Yazı Detayı
02 Haziran 2016 - Perşembe 22:43
 
Diyarbakır Kutlu Doğum Vesilesiyle; Mukaddesatçı Kürt*
Sezai Kırlangıç
 
 

Boyacı ve boya… İnsanın ten rengi ve varlık şuuru... Beğenilmeyen şey boya mı, boyacı mı? Türk, Kürt, Arab, Zenci, Japon vs. siz hangi renk boya ve sesle geldiniz dünyaya? Kabuğunuzun kalitesi ne? İngiltere’de, İngiliz kabuğu daha mı değerli Türk’ün kabuğundan yahut Yunanistan’da, Yunan kabuğu Türk’ün kabuğundan daha mı kaliteli? Daha ötesi Batılılaşmak için yüzbinlerce vatandaşının ölümüne seyirci kalmış Türkiye’de, Türk’ün kabuğu daha mı makbul Kürt’ün kabuğundan? Kavim üstü gerçek; Ümmet. Kürtlük şuur ve ahlâkı; dışa doğru yönüyle kabuk, içe doğru ruh. Kabuk içre hakikat; Ruh... Ruh; İslâm ve ahlâkı. Her kavmin kendi hakikatini bulduğu ve yücelttiği İslâm dairesinde insanlar arasındaki üstünlük takva ile ve Allah ve Resûlü’ne bağlılık ve yakınlık derecesinde. Bu çerçevede her kabuk sahibinin en mühim meselesi kabuğa can veren, şifa veren, izzet ve şeref veren hakikati aramak, bulmak, yaşamak ve kuşanmak… Bu kapıdan girildiğinde Kürt’ün de, Türk’ün de, Arab’ın da en mühim meselesi bu. Yine bu kapıdan girildiğinde Kürtlük Şuuru veya Türklük Şuuru veya Arablık şuuru, özünde Ümmet şuuru ve varoluş şuurundan başka bir şey değil. Kürt’ün de, Türk’ün de kendisini ifade edebildiği ve mânâlandırabildiği, zamana ve hayata dair hâkim tavır sergileyebildiği tek bir menbâ vardır. O da İslâm’dır. “Fertte toplu topluluk hakikati”... O hâlde, Mukaddesatçı Türk ne ise Mukaddesatçı Kürt de odur.

İçinde bulunulan durum ise; O’ndan mahrum olunca ne hâle düşüleceğinin, O’nunla var olunca nerelere kadar yükselineceğinin ve dünyaya mührünü vurabilme ahlâk hüviyetine nasıl kavuşulacağının resmidir. Yakın tarihimizde soyadı kanunu ile bir soy karmaşası yaşatılan ve çorbaya çevrilen kütükler yüzünden, sonraki nesiller tarafından Türk, Kürt, Arab diye tanınan nice Sabetayist ve Yahudi, Türkçü, Kürtçü diye meydan yerine çıktı. Benzerini yanı başımızdaki Arab memleketleri de tecrübe etti. Akabinde bu güruh, onlarca yıl sürecek fitne ve fesat faaliyetlerini, ele geçirdikleri iktidar ve devlet gücünü kullanarak adı geçen milletlerin beynine kazımaya başladı.

Sadece bununla yetinmeyen Siyonist ve Haçlı zihniyeti, çeşitli vesileler ile milletler arasına saçtıkları kin ve nefret tohumlarını büyütmek ve geliştirmek için katliamlar gerçekleştirdiler, iğrenç yayınlar yaptılar. Aynı merkezin farklı tarafları olarak, sözde temsil ettikleri milletler adına eser, makale, gazete, dergi yayınlayarak, mücadele ederek ve zıtlaşmayı derinleştirici hainâne işbirliklerine, mensubu olduğunu iddia ettiği milletler adına imza atarak bu gelişmeyi hızlandırdılar. Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Barzani ve Talabani ezberden ağızda dolaşan isimlerden bazılarıdır. Oysa adları, makamları, yurtları tarafımızca ve herkesçe malûm iblisleşmiş öyleleri var ki, kanun dairesine çarpmadan yahut yanlış anlaşılmak gibi bir hâle düşmeden onları açıklamak zor.

Ancak birileri Türklük adına Türk’ü İslâm’dan ve İslâm coğrafyasından koparıp bütün Müslümanlara düşmanlık beslerken, diğeri Kürtlük adına Kürt’ü İslâm’dan koparma ve Müslümanlara düşman etme gibi alçaklıklar peşinde. Bu bedihî durum karşısında dün Laik-Batıcı Türklerin Türk’ü ruh kökünden koparıp nidüğü belirsiz tipler hâline getirmeye çalışmasına mukabil, bugün de Laik-Batıcı Kürtler, Kürt’ü ruh kökünden koparmaya, Kürt’ün inanç ve kültürüne halel getirmeye çalışmaktadır. Mukaddesatçı Kürt, bu kuşatmanın hedefinde hem yok olmamak hem de var olmak için direnç göstermeli, dinî-ilmî-siyasî-ahlâkî bütün muhteşemliği ve şahsiyeti ile meydan yerine dikilmelidir.

