 

Öte yandan ütopya türünün bir yönetim ve toplum tahayyülü olduğu unutulmamalıdır. Bu düşünce felsefî yahut ideolojik bir alt yapıdan beslense de yazarın idealini yansıtan hayalî bir kurgudan ibarettir. Buradaki kurgu, hayata tatbik edilecek bir nizam teklifi taşımaz, mevcut sistemin eleştirisi yahut yazarın tahayyülündeki toplumun idealize edilmesi olarak teşekkül eder.

 

Son olarak ideal toplum arzusu, siyasi ve sosyal düzen arayışı peşinde tarih boyunca kaleme alınan pek çok eserin yanı sıra, More’un Ütopya’sını takiben yaygınlaşmaya başlayan bu türün belli başlı örnekleri şunlardır: Yeni Atlantis (Francis Bacon, 1627), Güneş Ülkesi (Tommaso Campanella, 1602), Oceana Devleti (James Harrington, 1656), Gargantua ve Pantagruel’in Hayatı (Fronçois Rabelais), Yanan Dünya (Margaret Cavendish, 1666), Robinson Crusoe (Daniel Defoe, 1719), Güliver’in Gezileri (Jonathan Swift, 1726).

 

Distopya; Kaos Asrının Düşünceye Tesiri

 

Distopya (dystopya), olumsuz ütopya, karamsar bir gelecek tasavvuru. Yunanca “dus” zor ve “topos” yer kelimelerinden müteşşekkil “olmayan zorlu yer” mânâsındadır. Distopya türü her zaman birbirleriyle aynı mânâda kullanılmasa da negatif ütopya, anti ütopya, heterotopya ve kakotopya olarak da tabir edilmektedir.

 

Distopya kelimesi ilk kez John Stuart Mill tarafından 1868’de İngiliz Parlamentosu karşısında yaptığı konuşmada kullanılmıştır. Krishan Kumar, Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşı-ütopya adlı kitabında, karşı-ütopya/distopya için şöyle der: “‘Karşı-ütopya’yı genel bir terim olarak, bazen ‘distopya’ ya da -nadiren- ‘kakotopya’ denilen şeyi içine alacak biçimde kullanıyorum. Görünüşe göre ‘kakotopya’yı -kötü bir yer- Jeremy Benthom icat etmiştir ve sonradan ona John Stuart Mill’in bulduğu distopya katılmıştır. Westminster için bir Parlamento Üyesi olan Mill, 1868’de Avam Kamarası’ndaki bir konuşmada muhalifleri ile alay etti: ‘Onlara ütopyacı demek fazla bir iltifat olacaktır; onlara daha çok dis-topyacı ya da kako-topyacı demek gerekir. Genelde ütopyacı denilen şey, gerçekleşmesi için fazla iyi olan şeydir; ama onların hoşlanır göründükleri şey gerçekleşmesi için fazla kötüdür.’” (Kumar 2006: 172; Aktaran Canbaz 2012: 48)

 

20. yüzyıl, distopya düşüncesinin ve distopik eserlerin ortaya çıktığı dönemdir. Bu yüzyıl genel olarak felaketlerle, yıkımlarla ve karamsar duygularla doludur. Bu yüzden distopya düşüncesi ve distopik üslubun ortaya çıkışında bu asrın siyasi, ahlâkî, kültürel vs. alanda bir kaos dönemi oluşunun etkisi vardır. Bu dönemdeki savaşlar, ekonomik krizler, teknolojik gelişmelerin menfi yönde kullanımı, ahlakın ve beşerî anlayışın çöpe atılması, ütopya düşüncesinin sarsılmasına yol açmıştır. I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Bolşevik İhtilali, 1929 Dünya Ekonomik Krizi, Nazi Almanyası, İtalyan Faşizmi, 68 olayları, Çernobil Vakıası, Soğuk Savaş Dönemi, soykırımlar ve nicesi 20. yüzyıl kaosunun parçalarıdır. Bu ortam fikirlere de aksetmiş; yazarlar ve düşünürler ideallerin ve düşüncelerin gerçeği yansıtmaktan çok uzakta olduğu, artık karamsarlığın, hayal kırıklıklarının, başarısızlığın ve sefaletin hayatın realitesini temsil ettiği düşüncesiyle distopyalara hayat vermişlerdir. Ütopyalar bir hayalperestin tahayyülleri olarak rafa kaldırılmış, tahakkümün ve sömürünün anlatıldığı eserlere yerini bırakmıştır. Bu tarz anlatıların kimisi doğrudan hayata mutabık bir kurgudan kaleme alınmış, kimisi ise realiteden çok uzak bir paralelde tasarlanmıştır.