Mukaddesatçı Kürt şu hakikati kalbinin en ulvî, beyninin en yakıcı, aklının en belirgin noktasına, en keskin bıçağın açacağı en derin ve acılı bir biçimde kazımalı ve her dem taze tutacak şekilde tuzlamalı, deşmelidir:

O hakikat şudur ki; Kürtlere Moğollardan sonra en büyük zararı Siyonist Haçlı üçlüsü “İsrail-Amerika-Avrupa” vermiştir. Bu üçlü, içte ve dışta kendilerine buldukları av köpekleri ve işbirlikçi hainler vasıtası ile Kürt’ü içte kıskıvrak yakalayıp ruhunu hallaç pamuğu gibi dağıtmaya uğraşırken, dışta işbirliği içerisinde olduğu hainler vasıtası ise törpületmekte, büsbütün keyfiyetsiz, kifâyetsiz, ehliyetsiz ve ehemmiyetsiz kalmanın yollarını açmaktadır. Yine bu üçlü, içte avladığı avlar vasıtası ile Kürt’ün ruh köküne son darbeyi indirebilmek için onu büsbütün kültüründen, ahlâkından, dininden, irfanından, izzet ve şerefinden uzaklaştırmak istemektedir. Kürt de bilmektedir ki, İslâm onun şerefi, izzeti ve haysiyetidir ve Batı’nın ona –özünden kopartmak üzere- gösterdiği dostluk İslâm’a olan bağlılığındandır. Ne zaman ki bu bağ kopar, Kürt bilmelidir ki, “efendi Kürt gitmiş, uşak Kürt gelmiştir”. Hiçbir Müslüman Kürt asla buna müsaade etmez, edemez. Malûm olduğu üzere, kasabın koyuna gösterdiği muhabbet ve eliyle boynunu incitmeden okşaması, keseceği âna kadar ve keseceği yer nisbetindedir.

Batı, İslâm’la Kürt’ün ayrışmasını kışkırtırken, aynı zamanda birleşmesinin-buluşmasının önüne geçmek ve kesmek için elinden geleni yapmaktadır. Siyonist-Haçlı bugün Kürt bölgelerini Kürtlerin gözünün içine baka baka yağmalamakta ve hatta bu yağmada Kürtleri kullanmaktadır.

Evet, Mukaddesatçı Kürt bilmektedir ki, “Hırsız; çaldığı malı, çok küçük bir bedelle yine malın asıl sahibine taşıtma” dolandırıcılığını yapmakta ve mal sahibi büyülenmiş misali “his iptali” çerçevesinde buna âlet olmaktadır. Mukaddesatçı Kürt buna izin vermeyeceği gibi, içte ve dışta “ak sütün içindeki ak kıl”a tahammül edememe şuur ve şiarı ile her çeşit yağmaya, hırsızlığa, şuursuzluğa, ahmaklığa ve işbirliğine apıştırıcı bir şiddet ve öfke ile karşı çıkacaktır. Bu merhamet, adalet, öfke ve muhabbet tavrı “zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı, İslâm” nisbetinde hayat bulacak ve Üstad Necib Fazıl Kısakürek’in “Deli Olmak Lâzım!” şeklinde misallendirdiği varlık cehdini bir borç ve vazife olarak her ferde yükleyecektir. Evet, o başlık ve altında yazılanlar:

“Tarihte, belli başlı tahakküm ve tasallut zümrelerince milletlerin kıskıvrak bağlanmaları ve iradesiz (medyum)lar gibi keyfî fermanlara münkat kılınmaları, hep aynı usule bağlıdır. Bu usul, içtimaî benlik ve birlik duygusunun o zümreler tarafından sömürülüp yok edilmesi, fertler arasındaki bağların çözülmesi ve her ferdin kendi başını kurtarmaya mecbur bir infirat hâline getirilmesidir.

Tahakküm ve tasallut zümreleri, anlayarak veya anlamayarak, fertte içtimaî alâkaya yer bırakmazlar. Onların rejiminde fert, sadece kendi şahsî ve nefsanî alâkasının dopdolu küpü halinde kalır ve başka küplerden kaç tanesi kırılırsa kırılsın, kendi küpüne zarar gelmedikçe başını kaldırmaz.

Kitle duvarı, tuğlaları arasındaki bütünlük rabıtasını kaybettiği ve sadece entipüften bir kemmiyet istifiyle durduğu için, tahakküm ve tasallut zümreleri, diledikleri gibi o duvarı mıncıklarlar ve hiçbir mukavemete uğramazlar. Zira mukavemet edecek tuğla, tek başına ve bir fiskede düşürülür ve gittiğiyle kalır.

Fizik ilmi bile gösterir ki, zerreler arasında kitle alakası bulunmadıkça cisimler teşekkül edemez ve hiçbir kuvvet, bir cismin kitlesine hâkim olmadan zerrelerini müteessir edemez. Fakat insan kitlelerinde vaziyet tersinedir. Zerreler müteessir edilerek kitleye hâkim olunur.

Böyle cemiyetlerde, kimse çıkıp da ‘yâhu, birleşin, ne duruyorsunuz, hür irade sizin değil mi?’ diye bağıramaz. Çünkü bunu bağıracak olan, daima, cemiyet değil, bir veya birkaç fert olacaktır ve onlar da cemiyette cemiyet haysiyetinin teşekkülüne vakit kalmadan tasfiye edilivereceklerdir.

Geride kalanlar da, daima fert kadrosunda, asla cemiyeti teşkil edemeden başlarına gelecek bu mahzun ve mahkûm akıbeti bildikleri ve ondan tek tek ürktükleri için hiçbir şey yapamazlar. Böylece bir cemiyette tek tek herkesin ‘hayır!’ dediği bir mevzuda, birbirine bağlı üç-beş zalimin ‘evet’i, ister istemez hüküm sürer.

Bu hale gelmiş ve getirilmiş cemiyetlerde, zalimler şebekesi alenen kitlenin tarihine, an’anesine, maşerî vicdanına en şenî fiili tatbik etse, fertler, bu tecavüz kendi öz karılarının başına gelmedikçe hâdiseyi benimsemez ve umursamaz olur.

Böyle cemiyetlerde, fert, gitgide o kadar alçalır ki, millî vicdan, bir kadın gibi, açık havada, bir paspas üzerinde ve dünyanın gözü önünde kirletilse kimse kendi üzerine toz kondurmaz.

Bütün tarih boyunca firavunlar, kisrâlar, çarlar, racalar, mandarenler, krallar, tiranlar, melikler, imparatorlar, kayserler, sultanlar, her türlü zulüm şebekelerinin başları, daima bu metodla kitlelere hükmetmişler; fakat onların tasallutları her şeye rağmen maddî istismar plânında kalmış, teşkilâtlı ve imtiyazlı sınıf sayesinde muvaffak olmuş, büyük kitlenin cehalet ve şuursuzluğu da buna yardım etmiştir.”

Bu çerçevede Mukaddesatçı Kürt, onu kardeşine düşman kılan ve aynı coğrafyada binlerce yıldır yaşadığı komşusuna kendisini “katil” gibi gösteren ve böyle görsün diye onlarca yıldır içte ve dışta devşirdiği hainler vasıtası ile ruhta, kültürde, siyasette, fikirde, ahlâkta, gelenekte ne varsa imha eden, iğfal eden düşmanını iyi bilmektedir. Aynı Kürt, kendisine yapılan ve söylenenin; Türk’e, Arab’a, Zenci’ye, Hintli’ye, Kazak’a, Faslı’ya yüzyıllardır yapıldığını bilmekte ve acı da olsa idrak etmektedir. Bunun şuurunda olarak ve bulunduğu camiayı, cemaati, cemiyeti, örgütü, grubu ve derneği uyandırmanın zor olduğunu bilmekte ve bunun “deli olmak lâzım” türü bir tavır gerektirdiğini hissetmektedir.

Bütün bu mânâlar çerçevesinde Mukaddesatçı Kürt, dininin, dilinin, kültürünün ve şerefinin sahibi ve davacısıdır. Bunun inanç ve şuurunda olarak tarihine, kültürüne bakmakta ve Batılılaşma-yabancılaşmaya karşı tertemiz ve berrak sulardan, zerre miktarı nefsânîlik, ırkçılık ve kavmiyetçilik karıştırılmamış pınarlardan beslenmektedir.

Evet, Mukaddesatçı Kürt bu mânâda inancının ve ahlâkının davacısı olmak memuriyet ve mecburiyetindedir. Çünkü onun şerefi, inancı ve ahlâkıdır, yâni; iffeti ve izzeti, namusu ve şerefidir.

*Sezai Kırlangıç, Kürt Milli Şuuru ve Ahlakı

 Aylık Dergisi, 140. Sayı, Mayıs 2016

 
Etiketler: DİYARBAKIR, KUTLU, DOĞUM, VESİLESİYLE, , MUKADDESATÇI, KÜRT*
Yorumlar
Haber Yazılımı