 

“Birçok kaynağa göre, Yevgeny Ivanoviç Zamyatin’in Biz (1920-1921) distopyası, modern örneklerin ilki olarak kabul edilmesine rağmen (Booker, 1994: 25), Jack London’ın Demir Ökçe (1908) adlı sosyalist distopyası 20. yüzyılın ilk distopya örneğidir. Zamyatin, Biz’de her vatandaşın devlete bağlı olduğu ve ad yerine sayılarla çağrıldığı bir toplumu tasvir etmektedir. Her vatandaş, saydam duvarlardan inşa edilmiş yapılarda yaşamaktadır ve erkek ile kadın ancak, sistemden alınan çiftleşme izni sırasında bir perde kullanabilmektedir. Olaylar, sosyalist devrimden sonra 26. yüzyılda geçmekte ve totaliter devletin inançlarına körü körüne bağlı bir vatandaş ve matematikçi olan D-503’ün günlüğüne yazdıkları üzerinden anlatılmaktadır. Bu düzende, mutluluk, güzellik ve özgürlük, mutlak gücü elinde bulunduran devletin demir prensipleri tarafından tanımlanmaktadır. Vatandaşlar, bu değerlere devletin doktrinleri doğrultusunda ulaşabilir. Tüm düzenin mantık kurallarına göre işlediği toplumda, D-503, bir devrimci muhalif olan I-330’un etkisine kapılır ve kendini I’nın irrasyonelliği ve aşkıyla devlet karşıtı bir hareketin içinde bularak, zamanla, doğadan ve kendi benliğinden koparılarak parçası yapıldığı ‘biz’ yerine ‘ben’i düşünmeye başlar. Zamyatin’in bu romanı, kendi ülkesinde ancak, 1988 yılında yayımlanabilmiştir. Booker’ın dikkat çektiği gibi Biz, Stalin öncesi dönemde, devrimin gidebileceği totaliter yapıya dikkat çekerken, Orwell’ın 1984’ü (1949), gücünü Stanilizm’in erken ve Nazizm’in en dehşetli yıllarına tanık olmasından almaktadır (Booker, 1994: 69). Arthur Koestler’in Gün Ortasında Karanlık (1940) adlı distopyası da bir Stalinizm dönemi eleştirisidir.” (Ağkaya 2016: 30) Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 (1953) adlı romanı da yine bu türün başarılı örneklerindendir.

 

İnsan eliyle kurgulanmış sistemin felaketlerini, rayından çıkmış anlayışların doğuracağı totaliteryanizmi anlatan karamsar bir toplum tasavvuru ortaya koyan distopyalar, döneminin siyasi, ekonomik ve kültürel sıkıntılarının, toplumun gelecek kaygılarının, korkularının bir yansıması olarak şekillenmiştir. Bu veçhesiyle edebi bir tür olmalarının yanı sıra bir sistem ve dünya eleştirisini de içinde barındırırlar. Felsefî ve eleştirel yanları olduğu kadar, bir nevi sosyolojik bir ikazdırlar.

 

Devam edecek...

 

Aylık Dergisi 170. Sayı

 
Etiketler: , Distopya:, Değişen, Dünyanın, Aynası, -I-,
Yorumlar
Haber Yazılımı